Üzümler

Şarköy’den gelirken dayıbey’in cam şişeye koyduğu bir kaç şişe şarabı da getirmiştik. Anneanne kapıya gelen sebzeci çocuktan nedense beş litrelik şarap almış. Belki de hep dediği gibi kulağının arkasına dökecekti. O şaraplardan birini bu gece açtım ama sonuç beklediğim gibiydi, sirke kıvamında olmuş. Bu konunun ilk açıldığı zaman tekrar ele aldığım hikayeyi ortaya çıkarmanın da tam zamanı. Şarap resmen sirke gibiydi ve elimi hiç sürmeden kenara ayırdım. Umarım hikayemi de okurken o  kıvamda bulmazsanız. Hazırsanız başlıyorum.

Picture 016

Bu sene Şarköy’den telefonla konuştuğum dayım, annannemin arabasıyla zerzevat satan Süleyman’dan plastik şişe içinde beş litre şarap aldığını söyleyince hemen eskiler aklıma geldi. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş ya ben de hiç düşünmeden onu uyardım.

“Dayı, o şarabı plastik şişe içerisinde fazla tutmayın, patlayabilir.”

Merakla titizlenme nedenini sorunca, kocamın seneler önce evde yaptığı şarap olayı gözümün önüne geldi. Yaşanan o berbat gün ve üzerime sürekli karınca ve örümceklerin döküldüğü eski asmayı ister istemez hatırladım.

Şarköy’deki yazlık evin ön tarafında bulunan pergolayı sarması ve altında oturanlara da gölge yapması amacıyla, vakti zamanında köşeye bir tane asma alınıp dikilmiş. O küçük asma zaman içerisinde o pergolayı tamamen sarıp sarmalamış.  O asma yazın hem güneşi hem de tozu engellemesinin yanı sıra, küçük karıncalara ve benim çok korktuğum örümceklere de iyi bir yuva oluyor.

 

Doğanın gerçekten ilginç bir döngüsü var, asma her sene budanıp bakılmasına rağmen ancak birkaç senede bir bol ürün veriyor. O yaz da aksine yaşlı asma üzüm salkımlarından sanki yıkılacak gibi. Her sene en fazla on beş yirmi salkım üzümün olduğu asmada en az yüz salkım üzüm olmuş. Yıllık iznimizde birkaç gün Şarköy’e gittiğimizde, bu güzel görüntüyü ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinesiyle asmanın bolca resmini çektik.

Picture 052

Eylül sonunda anneannem ile dedem sezonu kapatıp, Şarköy’deki yazlıktan İstanbul’a otobüsle geri döndüler. Onları inecekleri yerde karşıladığımızda yanlarında getirdikleri büyük bir sepeti de fark ettik.

Anneannemin anlattığına göre, dede komşulara birer salkım dağıttıktan ve kendisi de bolca yedikten sonra ön bahçede bulunan asmadaki üzümleri öylece bırakmaya kıyamamış ve kocaman bir sepet üzüm toplayıp bize de getirmiş.

Dedem, tam bir meyve ve özellikle de üzüm canavarıdır. Önüne bir sepet üzümü koyup bırakın, hepsinin çekirdeklerini çıkarıp, onları bitirmeden başından kesinlikle kalkmaz. Sonra da bir güzel mide kanaması geçirir, ama bunun konumuzla hiç bir ilgisi de yoktur.

 

Akşam yemeğinde Şarköy’den getirilen üzümlerden de güzelce yıkayıp sofraya getirdik. Dedem büyük bir özveriyle bunların bozulmadan tüketilmesine yardımcı oldu, ama sepetin içi dolumu dolu. Biz karı koca zaten meyve yeme özürlü insanlarız, koca bir sepet üzümden de ne kadar yiyebiliriz ki?

Benim sivri akıllı kocam, bu konuya hemen kendince bir çözüm bulmuş.

~/~

Sepetin içindeki onca üzüm gözüme batıp duruyor. Üzümler dışarıda durunca çok da çabuk bozuluyor. Bu güzel üzümlerin çöpe atılmasına gönlüm hiç de razı değil. Bu konuya muhakkak acil bir çözüm bulmalıyım.

