Sigara tabakası -I-

Picture 031

Kocam çok yoğun bir çalışma ortamından çıkıp işsiz kalınca, resmen sudan çıkmış balığa döndü. Onun bunalıma girmesi, sağlığını yitirmesi düşüncesi bile beni yeterince geriyor. Çevremde beyinlerinde elektrik kesintileri başlamış o kadar çok fazla büyüğüm var ki, onun da erken yaşlarda öyle olmasından açıkçası çok korkuyorum.
Bir gün iki laf arasında, onu teşvik etmeye çalıştım.
“Bak yazmayı çizmeyi seviyorsun, bari boş vakitlerinde hikâye gibi bir şeyler yazsana. Böylece hem oyalanırsın hem de zihnin gerilemez diye düşünüyorum.”

Bu sözlerim onun üzerinde nasıl bir etki yaratır hiç bilemiyorum ama yazı yazma işinin o kadar kolay bir şey olmadığının farkındayım. Neyse, yaşayıp göreceğiz.
#

Yaşadığım olumsuzluklardan gerçekten çok sıkıldım, ayrıca psikolojim olumsuz yönde etkilendi. Zaman içerisinde çaresizlik hissinin beni de kollarına almasından, yüreğime yerleşecek olan korku ile birlikte saldırgan biri olmaktan çok korkuyorum. Asabi davranışlarla çevreme zarar verme endişesi beni geriyor. Artık kendimle uğraşmaktan ve kendime acımaktan vazgeçmem lazım. Görünen o ki kendimi bir şekilde oyalamam gerekiyor, belki de karımın önerdiği gibi yazı yazmak iyi bir çözüm yolu.

Hikâye gibi bir şeyler yazmaya, şimdiye kadar, açıkçası pek fazla cesaret edemedim. Bu iş öyle bilimsel makaleler yazmaya pek benzemiyor. Eğitimini gördüğüm alanda ve yıllardır edindiğim tecrübeler ışığında, ortaya çıkanları yazmak benim için pek de zor olmamıştı. Ancak geçmişte yaşadıklarımı, hatırladığım anılarımı veya hiç yaşamadıklarımı hayal edip yazmaya çalışmak işte bu beni oldukça ürkütüyor.

İnsan nereden başlayacağını bile bilemiyor, hafızamda bir satır bile işgal etmeyen bir şeyi ortaya çıkarıp detaylandırmak o kadar kolay olmasa gerek. Yazacağım her şeyin hem akıcı bir dille yazılması hem de okuyucunun sıkılmadan okuması için sürükleyici olması gerekiyor. Çalışma içinde kurgu bütünlüğünün de sağlanması çok önemli.

Her fırsatta ne yapabilirim diye çok düşündüm, o arada çoğu zaman kendimle çelişkiye düştüm. Yazmaya nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü bilemedim. Başladığım her yazı iki paragraf sonrası daha fazla ileriye gidemedi. Tam cesaretimi kaybedip bu işten vazgeçerken, nasıl olduysa bir şekilde yazmaya başladım.
#
Kocam birkaç gün sonra elinde eski bir okul defteri ile karşıma dikildi, sanki küçük bir çocuk gibi tedirgin. Çekingen bir ifadeyle elindekini uzattı.
“Sözünü dinleyip bir şeyler yazmaya çalıştım, rica etsem onlara bir göz atar mısın?”

Yaşadığımız bu kargaşa arasında, oturup nasıl bir şeyler yazabildi onu da hiç anlamış değilim. Söylediklerimi ciddiye alıp dinlemesinden dolayı içimde bir gizli memnuniyet yaşarken o da sözlerine devam etti
“Başladığım hikâyeyi daha henüz bitiremedim. Eğer konu hoşuna giderse, yazmaya devam edeceğim,“ diyerek vakti zamanında aldığı o eski okul defterini bana bıraktı.
Onun içine yazıyor garibim, aman yazsın da isterse paket kâğıtlarını kullansın.

