Masal gibi-15 Edirne 1966

Gazetelerde yayınlanan haberler vasıtasıyla Sadun Boro’yu, eşi Oda Boro’yu ve Kısmet yelkenlisini sıkı takip ediyorum, çıkan her haberi heyecanla okuyorum. 14 Şubat 1966 günü Karayip Adalarına ulaşmışlardı, 25 Mart günü de Panama kanalını kullanarak Atlantik’ten Pasifik Okyanusuna geçiş yaptılar. Teknelerine uçan balıkların düşmesi, büyük dalgalarla boğuşmaları, kedileri Miço’nun denize düşmeden orada yaşaması ilgimi çekiyor.

Görsel: Twitter

23 Nisan 1966 günü asker elbiselerimle katıldığım Çocuk Bayramı benim için rüya gibi geçmişti. Tören sonrasında eve döndüğümüzde o kıymetli elbiseler ortada kirlenmesin diye annem tarafından bir sonraki bayramda giyilmek üzere askıyla dolaba kaldırıldı. Doğal olarak benim de bayram heyecanım askılarla birlikte o dolaba girdi ve günlük okul ve oyun programlarıma geri döndüm.

Edirne’de gündüzleri havalar ısınmaya başladığı için okuldaki sobalar da artık sadece sabahları yakılıyor. Beni en çok sevindiren şey o berbat süttozu konusunun kapanması. Beslenme saatinde annemin sabahtan beslenme çantamıza koyduklarını çıkarıyoruz. Yiyecek getiremeyecek öğrencileri düşünerek çantalarımıza daima yiyeceğimizden fazla koyan annem sayesinde, getirdiklerimizi sınıfta süttozu olmaksızın arkadaşlarımızla paylaşıp yiyoruz.

Okulda öğretmenimin anlattıklarını can kulağıyla dinliyorum, çünkü aklıma takılan soruların cevabını bir tek o biliyor. Babama kalsak baştan yanmışız, o kahveden gelecek de sorularıma cevap verecek, ölme eşeğim ölme. Geçen gece eve erken geldiğinde şaşkınlıkla ne yapacağımızı şaşırdık, kahveler annemin dualarını duyup da kapanmaya mı karar verdi diyeceğim ama bu da olacak iş değil. Herhalde babamın oyun arkadaşları işleri olduğu için o gece oyunlara ara verdiler.

Hep beraber yemek yerken sesimizi çıkarmaya korktuk, bu büyülü anın sadece keyfini çıkarmaya çalıştık. Yemek sonrası o kahvesini içerken bir yandan da radyoda haberleri dinliyordu. Bizler ona fazla yaklaşmadan sevinçle sadece onun etrafında koşturup durduk desem yalan olmaz. Zaten çok geçmeden sinirlendi. Urfa’da bir Atatürk heykeli parçalanmış, 9 Nisan 1966 günü de İzmir’de böyle bir olay olmuş ve Başbakan Süleyman Demirel bunu normal bir zabıta vakası olarak nitelemiş. Babamın dediğine göre böyle siyaset olmazmış, bu tür yanlı hareketler bazılarını cesaretlendiriyormuş.

Okulumuz 30 Mayıs günü tatile girecekmiş, beşinci sınıfların ise üç gün süren ilkokul bitirme sınavları olacakmış. Abim bu sene sınavlara girecek ve mezun olup ortaokula başlayacak. Bundan sonra iki sene okula tek başıma gidip geleceğim, ne yapalım yani göbeğimiz birlikte kesilmedi ama geçen yaz birlikte sünnet olduğumuz gerçeği de inkâr edilecek gibi değil. Yani göbeklerimiz değil ama şeylerimiz birlikte kesildi, kader bu işte hiçbir şeyden kaçılmıyor.

19 Mayıs Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Samsun’a ayak bastıkları tarih, Gençlik ve Spor bayramı olarak kutlanıyor. Ortaokul ve lise öğrencileri bu bayramda yürüyüş ve spor gösterileri yapıyorlar. 6 Mayıs 1966 tarihli gazetede, Adalet Parti milletvekili Muammer Dirik, kızların bu bayram törenlerinde şortla gösteri yapmalarını istemediğini okuduk. Bu istek Türkiye Büyük Millet Meclisinde sert tepkilerle karşılaşmış ve milletvekilinin AP’den ihracı istenmiş.

Görsel: Kitantik

Gazetedeki diğer bir habere göre de Tabii Senatör Sıtkı Ulay, hakarete uğradıkları gerekçesiyle mecliste Adalet Partili milletvekilleri tarafından dövülmüş. Olay geniş tepki yaratmış, CHP ile Milli Birlik grubu olayı protesto eden bir bildiri yayınlamışlar. Senatörün kulağı yırtılmış ve alnı da şişmiş, babam insanların geçmişten ders almadığını, yine zorbalık günlerine döndüğümüzü söylüyor.

