Sahildeki kısmet

Daha önce kış aylarında Şarköy’e orada oturan rahmetli babamı görmek için giderdim. Bu nedenle karda siste, gece gündüz her şekilde gittiğim o yol gözümde büyümüyor. Ben Şarköy’ün sadece orada yaşayanların olduğu sakin zamanlarını severim. İnsan kalabalığı ve araba trafiği yoktur, bilakis sessizlik ve huzur vardır.

Bir akşam iki laf arasında hadi gidelim mi diye konuşulduğunda, Mayıs başı olmasına rağmen hiç itiraz bile etmeden olur dedim. Sabah karımla hazırlanıp soluğu Erenköy’de aldık, anneanne ve dede dışında ne kadar eşya ile karşılaşacağımızı ikimiz de çok merak ediyoruz.

Arabayı kapı bulduğumuz bir yere park edip yukarıya çıktığımızda anneanne bana götürülecek olan eşyaları gösterdi. Ben de kenara yığılmış olan eşyalardan almaya başladım. Aşağıya üç seferde eşyaları taşımam ve yerleştirmem bitti ama geriye birkaç saksı çiçek kaldı.

Dün Şarköy’e geldiğimizde hava günlük güneşlikti, evi rahatça açtık hatta akşam yemeğinden sonra karımla dışarıda oturup kahve keyfi bile yaptık. Güne açık ve sakin bir havada başladık, öğlene doğru kurulmuş olan Cuma pazarına gidip sebze meyve eksiklerimizi aldık. Akşamüstü hava durumu tahminlerinde beklendiği gibi hava birden değişiverdi. Nasıl olduysa aniden şiddetli bir fırtına patladı, sahile doğru kuvvetli bir lodos rüzgârı esiyor.

Birkaç saat önce sütliman olan denizin üzeri, şimdiden beyaz köpükler içerisinde. Yüksek ve büyük dalgalar birbiri peşi sıra bıkmadan gelip, gürültüyle sahili dövüyorlar. Kıyıdaki çakıllar ileri geri çekildikçe, kuvvetli bir hışırtı sesi ortaya çıkıyor. Her yer şimdi ne kadar çok açık ve net gözüküyor, karşı kıyılar sanki buraya yaklaşmış gibi.

Çok fazla oyalanmadan öndeki kapı kapatıldı, dışarıda ön balkonda oturmak bir yana durmak bile mümkün değil. Kapı aralarından ıslık sesiyle birlikte rüzgâr da içeriye ulaşıyor. Hele kapı açıldığında evin içindeki perdeler, sanki kanat çırpan kuşlar misali havada uçuşup duruyorlar. Rüzgârla havalanan sahildeki ince kumlar, bulabildiği her delikten içeriye de ulaşıyor.

Bu kuvvetli esintide mecburen rüzgârdan korunan arka tarafa geçtik. Buradan deniz ön taraf da olduğu gibi göz alabildiğine görünmüyor. İskemleye oturduğunuzda sadece eski şarap fabrikasının harap binaları, su kulesi ve top çamların ekili olduğu bahçesi karşınıza çıkıyor. Evin içerisinde küçücük bir alanda havasız ve kapalı kalmaktansa, arka bahçede bu şekilde oturmak hiç de fena değil.

Sabah uyandığımda evin içi soğuktu, aşağıya inince önce sıkıca kapatılmış olan perdeleri açtım. Büyük camdan dışarıya baktığımda, sahile birbiri ardı sıra vuran dalgaların iyice büyüdüğünü fark ettim. Deniz sanki köpürerek çağlayan gibi bize doğru geliyor, köpüklü sular önde bulunan alçak kum setini de artık kolayca aşıyor. Belli ki dünkü rüzgâr hızını daha da arttırmış, sanki her şeyi uçuruyor.

Hava açık ve güneşli olmasına rağmen bu kuvvetli rüzgârda dışarıda pek durulacak gibi değil. Sabahları simitçiler Haziran ayının on beşinden önce siteye gelmedikleri için yukarıya çıkıp sessizce giyindim. Arabaya binip doğruca çarşıya indim, sıcak simit ile gazete ve ekmek alıp gecikmeden eve döndüm. Arabayı da tedbir olarak daha yüksek olan basketbol sahasının oraya bıraktım.

İçerdeki masada kahvaltıyı hazırlarken o arada çayı da ocağın üzerine koydum. Bizimkiler uyanana kadar o da güzelce demlenir. Su kaynayınca kendime bir fincan neskafe hazırlayıp koltuğa oturdum. Gazete ile birlikte kahvemi yudumlamaya başladım. Sezon öncesinde etraf oldukça sakin, ortalarda spor yapmak için erken uyananlar da yok.

Saat dokuzu geçerken karım uykulu gözlerle aşağıya indi, masada taze simitleri görünce gelip yanağıma bir öpücük kondurdu.

“Ne zaman gidip aldın?”

“Biraz önce çarşıya inip geldim.”

Simidi sevinçle kokladıktan sonra uzanıp küçük çaydanlığın kapağını kaldırırdı.

“Demlenmiş gibi, hadi gelsinler de yiyelim.”

O arada merdivenlerden anneanne de aşağıya indi.

“Günaydın, kahvaltı hazır galiba!”

Karım evet der gibi başını salladı.

“Dedemi bekleyecek miyiz?”

“Tuvaletten çıktı, gelir her halde.”

Karım bunun üzerine yukarıya seslendi.

“Dede, hadi kahvaltı ediyoruz. Çayları koyayım mı?”