Mutfakta yaptığım işlerimi bitirince, içeriye doğru seslendim.
“Ben öne geçiyorum, yapacağım başka bir şey var mı?”
Dedem, ortaya söylenen sözleri zaten istediğinde ve eğer konu ilgisini çekerse duyduğu için sorumu anneannem cevapladı,
“Yok, hadi git artık güneşlen biraz.“
Demek ki artık birazcık da olsa dinlenme zamanım gelmiş.

Havlularımı, sigaramı ve kül tablamı yanıma alıp, köpeğim Tarçın’la beraber dışarıya çıktım. Şımarık köpeğim çimenlerin üzerinde denize nasıl kaçarım diye etrafına bakınırken, ben de öndeki şezlonga oturdum. Güneş şimdiden yakıyor, bugün esen rüzgâr da yok. Sahilde havluların üzerinde güneşlenen insanlar, zaman ilerledikçe artmaya başlamış.

O arada kocam da içeride hazırladığı neskafeyi getirdi, hakkını yememek lâzım kahve yapmayı iyi beceriyor. Şezlonga ata biner gibi bacaklarım iki yanda açık olarak oturdum. Denize kaçmaktan ümidini tamamen kesen Tarçın da yanımda, gölge tarafa çimenlere yerleşti. Kahvem önümde, sigaramı yakıp kocamın verdiği eski defteri açtım. Kocamın ilk hikâyesi şu şekilde başlıyor,

Her Allahın günü sabah erken kalkıyorum, köpeğiniz olunca mecbursunuz başka seçeneğiniz yok. Gün ışıdığında dışarıdan pek duyulmayan bir zil, Tarçın’ın beyninde kendiliğinden çalıyor. Onun ıslak burnunu, kolumda veya yüzümde hissedip gözümü açtığımda karşımda onu görüyorum. Hiç tereddüt etmeden kalkıp hazırlanıyorum.

Senenin üç yüz altmış beş günü, her sabah bu olayı yaşarken, kar da olsa yağmur da güneş de, günün ilk ışıklarını hep onunla birlikte dışarıda karşılıyorum. Evin dışına çıktığında o her zaman çok mutlu! Başka köpeklerin kokularının bulunduğu köşeleri ve ağaçları koşturarak kısa bir sürede buluyor. Sonra bacağını kaldırıp, itinayla mühürlüyor kendi cumhuriyetinin sınırlarını.

Ben sabahın köründe yüzüme vuran soğuk havayla uyanmaya çalışırken, o eğer varsa kokulu incilerini uygun bulduğu bir yere dökmeye başlıyor. Bu kokulu döküntüleri, her zaman yanımda bulundurduğum bir naylon torbayla toplayıp en yakındaki çöp kutusuna atıyorum. Bu işi yaparken pek mutlu olmasam da, yapmak zorundayım. Çocukların oyun oynadığı, insanların yaşadığı bu yerleri temiz tutmak gerektiğini gayet iyi biliyorum. Bu şekilde sinekleri ve kokuları da kendimce önlemiş oluyorum. Benim temizlik anlayışımda sadece evimi temiz tutmak veya kapımın önünü sokağa süpürmek yok, aksine yaşadığım çevreyi bir bütün olarak düşünmek var.

Sabah gezmesinden eve döndüğümüzde Tarçın, hemen kendi yatağına kıvrılıp uykuya kaldığı yerden devam ediyor. Benim ise artık böyle bir şansım yok, soğuk hava ve o güzel kokularla uykum açıldığı için benim günüm erkenden başlamış oluyor.

Kapıları açıp gürültü yapmamaya gayret ederek, ocağın üzerinde su ısıtıp kahvemi hazırlıyorum. Sonra fincanımı alıp ön balkondaki bir koltuğa oturuyorum ve sabahın serinliğinde önümdeki engin denizi seyretmeye başlıyorum. Deniz ve kumsal evimizden sadece otuz adım kadar ileride.

Üstümüzde yaşlı bir asmanın kapattığı, karıncaların sıkça üzerimize düştüğü geniş bir çardak var. Sabahın sessizliğini ve sakinliğini, dışarıda spor yapan belirli bir azınlıkla beraber yaşarken kahvemi yudumlamayı seviyorum. Bazı sabahlar bir şeyler okumaya çalışsam da, genellikle merakla çevremi gözlemlemeyi tercih ediyorum.