Görsel: Kitantik

7 Mayıs 1966 Cumartesi günü polis Türkiye Büyük Millet Meclisinde vekil ve grup odalarını en ince ayrıntısına kadar aramış, aramada özellikle daktilo ve teksir makineleri üzerinde durulmuş. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinde böyle bir olay ilk defa yaşanmış, Meclis idare Amirinin aksine Adalet Partili İçişleri Bakanı Faruk Sükan bu olaydan bir haberi olmadığını açıklamış. Gazetede yazılanlara göre CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, ‘vazifemiz meclise tecavüz edenleri cezalandırmaktır. Vakit geçirilemez, eşkıyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz,’ demiş.

Sadun Borolar yelkenlileri Kısmet ile 15 Mayıs günü Pasifik’te bulunan Galapagos Adalarına ulaşmışlar, gazetede okudum. Galiba onlar da benim gibi merakla takipteler ama bilgileri de aktarmışlar. Galapagos adaları Ekvador Cumhuriyetine bağlı bu tabiat harikası adalarda büyük deniz kertenkeleleri ola iguanalar, dev kaplumbağalar, kocaman Albatros kuşları, denizaslanları ile oraya gelen insanları büyülüyormuş.

Görsel: Sözcü

Galapagos adaları, dünyaca ünlü biyolog Charles Darwin’in evrim teorisinin doğduğu yermiş. Ertesi gün ders arasında Sabahat öğretmenime gazetede okuduğum haberi anlattım. Orada adı geçen Charles Darwin’i kim olduğunu ve sözü edilen Evrim teorisini sordum. Böyle bir soruyla karşılaşmayı ummadığı kesin ama kendinden emin bir şekilde cevap verdi. Bulunduğum sınıf itibarıyla bunları henüz öğrenme seviyesinde olmadığımı, ilerde merak edersem açıp öğrenebileceğimi belirtti. Demek ki çok kurcalamanın pek manası yok.

17 Mayıs günü haberlerde üretilecek ilk yerli otomobil ile ilgili bir haber vardı, otomobil fabrikası için Makine Kimya Endüstrisi tarafından hazırlanan rapor Sanayi bakanlığına verilmiş. Fabrikanın kurulması ve üretim için 600 milyon TL gerekiyormuş. Hatırlıyorum da Eskişehir’de Devrim otomobili üretilmişti, acaba bu çalışma onun devamı mı?

19 Mayıs günü bütün Türkiye’de bayram kutlandı, annemle babam resmigeçide gelmediler, biz de abimle bir kenardan yapılan törenleri izledik. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, radyoda bir konuşma yapmış ve “27 Mayıs Devriminin neticelerini silmeye kimsenin gücü yetmez” demiş. Annem ona pek inanmıyor, dört senede herkesin hiçbir şey olmamış gibi davrandıklarını söylüyor. Valla annem söylüyorsa bir bildiği vardır, zaten o kardeşleri gibi seçimlerde mührü kır ata kesinlikle basmıyormuş.

23 Mayıs günü akşamı altı buçukta radyonun önünde oturmuş Milliyet gazetesinin düzenlediği ilkokullar arası bilgi yarışması finalini bekliyordum ama uyuya kalınca maalesef kaçırdım. Annem haberlerde ortaokul ve liselere artık sınavsız girileceğini duyunca sevindi. Abim için bir mesele yok ama aklı bir karış havada olan benim için endişelendiği ortada.

30 Mayıs Pazartesi okul çıkışında Sabahat Öğretmenimin elinden karnemi ağlayarak aldım. Kendisi seneye bizimle birlikte olmayacakmış, çünkü emekli oluyor. Her birimizi öptükten sonra ellerimizde karnelerimizle sınıftan çıktık. Abimin yarından itibaren ilkokul bitirme sınavları başlıyormuş, onlardan sonra karnesini ve başarılı olursa ilkokul diplomasını alacakmış. Onun aklı iyi çalışıyor, benim gibi hayta değil, eminim ortaokulda da teşekkürler alır.

Abimin okulda sınavları hafta boyunca sürerken, ben de zamanımı ağaçlara tırmanmayla, karşımızdaki boş alanda bulunan marangozhane ve briket alanındaki büyük künklerin etrafında oynamakla geçirdim. Mahallede bir sürü arkadaşım var, bu hafta harap Havraya giden sokakta bulunan iki katlı eve taşınan Savcı Amcanın kızlarıyla tanıştım. Üç kızın biri benden büyük, onunla pek oynamıyoruz ama diğerleriyle arkadaş olduk.

Annem beni Balık pazarında bulunan kasaba et almak için gönderdiğinde muhakkak Sabahat öğretmenimin de zilini çalıyorum. Evi Verem Savaş Dispanserine gelmeden birkaç ev önce. Kocası da beyaz saçlı yaşlı bir amca, öğretmenim beni her safer gülümseyerek karşılıyor. Çocuğu var mıydı pek bilmiyorum ama beni sevdiğini biliyor ve hissediyorum. Kendi anneannemden bir kere bile görmediğim yakınlığı ve sıcaklığı ondan görüyorum. Kendimi yabancı gibi hissetmediğim için beş dakika bile olsa kapısını çalıp onu görüyorum. Burası sanki Edirne’de ki benim ikinci evim.