 

Aklımda oluşan alternatifleri sırasıyla gözümün önüne getirip değerlendiriyorum. Öncelikle bu üzümler kaynatılıp pekmez yapılabilir, ancak ben daha önce pekmez yapılırken hiç görmedim. Yani nasıl yapıldığını kesinlikle bilmiyorum.

Demek ki bu seçenek devreden çıkacak.

İkinci seçenek ise üzümlerden reçel yapmak!

Annemin bir büyüğü olan teyzenin üzüm reçeli yaptığını biliyorum, bir ara bana da bir küçük kavanoz vermişti. Oldukça da lezzetliydi.

Burada da sorun üzümün cinsinde. Bizim üzümler iri taneli ve reçelin de kuş üzümünden yapıldığını iyi biliyorum. Denemeye değer mi bir türlü kestiremiyorum.

 

Bana göre son seçenek de bu üzümleri ezip, onları şarap haline getirmek.

Daha önce evde şarap hiç üretmedim, sadece televizyon yayınlanan bir programda nasıl yapıldığını gördüm. Yani üzümler makinelerde eziliyor ve suları da güneş görmeyen derin ve kapalı kaplarda bekletiliyor. Geçen zamanda bu üzüm suları fermente olup şaraba dönüşüyor.

Galiba üzümler için en kolay ve yapılabilir seçenek bu.

Eğer bu iş de başarılı olursam, bundan sonra içeceğim kendi şarabımı da dışarıdan üç beş kilo üzüm alıp kendim yaparım. Gözümü karartıp bir karara vardım, sepette geriye kalan üzümleri şarap yapacağım.

 

Ne yapacağıma karar verince, harekete geçmem de zor olmadı. Çalışmadığım ilk tatil günümde, önce sepetteki üzümleri güzelce birkaç defa yıkadım. Sonra olmuş ve sağlam olanlarından, birkaç salkımı yemek üzere cam bir kaba ayırdım.

Geriye kalan üzümleri de kalın saplarından ayırıp tane haline getirdim. Ayıkladığım bu üzümleri, aldığı kadarıyla blendıra attım ve onları ezip su haline getirdim. Dört beş seferde bu iş de tamamen bitti.

 

Benim bu üzüm sularını koyabileceğim büyüklükte ağzı kapalı bir kabım yok. Bu nedenle hazırladığım üzüm suyunu da, mecburen evde bulduğum beş kiloluk plastik su şişesine doldurdum. Ağzını da sıkıca kapattım, mutfakta camın önünde duvarın dibine koydum

~/~

Eve döndüğümde üzümleri göremedim ama mutfakta büyük plastik şişe gözüme çarptı. Sorduğumda kocam üzümlerin sularını çıkardığını ve şarap yapacağını belirtince farkında olmadan gülümsedim. O koca üzüm sepeti ortadan kalktı ya ben memnunum, içerisinde örümceklerin olduğuna adım gibi eminim.

 

O şişe birkaç gün öyle durdu, kocam gidip gelip onu kontrol ediyor. Birkaç gün sonra da evde içilmek üzere açılmış, ama bitirilememiş olan açık bir kırmızı şaraptan üzüm sularının üzerine biraz ekledi. Amacı yoğurt mayalar gibi güya o üzüm suyunu da mayalandırmakmış. Ben böyle şeylerle ilgilenmediğim için onun işine de karışmadım.

~/~

Bir gece iş dönüşü üzüm şişesini kontrol ettiğimde, onun iyice şiştiğini gördüm. Üzüm sularının mayalanmaya başladığı artık belli oluyor. Başarılı oldum diye çok sevindim. Plastik tombul şişenin ağzını açtım ve içinde biriken gazın dışarıya çıkmasını sağladım. Sonra o şişenin kapağını tekrar sıkı bir şekilde kapattım.

 

O aralar çalıştığım bankada işlerimiz yoğunlaştı ve geç saatlere kadar çalışmak zorunda kaldım. Eve yorgun gelip sadece yemek yiyip uyudum ve erkenden de çıkıp tekrar işe gittim. Bu nedenle de bir kaç gün o şişeye hiç bakamadım.