O sessizlikte balıkçılar, yakından takip ettiğim en önemli kişiler. Onlar her sabah erkenden sahile yakın yerlerde, tekneleriyle etrafı dolaşarak kontrol etmeye başlıyorlar. Zamanı ve yeri geldiğine inandıklarında, teknelerinde üst üste yığılmış bir şekilde duran ıslak ağları, teknenin arkasından sessizce sulara salıveriyorlar.

Ağın yerini gösteren, son işaret şamandırasını da suya bıraktıklarında, teknenin motorunu birden canlandırıyorlar. Motorun sesi güçlü bir şekilde ortaya çıkarken, pervaneler de hızla dönmeye başlıyor. Tekne denize atılan ağın çevresinde birkaç tur atarken, o arada tekne içerisindeki diğer kişiler de, tahtadan yapılmış tokmaklar ile bir yerlere vurup gürültü yapmaya çalışıyorlar. Balıkçıların amaçları çok açık: Bırakılan ağlara takılmaları için denizdeki balıkları içeriden ve dışarıdan çıkarılan seslerle ürkütmek ve korkutmaya çalışmak.

Belki balıklar da artık bu sesleri tanıyorlardır, belki de yapılan bu gürültüye ve şamataya bir anlam veremiyorlardır, Eminim, huzura ve sessizliğe kavuşmak için tedirgin bir şekilde, oradan çabucak uzaklaşmaya çalışıyorlardır. Belki de aralarından bazılarının yaşam yolculuğu, yaşanan panik sırasında fark edemedikleri o hain ağların içerisinde, hazin bir şekilde son buluyordur.

Evin denize bakan bu ön tarafı, sabahları güneşi alıyor. Eğer soğuk bir rüzgâr esmiyorsa, genellikle kahvaltıyı şarap fabrikasına ve bahçeye bakan arka tarafta yapıyoruz. Evdekilerin uyanmasına yakın, çayı sessizce ateşin üzerine koyup, simitçilerin yolunu gözlemeye başlıyorum. Müşterilerini iyi tanıyan simitçiler, bizim evin önünden geçmeden başka bir yerlere gitmezler. Benim onlardan her sabah simit alacağımı, gayet iyi bilirler.

Deniz kenarının rutubetinden midir, yoksa onların hızlı pişirilmelerinden mi bilmiyorum ama simitler gerçekten de çok fazla dayanmıyorlar.  Açıkta veya naylon torbanın içerisinde biraz bekleyince, kısa sürede kayış gibi oluyorlar. Bu nedenle simitleri alınca, hemen tüketmek gerekiyor, yani onları kahvaltıya yakın saatte almak en iyisi. Ancak simitçilerin bizim oradan geçiş saatiyle, bizim kahvaltı ediş saatimiz arasında en az bir yarım saat oluyor.

Karım, kahvaltıda çayla birlikte yanık simit yemeyi çok seviyor, bu onun sabahları en büyük zevki. Kopardığı simit parçasını, önce güzel bir törenle iki yana doğru açıyor. İçine de beyaz peynir koymayı unutmuyor.

Anneanneyle dede, yılların alışkanlığıyla sabah kahvaltılarında domates ve salatalık ile beraber komşuların bahçelerinden kopardığı küçük yeşilbiberleri yemeye de bayılıyorlar. Bu sabah ritüelinde önce domatesler yıkanıp, oval bir derin tabağa küçük parçalar halinde doğranıyor. Salatalıklar soyulup ince bir şekilde doğranıyor ve domateslere ekleniyor. Üzerlerine de buraların kokulu kekiklerinden dökülüyor, içine bolca siyah zeytin ve en üste de sızma zeytinyağı gezdiriliyor. Dede resmen bir siyah zeytin canavarı, bu nedenle zeytinleri koyarken elimizi korkak alıştırmamaya çalışıyoruz. Sonunda da her şey güzelce karıştırılıyor. Fidelerden kırılan körpe biberler ise yıkanıp öylece sofraya getiriliyor.