13 Haziran günü Elazığ’da Keban Barajı ve Hidroelektrik Santralının temeli atılmış. Dünyada 13 sırada yer alacak olan bu barajda 23 milyar metreküp su birikecekmiş ve 3 Milyar TL’ye tamamlanacakmış. Başbakan Süleyman Demirel, gazetelere verdiği demeçte birinci beş yıllık kalkınma projesinin en önemli projesini başlattıklarını söylemiş.

Kırkpınar festivali de bu gün başladı, davulcular zaten yeri göğü inletiyorlar. Edirne gazetesinde yer alan diğer bir haber de ise Edirne İlk Öğretmen Okulu verici radyosu bugün merasimle faaliyete geçiyormuş. Babam onun kanalını bulursa belki onu dinleme fırsatı da buluruz. Yarın da başpehlivan belli olacakmış, geçen sene başpehlivanlığı Ali Kara almış.

Pazar günü yazlık Cumhuriyet Sinemasının içinde çalışanları gördüm, kenarda üst üste yığılmış olan tahta sandalyeleri çıkarmaya başlamışlar. Sinemanın giriş kısmında yüksek duvarlarla çevrilmiş ve şimdi aylar boyunca yağan yağmur ve karla küflenip yar yer dökülmüş ve kirlenmiş olan beyaz kireç boyalı bir alan var. Bu alana adım atıldığında tam karşıdaki duvarda, oynayan ve oynayacak olan filmlerin afişlerinin ve fotoğraflarının raptiyelerle asıldığı tahtadan panolar göze çarpıyor. Her iki yanda da bilet satılan küçük gişeler ve geniş giriş çıkış kapıları var.

Şimdi giriş kısmında yer alan duvarları, gişeleri ve kapıları kireçle beyaza boyuyorlar. Söylenenlere göre birkaç gün içinde de yazlık sinema açılacakmış. Okula tatile giren Ömer de İstanbul’dan gelmiş, onunla bakkalın orada yerde camdan yuvarlak cimdakilerimizle oynuyoruz, arada da sinemanın içinde dolaşıp ne var ne yok diye keşif yapıyoruz.  

Sinema kapısından içeriye girince insan kendini dallarında oynaşan kuşların seslerinin ayyuka çıktığı yüksek ağaçların altında buluyor. Sinemanın meşrubat satılan uzun büfelerinden birisi de hemen orada yan tarafta bulunuyor. Yan taraflar çakıllarla kaplanmasına rağmen ortada bulunan geniş alan betonla kaplanmış. Tahta iskemleler şimdi çalışanlar tarafından bu alana yan yana yerleştirilmeye, dağılmamaları için de altlarından uzun çıtalarla birbirine çivilenmeye başlanmışlar. Bu sandalye sıraları sahneyi ortalayan geniş bir geçiş koridorunun her iki yanına belli aralıklarla sıralar halinde dizilip konuluyorlar.

Sıraların öteki tarafında ise yine ağaçların altına yapılmış olan uzun beton bir yapı var bu da diğer büfe. Onun yan tarafında da içinden kokular gelen tuvaletler var. İskemlelerin bitimindeki boşluk alandan sonra arkada birkaç merdivenle çıkılan betondan yapılmış, filmlerin oynatıldığı bir makine dairesi var.

Çok büyük bir alana yapılmış olan yazlık Cumhuriyet Sinemasının etrafı, aralıklarla bulunan kalın ve yüksek ağaçlar ile omzumuza kadar gelen taştan duvarlar ile çevrili. Duvarların üzerinde de demirden yapılmış uçları sivri yapılmış olan yüksek çitler var. Ayrıca sokak tarafına geceleri sahnede gösterilen filmi gizlemek için boydan boya çekilen beyaz renkte ama kirden iyice kararmış ve halkaları tellere geçirilmiş kalın perdeler yer alıyor. Kablolara belirli aralıklarla bağlanmış renkli ışıklarla, sinemanın dört bir köşesi aydınlatılıyor. Plaklardan çalınan müzikler sinemanın dört bir yanına yerleştirilmiş olan hoparlörlerden kulaklara doluyor.

Görsel: Pinterest

17 Haziran günü New York limanında 143 bin ton akaryakıt yüklü İngiliz tankeri MV Alva Cape ile Amerikan tankeri SS Texaco Masacuhetts çarpışmış, gemilerde bulunan petrol tutuşmuş ve insanlar hayatlarını kaybetmişler. Koskoca denizde nasıl çarpışıyorlar hiç anlamıyorum. Edirne’de faytonlar, arabalar yan yana bir yolda geçiyorlar da onlar neden bunu yapamıyorlar? Yani aklım bir türlü almıyor, belki de kaptanların gözleri bozuktur.

Amerika Birleşik Devletlerinin Ohio Eyaleti’nin Toledo şehrinde yapılan 1966 Dünya Güreş Şampiyonasında, Türk takımı Serbest stilde dünya şampiyonu olmuş.  Güreşçimiz Mahmut Atalay, 78 kiloda altın madalya alırken, 97 kiloda Ahmet Ayık, Rus Medved’e yenilerek ikinci olmuş. Aynı şekilde Hasan Sevinç ile Hasan Güngör de ikinci olarak gümüş madalya almışlar.