 

Eve erken döndüğüm bir akşam arabamı park edip, apartmanın bahçe kapısından içeriye girince, başımı kaldırıp yukarıya baktım. Bizim mutfak penceresinde karımı gördüm, birbirimize el salladık.

O sonra bana dış kapıyı açacak olan düğmeye basmak için içeriye girdi.

Tam alt kapıya geldiğimde, kulağıma büyük bir patlama sesi geldi.

“Eyvah birinin tüpü patladı galiba, kimin acaba?“ diye düşünerek asansörle yukarıya çıktım.

Bizim katta asansörden indiğimde bizim dairenin kapısının ardına kadar açık olduğunu gördüm. Telaşla ve birazda korkarak içeri girdim.

~/~

Kapıda kocamı beklerken, mutfakta bomba gibi büyük bir patlama oldu. Yaşadığım şokla bir an ne yapacağımı şaşırdım. Kesin mutfak tüpü patladı diye düşünürken, içerden alevlerin çıkmadığını görünce sevindim. İki adımda gidip cesaretle kapıdan mutfağa baktığımda, gördüklerimle şok oldum. Her taraf şarap kokuyor ve görebildiğim her yerde tavan da dâhil olmak üzere plastik parçaları ile üzüm suyu var.

Daha birkaç saniye önce oradaydım, bütün bunlar ya ben içerdeyken olsaydı?

~/~

Karım bembeyaz bir yüzle mutfaktan çıktı, hem korkulu hem de kızgın bir sesle bana söylendi.

“Gel de marifetini gör!“

Mutfağa girdiğimde gözlerime inanamadım, yer gök sanki üzüm suyu olmuş!

Hafif şarap kokusu da var.

 

Anladığım kadarıyla camın önündeki şarap yaptığım plastik şişe, mayalandıkça şişmiş. Havası alınmayınca da sanki bir bomba gibi patlamış. O kocaman plastik şişe resmen tuzla buz olmuş. Beş kiloluk o kocaman şişe binlerce minik parçaya ayrılmış, o plastik parçaları en küçük deliklere kadar girmiş. Şişenin içindeki mayalanmış üzüm suyu da, tavandan yere kadar mutfağın her yerini kaplamış.

 

Allahtan bu tatsız olay, karım bana kapıyı açmak için mutfaktan çıktıktan sonra olmuş.

Allah korusun!

Gerçekten ciddi bir şekilde yaralanabilirdi, hatta ölebilirdi.

Karımın iyi olduğundan emin olduktan sonra, hiç ağzımı açmadan, doğruca iş elbiselerimi değiştirmeye gittim.

 

Mutfağa geri döndüğümde, yemek yiyeceğimize elimize kovaları, bezleri, faraşı ve küreği aldık. Vakit geçirmeden, hemen temizliğe başladık.

Karım haklı olarak söyleniyor, bana bu düşüncesizliğim için kızıyor. Ayrıca çok da korkmuş.

Yerden göğe kadar haklı, yaptığım şey ona zarar da verebilirdi.

Üzüntüyle susup sindim, çünkü işin tutulacak hiçbir yanı yok. Üzümleri feda edemeyip, merakımla onları mayalandıran benim. Sadece iş yoğunluğunu hesap edemedim. Demek ki böyle işlerde, hem plastik şişe kullanmamak hem de gözü şişeden hiç ayırmamak gerekiyormuş.

 

Mutfağı temizlememiz epeyi zaman aldı ama sonunda bitti. Yaşadığım bu korkuyla, o günden sonra böyle tehlikeli üretim projelerime gönüllü olarak ara verdim. Yine ufak tefek pratik işler yapmıyor değilim, ama işi üretime hiç dökmüyorum.

Artık dersimi aldım. Ne olur ne olmaz!

~/~

Vakti zamanında kocamın yaptığı şeyleri ve yaşananları telefonda kısaca dayıma da anlattım. Plastik şişedeki şarabı orada tutmamanın doğru karar olacağına inandı. En kısa zamanda çarşıya gidip küçük cam şişeler bulacakmış. Valla bence de iyi yapar.

07 Ekim 2007- Gürcan Şen, PhD

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s