Hazırlanan bu tabak, karımla bana yemeklerdeki çoban salataları hatırlatıyor. Sabahları bunu simitle beraber yemeğe de bir türlü alışamadık. Bana göre hiç de yakışmıyor ama onlar bu karışımı çok seviyorlar ve sofraya konulan iki domatesin bir türlü bitmemesini de çok yadırgıyorlar.
“Hadi artık bitsin şunlar, alın birer kaşık.”

Anneannenin böyle söyleyince, karıma doğru dönüp neşeli bir şekilde sordum.
“Kalan domatesleri de biz onurlandıralım mı?”

O cevap vermedi ama dede, ağzındakini zeytin çekirdeğini ağır hareketlerle tabağına çıkarıp hiç vakit geçirmeden söze karıştı. Başını bile kaldırmadan, iki dudağının arasından, zor duyulur bir şekilde söylendi.
“Espri spesiyal!”
Kendince, ne kadar anlamsız bir söz ettiğimi inceden vurguluyor. Kahvaltıda domates yemeyi sevmeyen küçük damadın sözleri, ona belli ki çok saçma geliyor.

İçeriden biten çayları tazeleyip tepsiyle getirirken, serin bir hava yüzüme çarptı. Gerçekten de Şarköy’ün değişik bir havası vardır, insan burada kendisini dinç hisseder. Sahildeki şarap fabrikasına giderken, oradaki küçük köprüyü geçtiğinizde, bilmediğiniz ve göremediğiniz yedi çeşit rüzgârın estiği söylenir.

Tansiyon hastası olanların yüksek tansiyonları, burada fark edilmeden aşağıya iniverir. Senelerdir bunu deneyerek öğrenenler, Şarköy’e geldiklerinde, kullandıkları tansiyon ilaçlarının miktarını hemen yarı yarıya azaltırlar. Deniz kenarında yoğun rutubet olmasına rağmen, eğer romatizma hastalığınız yoksa sabahları burada vücut ağrılarıyla uyanmazsınız.

#
Şarköy’de sabah erken saatlerde deniz sanki çarşaf gibi sakindir, üzerinde fazla kıpırtı yoktur. Sonra durup dururken ufukta birden büyük bir dalga belirir, nedensiz köpürerek alır başını sahile doğru gelir. Oysa o arada ne geçen bir gemi olmuştur ne de esen bir rüzgâr hissedilmiştir. Şaşırır kalırsınız, sahile gürültüyle vuran dalgayı seyrederken olanlara bir anlam veremezsiniz. Acaba derinlerde yine bilmediğimiz bir deprem mi oldu diye kendinizce merak edersiniz.

Bazen durgun bir havada gün bir kaç saat ilerledi mi, apansız bir rüzgâr çıkar. Durgun olan denizde o zaman başlar dalgalar küçükten. Bazen de şiddeti artar rüzgârın, büyür dalgalar sahile köpüklerle birlikte ulaşır. Çakıllarla ve kumlar böylece hareket kazanır. Koyu deniz önce açık yeşil mavi olur, sonra sığlık alanda kumlar havaya kalkar. O koyu mavi denizin rengi, sevimsiz kirli çamur gibi bir sarıya döner.

Deniz kenarında dolaşırken, dalgaların açıklardan ve derinlerden getirip sahile taşıdıkları şeyleri düşünürüm. Bu hayatta hiçbir zaman nelerle karşılaşabileceğinizi bilemezsiniz. Kumsalda çoğunlukla yosunlar, çöpler ve sazlar ile karşılaşsanız da hiç bilmediğiniz sürprizler belki de çakılların kumların arasında,  yosunların ve boş deniz kabukları ile kurumuş yıldızların altındadır.

Hatırlarım da İstanbul’da eskiden Lodosçu denilen insanlar vardı. Bunlar lodos fırtınaları sonrası sahilde dikkatli bir şekilde dolaşır ve denizin getirdiği her şeyi karıştırırlardı. Herhalde onların da bir bildikleri olmalıydı. İstanbul’da şimdilerde o güzelim kumsalların yerini, kayalarla inşaat atıkları ve molozlarla doldurulmuş sahil aldığı için bu meslekte sekteye uğramış olmalı.