Görsel: Edirne Hudut gazetesi

Gündüz yanlarına sinema afişleri konulmuş olan bir minibüsün dolaştığını gördüm, üst bagajın kenarına konulmuş bir hoparlörden bir adam Cumhuriyet Sinemasının bu gece en yeni filmlerle açıldığını bildiriyordu. Bu gece oynatılacak olan Avare Kız filminde, Türk sinemasının önde gelen artistlerinden Fatma Girik, Ekrem Bora ve Ajda Pekkan rol alıyorlarmış.

Akşamüstü sinemanın kapısından başımı uzatıp içeriye baktığımda her şeyin tamamlandığını gördüm. Sinema perdesi, büfeler, sandalyeler, gişeler, afişlerin asıldığı tahtalar, yani sinema açılışa hazırdı. Ömer’in akşam pencereden görüp anlattıklarına göre, sinemada her bir yana asılmış olan renkli, beyaz tüm ışıklar yakılmış, yanmayan bozuk lambalar yenileriyle değiştirilmiş. Filmi oynatmaya başlayıp, perde üzerinde gerekli ayarlamalarını yapmışlar.

Annem ilk açılış gecesinde kalabalık olur düşüncesiyle gece sinemaya gitmemize izin vermedi. Abimle birlikte sinema kapısına kadar gittik ama sadece kenardan gelenleri seyrettik. Film başladıktan sonra da eve geri döndük. Sabah kahvaltı sonrasında soluğu Cumhuriyet sinemasında aldım, kapılar temizlik öncesi açılmıştı. Çalışanlar sabah çaylarını içip kahvaltı ediyorlardı.

Sahnenin önünden başlayarak iskemlelerin arasında bakınarak sıralar boyunca yürümeye başladım. Çok geçmeden ilk on kuruşumu çekirdek kabuklarının arasında buldum, sonrasında da iki beş kuruş ile bir on kuruş daha buldum. Bu işi her sabah yapmak iyi olacak, hiç olmazsa çekirdek ve gazoz param çıkar. Belki de bulduğum bu paraları bir kenarda biriktiririm.

1 Temmuz günü gazetede Kanada’da gerçekleştirilen ilk renkli televizyon yayınından bahsediyordu. Daha radyo dışında bir şey bilmiyoruz, televizyonun resmini gazetede görmüştüm ama nasıl çalıştığı konusunda hâlâ tereddütteyim. Sinemada kenarları delikli olan film bobinleri makineye takılıp dönmeye başladığında perdede ışıkla birlikte film başlıyor. Gerçi bunu da tam olarak anlamış değilim, hele ses o filmlere nasıl yerleştiriliyor hiç anlamıyorum. Bunu daha anlamamışken herkesin evindeki televizyona görüntüler nasıl gelecek?

Bu karışık meseleyi anneme sorduğumda hemen cevabını verdi,

“Radyo nasıl çalışıyorsa bu da eminim öyledir.”

Anlamış gibi başımı salladım ama yalan. Daha radyoya seslerin nasıl geldiğini bile bilmiyorum, hele görüntülerin gelişini nasıl anlayabilirim ki?

Günlük oyun ve koşturma işime döndüm, abim artık büyüdüğü için kendi arkadaşlarıyla oynuyor. Bitirme sınavları sonucunda ilkokul diplomasını pekiyi derece ile almış. Her yıl olduğu gibi bu sene de askeriyenin kuzu günü gelecek Pazar yapılacakmış. Annem bizlere yeni siyah beyaz küçük kareli gömlekler dikti, artık Beşiktaşlı gibi oldum ama içimden öyle olmadığımı biliyorum.

Kuzu gününde büyük bir piknik yerinde on beş yirmi kişilik uzun masalar kuruluyor, kesilen kuzuları askeriyenin aşçıları pilavla birlikte pişirip dağıtıyorlar. Bütün subay astsubaylar aileleriyle birlikte bu günde yer alıyorlar. Yemekler yeniliyor, gün boyunca çeşitli oyunlar oynanıyor. Ben en çok büyüklerin çuvalla zıplayarak koşma yarışmasını ve ağızda tutulan kaşıklara konulan yumurtalar ile yapılan hızlı yürüme yarışmasını seviyorum.

İple çektiğim o Pazar günü geldiğinde babam askeriyenin günü olduğu için maalesef bizleri kahvede oyun oynarken bekletemedi. Hazırlanmış olan askeri araçlar sabahtan aileleri alıp kırlarda bir yerlerdeki piknik alanına götürdüler. Gittiğimizde ağaçlıklı bir yerde uzun piknik masalar önceden kurulup hazırlanmıştı, bizler de babamın arkadaşları ve onların aileleriyle birlikte bir masaya geçip eşyalarımızı bıraktık. Yanımızda getirdiğimiz toplar, ipler ve uçurtmalar hemen ortaya çıkarıldı, diğer çocuklarla birlikte çimenlerin üzerinde deli gibi koşup oynamaya başladık.