Kahvaltı sonrasında karımla birlikte kahvelerimizi ve dürbünü alıp dışarıya çıktık, sahile vuran dalgaların boyu daha fazla büyüdü. Deniz resmen aldı başını gidiyor, sahildeki çakıl seti aşan sular, evin yakınına kadar uzanmaya başladı. Evin önünde bulunan çimenliği deniz suları artık tamamen kaplamış durumda, ev blokları ise sanki denizin ortasında kalmış adacıklar gibi görünüyorlar. Daha önce böyle ilginç bir görüntüyle burada hiç karşılaşmamıştım, önümüzdeki çimenliğin böyle neden güdük kaldığı ortada.

20210505_140309

Karım sigarasını tüttürürken ben de etrafı ilgiyle izliyorum. Bir ara karşıdaki doktorların evinin yakınındaki elektrik direğinin dibinde, suyun içerisinde sanki bir çırpıntı görür gibi oldum.  Hemen elimdeki dürbünü gözüme götürüp merakla o tarafa baktım, gerçekten de suyun içinde kocaman bir şey sığ sudan kurtulmaya çalışıyor.

Orada ne olduğunu tam olarak seçemesem de hiç düşünmeden harekete geçtim. Dürbünü bırakıp ayağıma plastik terliklerimi ne zaman geçirdiğimi bile hiç hatırlamıyorum. Kendimi suyun içerisinde direğe doğru hızlı adımlarla ilerlerken fark ettim.

Elektrik direğinin dibine doğru yaklaşırken, suyun içinde uzaktan gördüğüm şeyin büyük bir balık olduğunu gördüm. Çok eski yıllarda Kalamış iskelesinde oltalarla tuttuğumuz renkli Lapin balıklarına benzeyen ama gri koyu renkli kocaman bir balık. Garibim bir karış suyun içinde denize ulaşmak için çırpınıp duruyor, onu buraya kesin kuvvetli dalgalar savurmuş olmalı. Açıkçası onun ne olduğunu da tam olarak bilmiyorum, daha önce gördüğüm veya yediğim bir balık değil.

Onu yakalamak için hemen suya doğru eğilip harekete geçtim, iri kaygan balığı suda yakalamak öyle pek kolay değil. Balık can havliyle derin denize ulaşmak için oradan oraya yüzerken, ben de onun önünü kesmeye gayret ediyorum ama balık elimin altından sürekli olarak sıyrılıyor.

20191224_131101

Bu kovalamaca bir karış derinliğindeki sığ suyun içerisinde fazla uzun sürmedi. Kuyruğunu kuvvetle çarpıp kaçmaya çalışan balığı, en sonunda bir şekilde sıkıştırıp hareketsiz hale getirdim. Yıllar önce Fenerbahçe’de yakaladığım Kırlangıç balığına yaptığım gibi parmaklarımı alttan solungaçlarının yanından içeriye sokup, onu sıkıca tuttum. Bu şekilde onun elimden kaçmasına artık imkân ve ihtimal yok. Kocaman balığı sudan çıkarıp, sevinçle havaya kaldırdım ve dönüp onu gururla karıma gösterdim. Balığı kaçmadan eve götürmek üzere suyun içerisinde dikkatle yürümeye başladım.

Beş on adım sonrası beni izleyen karımın yanına geldiğimde koca balık elimde hâlâ kurtulmak için çırpınıp duruyordu. Karım gözlerine inanamıyor,

“Bunca yaşıma geldim, eliyle balık yakalayan tek seni gördüm, ne balığı bu?”

“Bilmiyorum, daha önce böyle bir şey görmedim ama herhalde levrek cinsi bir şeydir.”

“Kaç kilo geliyordur?”

“Herhalde birkaç kilo, hepimizi rahat doyurur.”

Suyun içinden yürüyerek evin diğer tarafına geçtim, karım içerden bir tepsi bulup getirdi. Balığı içine koyduk ama dokuz canlı gibi hâlâ bir tarafları oynuyor. Hepimiz küçük masada tepsinin başına toplandık, merakla içindeki balığı incelemeye başladık. Resmen kocaman koyu gri bir balık, bizim balıkçıdan satın aldıklarımıza hiç ama hiç benzemiyor, çok farklı bir şey. Zaten böyle büyük bir balık ucuz da olmaz ki.

Biraz zaman geçince bahçe çeşmesinin orada tepsiyi yere koyup suyun altında balığın pullarını ve içini güzelce temizledim. Daha sonra büyük balığı fileto halinde ikiye ayırıp küçük parçalara böldüm. Karımın içeriden getirdiği çukur bir kaba onları koymadan önce de güzelce tuzladım.

Akşama doğru devam eden fırtına da şiddetini kaybetti, etrafımızdaki suları topraklar içerisine çekti. Dışarıda daha yemek yenecek kadar sıcak değil, deniz kenarı nispeten daha serin oluyor. İçerdeki yuvarlak masayı güzelce hazırlandık. Karım yıkadığı yeşil kıvırcık salatayı ve taze soğanları karıştırarak büyük bir salata yaptı. Ben de hazırladığım balığı una bulayıp tavada güzelce kızarttım.

Akşam yemeğinde balığı ve salatayı keyifle yerken, yanında rakılarımızı ve şaraplarımızı içtik. Gündüz yaşanan güzel olayları aramızda tekrar konuştuk, hatırladık. Yani her şeyde hayır varmış derler ya gerçekten de doğruymuş. Buraya geleceğiz, bu fırtınayı yaşayacağız ve ben de elektrik direğinin dibinde ellerimle gidip koca balığı yakalayacağım. Hani derler ya, kimse kimsenin kısmetine mani olamazmış. Bu büyük balık da bizim kısmetimizmiş.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s