Picture 027

Sahilde Tarçınla beraber yürürken, onunla kumların üzerinde oynarken ister istemez her şeyi süzüyorum. Olmayacağını iyi bilsem de yıllar önce karımın parmağına takarken denize düşürdüğü alyansın, birden bire karşıma çıkacağını hayal ediyorum. Bakışlarım nedense hep sürprizlerle karşılaşmayı bekliyor, bu nedenle hiç bıkmadan merakla etrafıma bakıyorum.

Bazen ayağımın ucuyla büyük bir çakıl parçasını itiyor ve altına göz atıyorum. Orada beni bekleyen bir şeylerin olmadığını iyi biliyorum ama hislerimin altıncısına yine de hiç mi hiç söz geçiremiyorum. Anlamsız olsa da o hep bir umut taşıyor derinlerde

Bugün yine denizin üzerini ve sahili denizanaları kaplamış. Yüzen bu peltelerin altı mor olanları da gözüme çarpıyor, zehirli oldukları söyleniyor. Nedense üzülüyorum, grup halinde vurdukları zaman sahile. Bir yandan gözümle Tarçını takip ederken çakıllara bakarak dalgın bir şekilde sahilde yürüyorum. Onu boş bırakmaya gelmiyor, ben koşup yetişinceye kadar kaşla göz arasında bir şeyleri hemen bulup yutuyor. Sonrada olmadık bir zamanda, çoğunlukla evin içindeki kilimin üzerine hazmedemediklerini kusuveriyor.

Lastik ayakkabılarımın içine her zamanki gibi yine kumlar doluyor, durup çıkarıyorum onları ayağımdan. Tek ayağım parmak ucunda, denize sokuyorum pabucumu. İçinden kumlar akıyor suyla. Pabucumu giymeden, yere bastığım ayağımı da suya sokuyorum usulca. O arada gözlerim etrafta midye kabukları arıyor ama nerede?

Arada bulasın!

Marmara denizinden canlıların kökünü çoktan kazımışlar. Şimdi ortada ne o eski kayabalıkları, ne midyeler ne de minareler var.

Sahilin yüz metre açığında geniş ve uzun bir sığlık oluşmuş. Aradaki elli metre derinlik aşılınca, deniz yine dize geliyor. Dalgaların tuhaf oyunları böyle bir şey işte! Denize girdiğimizde o sığlığa kadar muhakkak gider ve uzun kumlukta yürüyüş yaparız. O kadar mesafe de bile o kadar az canlıya rastlarız ki, insanın ister istemez canı acıyor. Bu canlıların kökünü kazımak hangi vicdansızların eseri?

Bir an dalıp unuttuğum Tarçın’ı arıyor gözlerim, yanımdan hemen uzaklaşmış o arada. Başka köpeklerin kokularının peşinde, yine komşunun köşesine imzasını atacak galiba. Etrafı kirletip kokutmasın diye, Tarçın diye bağırıyorum. Kuvvetli çıkan sesimi duyunca, anlıyor beni ve hemen koşarak uzaklaşıyor oradan.

O arada gözüme yosunlu, üzerinde küçük kabuklular olan, kirli bir sigara tabakası ilişti. Deniz ne kadar çok oksitlendirmiş gümüş tabakayı, karartmış iyice. ‘Biri epey zaman önce düşürmüş,’ diye düşündüm bir an.  Çok da pis görünüyor.  ‘Bırak şunu, elleme!’ diye geçirdim içimden ama görmemezliğe de gelemiyorum, elime almakta da tereddütlüyüm.  Keşke cebimde lastik eldiven olsaydı, ne iyi olurdu.

Yine de merakımı yenemeyip, çekinerek elimi uzatıp tabakayı yerden aldım. Çevirdim avucumda, kapağını açmak için kenarından bastırdım. Sıkışmış, ama yine de açıldı. Usulca kapakları birbirinden ayırdım. Burnum bir anda çürümüş yosun kokusu doldu. Tabakanın içine doğal olarak su dolmuş, içindeki tütün kırıntıları şişmiş. Denizde uzunca süre kaldığı belli, artık neredeyse adi bir teneke parçası niteliğinde. ‘Gümüş mü acaba?’ diye bir an aklımdan geçirdim. Olsa bile, temizlemesi öyle pek de kolay olmaz.