1966 Kuzu günü

Öğlende masalara dağıtılan yemekler neşe içinde yenildi, büyükler ve küçükler kendi ayranlarını keyifle içtiler. Derken kesilen karpuzların mis gibi kokuları etrafı kapladı, verilen dilimleri sularını akıtarak yedikten sonra kabuklarını da diplerine kadar sıyırdık.  Ardından sıra büyüklerin oynadığı oyunlara geldi, kahkahalar atarak çuvalın içinde zıplayan yarışmacıları izledik. Daha sonra ağızlarına aldıkları yemek kaşıkları üzerine konulan yumurtalarla koşarak bitiş çizgisini geçmeye çalışanlara çok güldük. Babam bir parça göbekli olduğu için oynayanları bizim gibi kenardan seyrediyor, o kâğıt oyunları ile ilgili bir yarışma olsa, eminim hiç düşünmeden yazılırdı.

Çok eğlenceli geçen kuzu gününden sonra hafta içinde anneanne, büyük teyze ve Almanya’dan izinli gelen dayı, annemin çok sevdiği bir tanıdığın kızını istemek için İstanbul’dan Edirne’ye geldiler. Bizler olmadan kız istemeye gittiler, geri döndüklerinde yapılan konuşmalardan bu işin olmadığını öğrendim. Kızın annesi, dayımı da tosbağa arabasını da pek sevmemiş ve olmaz demiş. Dayıya çok iyi olmuş, geçen sene geldiğinde o açık mavi renkli tosbağa arabasının yanına bizi hiç yaklaştırmamıştı. Yani hiç işim gücüm yoktu da onun arabasını çizecektim.

Daha küçük olduğum için bu kız isteme işlerini anlamadığımı düşünüyorum ama kedi ile köpeklerle oynamayı seviyorum. Yavru köpeklere korkmadan yaklaşıyorum ama büyük olanlar beni biraz korkutuyor. Yine de mahallelerde yaşayan kedi ve köpekler bizlerin arkadaşı oluyor, hayatlarımız onlarla iç içe geçiyor. Bu arada bizim köpeğimiz Rita’yı babam beni askeri birliğine götürdüğünde bazen uzaktan görüyorum.

Edirne küçük yer, harabe kışlık Cumhuriyet sinemasının hemen ilerisinde bulunan, annemin gitmeye başladığı Kız enstitüsünün yüksek iki kanatlı büyük demir giriş kapısının karşısında bulunan kırtasiye bakkal karışımı olan dükkânın etrafında oynamak hoşumuza gidiyor. Bizim evin köşesindeki bakkal amcada bulunmayan sakız ve gazozlar genellikle orada oluyor.

Bizim bakkalda gazoz içtiğimizde kapaklarından nedense hiç bir şey çıkmıyor, burada ise bana kaç kere bedava gazoz çıktı. Hatta bir gün Ankara gazozu kapağından hediye olarak plastik bir tabanca kazandım. Kalın namlusu olan o tabanca benim makaralar, uçurtmalar ve tel arabalar dışında sahip olduğum tek değerli oyuncağımdı. Onu kimselere elletmezdim, onunla dekmancılık oyunu oynamak benim için büyük bir gururdu. Onunla dekman dekman diyerek ateş ederdim.

Yazın o güzel günlerinden birinde o bakkalın çevresinde küçük bir yavru köpek dolaşmaya başladı ve kısa süre içinde oralarda oynayan çocukların önemli bir arkadaşı oldu. Bu sevimli yavru tüm çocukların sevdiği, hiç çekinmeden ve korkmadan oyun oynadığı minik bir maskottu. Onu hepimiz sahiplenip benimsemiştik hatta kendimizce eğitmeye bile çalışıyorduk. O bazen koş, bazen yakala, şunu yap dediğimiz, bazen de evden getirdiğimiz yiyeceklerle beslediğimiz minik bir köpekti.

Bizim o bakkalın oraya gittikçe oynadığımız küçük köpek yavrusu bir gün hastalanmış, yapılan tetkikler sonucunda da onda kuduz hastalığı olduğu ortaya çıkmış. Yavru zaman geçirilmeden ortadan kaldırılmış ve kireç dolu bir çukura gömülmüş.

Biz pek fazla farkında değildik ama belediye tarafından halka bir duyuru yapılmış. Kaleiçi semtinde yer alan bu mahallede karantina ilan edilmiş. Orada oturan ve küçük köpekle temasta bulunmuş olan bütün kişiler hiç vakit geçirmeden Edirne Devlet Hastanesinde kuduz aşısı olmaya gidecekmiş. Annemler meseleyi biraz kurcalayınca abimle benim de o köpekle oynadığımızı tespit ettiler, zaten mahallenin çocuklarının pek çoğu da bizim gibiydi.

Annem bu konuyu bence çok fazla önemsiyor, yarından itibaren gidip aşı olmaya başlayacakmışız. Olanları küçücük aklımla bir türlü anlamıyorum, neden böyle telaşlanıyor? O küçük sevimli köpekten bana ne zarar gelebilir ki? Beni ısırmadı, bir şey yapmadı, hatta hiç havlamadı bile.

Annem benim umursamazlığımı görünce tavrını sertleştirdi,

“Oğlum, o kalın kafan almıyor ama bu hastalık temasla da geçiyor,” deyip sordu. “O küçük köpekle hiç oynamadın mı, onu sevmedin mi?”

Evet der gibi başımı salladım,

“O bizim maskotumuz, tabii ki oynadım hem de sevdim.”