Tabakaya dalıp, bizim Tarçın’ı unuttuğumu fark ettim. Edepsiz kaşla göz arasında hemen başını alıp gidiyor, burnunun aldığı kokuları rehber edinip benden uzaklaşıyor. Telaşla etrafımı arandım, onu bizim evin balkonunda olduğunu görünce sevindim.

Tabakayı bulduğum yere atıp eve dönmek üzereyken, kendimce bu tabaka için içimden bir hikâye yazmaya başladım. Şimdi bu tabakayı açtığımda içinden cin gibi bir şey çıksa, sonra da bana dileklerimi sorsa, ne kadar komik olurdu. Herhalde çok şaşırırdım!

Bu saçma sapan hayalleri aklımdan silerken, tabakayı taş kaydırır gibi denizin üzerine doğru kuvvetle savurdum. Suyun üzerinde iki defa sekip, üçüncüsünde suya gömüldü.

Gece uykumda bu kirli sigara tabakası rüyama girdi. Nasıl oluyorsa tabaka yine elimde duruyor, ona ne yapacağımı düşünürken bir ses duyar gibi oluyorum.
“Gün ışığını ne kadar çok özlemişim!” sözleri kulaklarımda yankı yapıyor.

Sesin arkadan geldiğini düşünerek, şaşkınlıkla geriye dönüp bakıyorum. ‘Herhalde biri beni görmüş olmalı,’ diye düşünerek etrafıma kaçamak bir şekilde göz attığımda ortalıkta kimseleri de göremiyorum.

Daha şaşkınlığım silinmeden, biraz önce duyduğum sesi tekrar duyuyorum,
“Aranacağına tabakanın iç yüzüne bakar mısın?”
Büyük bir merakla, biraz da çekinerek tabakayı çevirip bakıyorum. O eski tabakanın iki kapağından birinin içi sanki bir ekran gibi aydınlanmış. Ekranın içinde bir adam görünüyor, ihtiyar gibi biri, saçları ve sakalları uzamış. Ben diyeyim berduş, siz deyin evsiz yurtsuz. Saçları beyaz ama kir tutmuş gibi iyice kararmış. Uzun beyaz sakalları da, belli ki tütünün etkisiyle iyice sararmış. Adam hani o tarih kitaplarında okuduğumuz,  fıçının içinde yaşayan bir Diyojen vardı ya, işte onun benzeri biri.

Ağzım açık, hayretler içinde gördüklerime bakıyorum, söylenecek her söz bitmiş gibi. Bir yandan da bu duruma kendimce bir yorum yapmaya çalışıyorum. ‘Herhalde bu yeni nesil bir bilgisayar, ama helal olsun! Yapanlara inanılmaz bir teknoloji yaratmışlar, gram sudan etkilenmemiş.’

O arada ekrandaki kişi birden konuşmaya başlıyor,
“Korkma, bu yaşadıkların herkesin karşılaşabileceği sıradan bir durum değil,” deyince donup kalıyorum.

O ise sözlerini sürdürüyor.

“Sen farkında olmadan sihirli bir kilidi açtın, kendine böylece büyük bir şans yarattın.“

Bu sözlerden sonra olanların farkına varıyorum ama mantığım bir kaç dakikadır yaşadığım olayları bir türlü anlamlandıramıyor. Her şey fantastik bir masal gibi ve bunun başka bir açıklaması da yok.
Beynim şaşkınlığını atar atmaz, hızlı bir şekilde olanları sorgulamaya başlıyor.
Yaşadığım bu olay gerçek mi?
Tabakanın ekran kapağında gördüğüm bu şahıs neyin nesi?
Bu yoksa bir kamera şakası mı?

Hem korkarak hem de merakla, ekranda gördüğüm berduşa soruyorum,
“Herhalde makul bir hikâyeniz vardır değil mi?“
“Tabii var ama uzun ve anlatmam gereksiz,“ diye söze başlıyor. “Bana doğru kullanmam için bir güç verildi ve bu gücü kilidi açan kişi için kullanacağım, bu kişi de sensin.“ Aslında konu çok basit, bu bir şişeden çıkan fantastik cin hikâyesi!