“O zaman benimle hiç inatlaşma, gerekirse seni kulağından tutar her gün sürükleyerek götürürüm.”

“Ben tatildeyim, aşıyı okullar açıldığında olsam olmuyor mu?”

Ayağındaki terliği çıkarıp eline aldı,

“Sen bunun ne olduğunu biliyor musun?”

Hastalığın değil ama annemin kararlılığı beni ikna etti, o terliği popoma yemeye hiç niyetim yok.

Annem küçük çocukları olan komşularıyla konuşup aşıları nerede olacağımızı öğrenmiş. Edirne Devlet Hastanesi, İstanbul yolu üzerinde Ayşekadın semtine yakın. Bizim evimize göre, tam ters yönde yani şehrin girişinde. Sabah sinemaya gidip seyircilerin ceplerinden düşen paraları arayıp bulmak varken bir sürü yol yürüyüp hastaneye gideceğiz. Of yani, bu yavru köpek de ne kadar da dikkatsizmiş. Her önüne gelene kuyruk sağlayacağına biraz karakterli olsaydı kötü mü olurdu diyeceğim ama onun yabancı köpeklerden uzak dur diyecek annesi bile yoktu.

Sabah aşıya gidecek mahalledeki diğer çocuklarla toplandık ve yürüyerek yola çıktık. Beş altı kişi kadar varız. Giderken arada bir koşup, yanımızdan geçen faytonların arkasına takılıyoruz. Eğer faytoncu gizlice arkaya takılanları fark ederse, uzun kamçısını yandan arkaya doğru şaklatıyor. Faytonun arkasında bulunan o demir üzerinde otururken, eğer çok kenarda durursanız, kamçı doğruca sırtınıza gelip vuruyor. Asilikten mi yoksa salaklıktan mı bilmiyorum ama benim sırtımda da her zaman annemden gizlemeye çalıştığım faytoncunun kamçı izi olurdu.

Güle oynaya devlet hastanesine geldiğimizde, öncelikle hepimizin bir deftere kaydı yapıldı. Bizim gibi oraya aşı olmaya gelen çok fazla kişi var. Bizlere verilen aşı karneleriyle birlikte gösterilen yerde sıraya girdik. Bizi susturan bir hemşire, yapılacakları anlayacağımız bir şekilde anlattı.
”Çocuklar hepiniz karnınızı açacaksınız, sırayla aşınızı yapacağız.“
Bu sözlerden sonra sırayla ve hiç korkmadan güle oynaya gösterilen odadan içeriye girdik, orada bulunan hemşire de karnımızdan aşımızı vurdu.

Toparlanıp çıkarken, odanın kapısına konulmuş bir masada aşı karnemizi de imzalattık. Görevli olan hemşire, bizleri sert bir ses tonuyla uyardı.
“Yarın yine buraya gelip aşınızı yaptıracaksınız.”
O zaman anladık ki bu aşı on dört gün sürecek. Eh ne olacak, bize de oyun olsun işte.

Eve dönüşte anneme olanları anlattık ve aşı yerlerimizi ve aşı kâğıtlarımızı açıp gösterdik. Onları inceledikten sonra bize bakıp uyardı.

“Deli gibi koşturup terlemeyin, aşı bitene kadar biraz sakin olun,” deyip dönüp bana baktı. “Özellikle sana söylüyorum, beni oralara getirtme.”

Başımı eğip evden çıktım ve soluğu sinemada aldım. Temizlikçiler işlerini çoktan bitirmişler, iskemlelerin altları süpürülmüş, ortada ne çekirdek kabukları ne de paralar var. Aşılar bitene kadar harçlığımı gidip annemden isteyeceğim, madem okul zamanı aşı olmama izin vermedi ben de şimdi günlük on kuruş harçlığımı istiyorum.

Harçlık konusunda söylediklerimi annem dikkate bile almadı ama günler geçtikçe şırınga ile vurulan aşının miktarının da arttığının farkına vardık. Bu iş eğlenceden çıkıp resmen işkenceye, yani büyük bir acıya dönüşüverdi. Aşı canımızı çok yakıyor, aşı olduktan sonra bir süre ayaklarımız kasılıyor ve hızlı yürüyemiyoruz. Artık hiçbirimiz aşıya gitmek istemiyoruz, ama annelerimiz bu konuda çok titiz. Aşı karnelerimizi ve günlük vurulan damgaları sıkı bir şekilde takip ediyorlar.

İlk sabah aşıya giderken yaşadığımız tatlı heyecan artık yok, yollarda oyun oynamadan, paytonlara asılmadan kurbanlık koyunlar misali sessizce hastaneye yürüyoruz. Hepimizin aklındaki soru bugün karnımızın ne kadar acıyacağı. Aşı olan insan sayısı da o kadar çok ki insan gördüklerine inanamıyor. Yani şu küçücük köpeğin verdiği zarara bakar mısınız?