Sadece günümüze uyarlanmışı, yani her şey çok aptalca!
Gündüz kafamda yazdığım hikâyenin, sanki rüyamda esiri olmuş gibiyim.

Rüyamda bile büyük bir ikilem içindeyim. Bir yandan yaşadıklarım ve gördüklerim, diğer yandan da her şeyi ince bir süzgeçten geçiren mantığım. Şüphe ile etrafta bulunan evlerde bilgisayar ile uğraşan birilerini arıyorum, belki de uzaktan kumandayla benimle dalga geçiyorlar.
“Anlaşılan söylediklerim seni pek mutlu etmedi,” sözleriyle silkeleniyorum.
Demek ki bir şeyler olabilecek. O an içimi inanılmaz bir heyecan sarıyor.

Kendimi bildim bileli piyango bilet alırım, loto oynarım, okul çekilişlerine katılırım ama şans benim yanımdan bir kere bile geçmemiştir. İddia ettiğim bir şey vardır, doğarken yukarıda bir yerlerde veya annemin karnında görünmeyen bir yerime, çok yetkili olan büyükler damgayı vurmuşlardır. Bu kişiye havadan, bedavadan bir şey yok!

Şimdi ise şansımın değiştiğini düşünerek, bir zafer kazanmış gibi hem çok gururluyum hem de mutluyum. Yıllardır yazıp çizdiğim, görülüp de gülünmesin diye kıyıya köşeye sakladığım kâğıtlarda ki hayallerime kavuşacağım. Sevinç içindeyim içim içime sığmıyor. Çekinerek sordum
“Gücünüzü benim için nasıl kullanabileceksiniz?“
Ciddi bir ifadeyle cevap verdi.
“Sen bana üç dileğini söyleyeceksin, bu dileklerinin her biri senin hayatında yer almasını istemediğin şeyler olacak. Ben de senin hayatından bu üç şeyi çekip çıkaracağım.“

Eski cin hikâyelerinde söylenen sözlerle karşılaşmayınca, gerçekten de çok şaşırıyorum. Sanki başımdan aşağıya bir anda kaynar sular iniyor. Söylenenleri yanlış anlamış olabileceğimi düşünerek, tekrar sormadan duramıyorum.
“Yanlış anlamadıysam, olmasını istemediğim dileklerim dediniz değil mi? “
“Kesinlikle öyle, çok doğru anlamışsın,“ diyerek sözlerimi onaylıyor.
Çok ince bir zekâ yatıyor bu konuşmalarda, bu adam resmen beni kendince ölçüp biçiyor.

O arada bir gürültü duyduğumu zannederek telaşla uyanıverdim. Tarçın’ın epilepsi krizleri bizi böyle yaptı, sürekli olarak tetikteyiz. Neyse baktım yatağın yanında, dört ayağı havada horlayarak uyuyor.

Uyanmışken üşenmeden kalkıp tuvalete gittim ve sonra tekrar yattım. Uyumaya çalışırken aklım biraz önce gördüğüm rüyada.  Rüya yorumları kitabım yanımda olsaydı, gördüklerimin ne anlama geldiğine de üşenmeden bakardım.                                                                                                    #

Kocamın yazdığı defterdeki hikâye, burada bitiyordu. Rüyasının sonunu bir türlü getirememiş. Hikâyede devrik cümleler vardı, onları da okurken düzelttim.
“Hepsi bu kadar mı?“ diye sordum
“Hayır, tıkandım. Daha sonra kaldığım yerden devam edeceğim,” diyerek cevap verdi.

O arada yanımıza anneannem geldi, hikâyeyi ona da okudum. Pek beğenmiş gibi görünmedi ama kibarlık ederek yine de kötü demeyip fikrini belirtti.

“Sen bunları değil de istersen benim hatıralarımı yaz. Ben doğma büyüme Göztepe çocuğuyum,” deyip ekledi. “Çocukluğumda Gözcübaba’ya tayyaresiyle şey inerdi, ay neydi ismi?”

Her zaman ki gibi cevapladım,

“Vecihi, değil miydi?”

O evet der gibi başını sallarken, kocam ona bir cevap vermeden defterini toparlayıp içeriye girdi. Bunun anlamı çok açık, pek mutlu değil.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s