Hastanede aşı sıramı beklerken orada bulduğum bir gazetede okudum, 13 Ağustos 1966 günü Mao Zedung Çin’de kültür devrimini ilan etmiş. Ne anlama geliyor bilmiyorum ama bizim burada bunu düşünecek bir halimiz yok. Aşı canımı ne kadar acıtacak onun derdindeyim, hemşireye de bu gün daha az istiyorum da denmiyor ki. Ah evde kontrol olmasa beni kimseler tutamaz ama abim de aşı olduğu için kaçışım yok.

15 Ağustos günü Çorum Belediye başkanını protesto etmek için çıplak ayakla Ankara’ya yürüyen işçiler şimdi de haklarını aramak için İstanbul’a doğru yürüyüşe başlamışlar. Herkes yürüyor, biz aşı olmaya onlar haklarını aramaya, acaba hangimiz daha haklı?

19 Ağustos günü Muş’un Varto ilçesinde büyük bir deprem olmuş. Haberlerde saat başı deprem bölgesinden haberler veriliyor, depremin şiddeti 6,9 imiş. Bu ne demek bilmiyorum ama annem oradaki insanların neler yaşadığını çok iyi biliyor. Benim doğduğum sene Adapazarı’nda olan büyük depremi annem bizzat yaşamış, oradaki depremzedelerin neler çektiğini çok iyi biliyor.

Görsel: Bilgipedia

Ertesi gün gazetelerde deprem bölgesinde çekilen fotoğraflar yer alıyordu. Yerle bir olan ilçede 2394 kişinin hayatını kaybettiği, 1489 kişinin de yaralandığı anlatılıyor. Bu gün olduğumuz aşıların son günü, karnımı açtığımda hemşire teyzenin elindeki şırınganın tamamen dolu olduğunu gördüm. Korkmamak için başımı başka bir yöne çevirdim, kısa bir süre sonra hemşirenin sesini duydum. Elimle pamuğa bastırdım elime tutuşturduğu aşı kâğıdı ile odadan dışarıya çıkarken ayağım sanki tutmuyordu.

 Bu yaz sıcağında nihayet bütün aşılar tamamlandı ama bizler de resmen bittik. Vurulduğumuz on dört tane aşıyla, karnımız hem morardı hem de delik deşik oldu. İğne yerlerimiz yara oldu, çok da canımız acıdı. Artık aşıya gitmeyeceğiz, kâğıdı anneme gururla verdik. Bundan sonra geceleri sinemaya gitme iznimizin olduğunu belirtince havalara uçtum. Ömer, Ercan ve abimle birlikte gece bilet almadan sinemaya girdik. Hoşumuza giden bir yerde oturduk, sanki aşı hediyesi almış gibi hissediyoruz.

Sabah kahvaltı ettikten sonra soluğu sinemada aldım, iki haftadır para aramak için adım bile atmamıştım. Dikkatli bir şekilde ön sıradan başlayarak dolaşmaya başladım. İskemle sıraları bittiğinde cebimde otuz beş kuruşum vardı, inanamıyorum sanki hoş geldin hediyesi almış gibiyim. Eve döndüğümde paralarımı halının altına koyarken annem gördü, orada param olduğunu o hep bilir, evi süpürürken de hep dikkat eder. Bu sefer beni uyardı,

“Paralarını oradan al, çantana koy. Yakında buradan taşınacağız.”

Bu durumdan haberim vardı, babamın tayini çıkmamıştı, bu sene buradaydık ama annem ev sahibimiz Matmazel Klara ile pek anlaşamıyordu, sokağın sonunda köşede bulunan ev boşalınca kiralık olarak oraya geçeceğimizi biliyorduk.

Bu ev Ercanların oturduğu eski evdi, evin sahibi de çarşıdaki Kırkpınar lokantasının sahibi koca göbekli Süleyman amcaydı. Bir süredir hemen yan sokakta yeni bir ev yapılıyordu, annemin haberi yoktu ama o inşaatta çok oynuyorduk. Bir gün inşaatta kullanılmak üzere at arabası ile birkaç sefer ince kum getirildi. Evin dışını sıvayıp boyamak için kurulmuş olan tahtadan iskelelere çıkıp bu kumların üzerine sanki paraşütümüz varmış gibi atlamaya karar verdik. Ercan, evlerinden gizlice babasının büyük şemsiyesini alıp geldi.

Çalışan ustalar orada yokken elimizde şemsiye o iskelelerin ikinci katına tırmandık. Önce ben şemsiyeyi açtım, onu sıkıca tutarak kendimi kumların üzerine bıraktım. Açık olan şemsiye ile kumların üzerine düştüm. Benden sonra Ercan şemsiye ile atladı ama şemsiye onun ağırlığıyla hemen ters döndü. İnşaatta çalışan ustalar yemek molasından dönene kadar defalarca çıkıp atladık. İkinci kattan çok yavaş inemesem de paraşütün nasıl bir şey olduğunu anladım. İşte Ercanlar inşaatı biten o eve taşındılar, biz de onların boşalttığı eve geçtik.

Evin ilk girişinde geniş bir oda var, arkasında da büyük bahçeye bakan penceresi olan mutfak. Arkadan bir kapıyla bahçeye çıkılıyor, iki basamakla inildiğinde çeşitli meyve ağaçlarının da bulunduğu çok geniş bir bahçe benim için sanki büyük bir eğlence parkı gibi. Üst kata tahta merdivenle çıkılıyor, onun altında da küçük bir tuvalet var. Üst katta iki büyük oda ile geniş bir hol var, öndeki odanın içinde iki kapılı dolapta ise yıkanılacak yer. Orada banyo yapacakmışız, bu yer bana çok ilginç geldi. Mutfağın üzerindeki arka oda da annemlerin yatak odası oldu.

Benim odaya ihtiyacım yok, ağaçların üzerinde de uyurum ama annem buna izin vermez. Bahçede kayısı, erik, ayva ve dut ağaçları var, öyle birer tane de değil çok. Ayrıca üç dört tane yüksek ıhlamur ağacı var, bunların hangisine tırmanıp ineyim kararsızım, galiba hepsine sırayla çıkacağım. Allah galiba sonunda yüzüme güldü ama sanıyorum bu işten en çok mutlu olacak olan kişi annem. Gözünün önünde olduğum zaman eminim içi rahat olacaktır. Gören duyan da çok yaramazım zannedecek ama gel de anlat bakalım.

30 Ağustos Zafer bayramında yapılacak olan resmigeçide babam beni de götürdü, asker elbisemi giyip onunla birlikte cipin üzerinde ben de geçtim. Yavrukurt olamadım diye üzülüyordum ama şimdi çok mutluyum. Gösteri hayatım sadece okul ile sınırlı değil, artık asker abiler babamın yanında beni küçük asker olarak aralarına kabul ettiler.

Eylül’ün ilk günlerinde abimin Edirne Merkez ortaokuluna kaydı yaptırıldı, kendisine okul için ceket ve pantolon dikilmeye başlandı, beyaz gömlekleri ve kravatı bile var. Yavrukurt elbiseleri ve önlüğü bana kaldı, üstelik okula kendi başıma güle oynaya gidip geleceğim.

Annem artık aklındaki kümes konusunu sonuçlandıracak gibi görünüyor. Çok sevinçliyim bizim de tavuklarımız olacak, onlar her gün yumurtlayacaklar, evimizde sepetler dolusu yumurtamız olacak. Her gün çatlayana kadar yumurta yiyeceğim, yok öyle söylemeyeyim, annemin izin verdiği kadar yiyeceğim diyeyim. Yoksa annem söylediklerimi bir duyar da kümes işinden de vazgeçer.

7 comments

  1. Merhaba Gürcan Bey; Yılları sayenizde geri sardım. Ben de Lise’deydim Sadun Boro’ları izlemeyen yoktu o dönemler. 19 Mayıs için nasıl güzel hazırlanırdık. Cimlastik hareketlerini çok çabuk ezberlediğim ve güzel yaptığım için tüm kızlara ben öğretirdim. Ufak tefek olduğumdan herkes görebilsin diye masa üstüne çıkardım. 😊 Çok yaşayın anılarım hep güzeldi tekrar yaşattınız. Benzer anılarımız var daha da keyifle okudum. Yazım üslubunuz da çok akıcı ve güzel masal gibi okudum. Devam. Selam ve sevgiler…

    Liked by 1 kişi

    • Günaydın Alev Hanım, öncelikle güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Beni gerçekten teşvik ediyorlar. Çalışmayı titiz bir şekilde bitirmeye çalışıyorum ama yorulduğumu da itiraf etmeliyim. Hepimizin anıları var ama onları içinde yaşadığımız Dünya ve olaylar içinde yazmak pek kolay olmuyor. Araştırırken Türkiye tarihinde politikacıların hep birbirlerini taklit ettiklerini, benzer olayları yaşattıklarını görmek beni üzüyor. Bir adım bile ileriye gidemediğimizi hissediyorum. Bunları özellikle yazıyorum, tarihi belgeleri de koyuyorum ama insanlar zamanlarını sadece kendilerine acımakla ya da insanları nasıl aldatabileceklerini düşünerek yaşıyorlar. Ne yapalım, yazmayalım mı demiyorum ama tarih en önemli yol gösterici bilim kaynağı. Aslında hiç bilmediğimiz, geçiştirdiğimiz tarihin arasına anılarımı serpiştiriyorum, İtiraf etmeliyim ki 19 Mayıs gösterilerine hiç seçilmedim, hayatım ağaçlar üzerinde geçmesine ve bu kadar harekete rağmen beden eğitimi derslerinde başarılı değildim. Ne mutlu siz bunları yaşamışsınız. Bir kaç sene önce Koç müzesinde Sadun Boroların teknesi Kısmet’i sergilendiği yerde gördüm. Cesaretlerine hayran kalmamak elde değil, bu kadar küçük tekneyle okyanusları aşmak ve Dünyayı dolaşmak kolay değil. Yeni neslin de böyle hikayeleri olsun istiyorum. Neyse dilim şişmiş galiba. Selam ve sevgilerimle…

      Beğen

  2. İyi günler Gürcan Bey; Aslında hiç bilmediğimiz, geçiştirdiğimiz tarih anılarınızla hatırlanıyor ne büyük mutluluk. Yazın tabii, bu da tarihe bir not’tur yazın… Yazın ki gençlerden de bir okuyan çıkar… Selam ve sevgiler bizden…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s