Tarçın

Hikayelerimde hep köpeğim Tarçın’dan bahsederim ama onunla ilgili yazdığım ilk hikayeyi WordPress’de doğrudan yayınlamadım. Konunun çevresinde hep dolaştım, linkler verdim, çıkan haberleri paylaştım ama bu hikayeyi hep geriye ittim. Onu okumak, o günleri ve Tarçın’ı tekrar hatırlamak beni fazlasıyla üzüyordu. Aslında 2008 yılında yazdığım bu ilk fantastik hikâye, beni yazma konusunda motive eden en önemli çalışmamdır. Bu çalışma ile şimdi karşınızdayım.

084

Karımın cep telefonunu ofisine bıraktıktan sonra oradan oyalanmadan çıkıp hemen yakındaki metro istasyonuna doğru yürüdüm, yürüyen merdivenle aşağıya indim. Peronda gelmesine bir dakika kalan trenin soğuk rüzgârı üzerimden kayıp giderken, gözlerim etrafımda bulunan hiçbir şeyin farkında bile değil, aklım tamamen belirli bir yere odaklanmış durumda.

Bana sanki bir asırmış gibi uzun gelen ama aslında dört buçuk yıldır yaşanılan bu kâbus hiç bitecekmiş gibi görünmüyor. Yani bu berbat şey resmen canımıza okudu, üstelik elimizden gelen bir şey de yok. Karımla birlikte bu çaresizliğin içinde ne yapacağımızı da bilemiyoruz, endişe içinde yaşanan günler korkarım hep böyle devam edecek gibi.

Tükenmişlik hissi kendisine bir süredir içimde geniş bir yer edindi, ağır demir kapılar üzerimize kapanmış da sanki herhangi bir çıkış yolu yokmuş gibi. Yüreğim her saniye daralırken, bir yandan da başımıza gelen bu şey için kızgınım, sanki başka hiç derdimiz yokmuş gibi bir de bununla uğraşıyoruz. Kapana kısılmış kızgın hayvan misali her yere öfkeyle saldırıyorum ama engeller aşamayacağım kadar yüksek ve bana kesinlikle geçit vermiyorlar.

Zihnen ve bedenen yorulduğumuzun farkındayız, aynı şeyleri defalarca üst üste yaşıyoruz, içimizin çok acıdığını iyi biliyoruz. Her şey bir gün başladığı gibi sona erecek diye bir şey yok, pazarlık ölene kadar ama onu asla kendi ellerimizle ölüme gönderemeyiz. Bu dünyalar kadar ağır yükü hiçbir şekilde üzerimizde taşıyamayız, duyacağımız pişmanlık ve vicdan azabı bizi ölene kadar rahat bırakmaz.

İşittiğim anonsla birlikte derinlere daldığım yerden silkinip hareketlendim, önümde açılan kapıdan vagona girdim. Karşıdaki sırada boş olan yere yayılmadan usturupluca oturdum, en çok kızdığım şey adamların bacaklarını açarak herkesi rahatsız edecek şekilde oturması. Gören duyanda sanki bacaklarının arasında kocaman topları var sanacak ama yok öyle bir şey. Erkeklik onlarca başka bir olay, efendi gibi oturan benim gibiler ise onların gözünde toplarını evde bırakmış zavallılarız belki de.

Yapılan anonsla birlikte ineceğim istasyona geldiğimi anladım, toparlanıp kapının önüne yürüdüm.

Trenden inince otomatik olarak telaşla yürüyen merdivene doğru ilerledim. Beş on dakika sonra karma karışık duygularla apartman kapısından içeriye girmiştim. Evin kapısını açınca neyle karşılaşacağımı hiç ama hiç kestiremiyorum. İçimden hissettiğim tek şeyin endişe olduğunun ciddi olarak farkındayım.

Bizim katta duran asansörden çıktığımda, evin kapısında önce durup sessizce içeriyi dinledim. Kulak kabartıp endişeyle içeriden bir ses duymayı bekledim ama nafile. Düşünceli bir şekilde anahtarları çevirip kapıyı açtım ve içeriye girdim. Evin içinde sanki kötü bir şeyler olmuş gibi, her yer kötü bir şekilde idrar kokuyor. Bastığım yere dikkat edip üzerimdekileri aceleyle çıkardım ve portmantoda ilk bulduğum yere astım, ayağıma da hemen plastik terliklerimi giydim.

O arada etrafı göz ucuyla incelemeye çalıştım. Küçük oda, hol, koridor, mutfak her yer güzelce dolaşılmış. Yerlerde idrar damlalarının yanı sıra kan damlaları da dikkatimi çekti, belli ki geçirdiği epilepsi krizi sırasında Tarçın bir yerlere de çarpmış.

Evden çıkarken her ihtimale karşı kapısı olmayan salonun girişine iskemleler koyarak orasını dikkatle kapatmıştım ama onların açıldığını görünce çok şaşırdım. Şimdiye kadar böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım, Tarçın sınırlarını iyi bilen munis bir hayvandı. ‘Nasıl olur, nasıl bu iskemleleri açar da salona girer?’ diye içimden düşünürken bir yandan da parke üzerindeki idrar ve kan damlalarına bakıyorum. Bütün bunları temizlemem öyle pek kolay olmayacak gibi görünüyor.

Onu bir an önce bulup yıkamam gerek, o öyle ortalıkta dolaşırken etrafı temizleyemem. Sakin bir şekilde umutla seslendim,

“Tarçın, neredesin oğlum?”

O hiç böyle yapmazdı, ben eve geldiğimde daha anahtarları çevirirken sesi duyar, anında kapının önünde biter, sevinçle beni beklerdi. Şimdi ise nedense ortalarda pek görünmüyor, ister istemez telaşlandım, bir korku yüreğime bütün ağırlığıyla çöküverdi.

Salona girmek yerine hiç tereddüt etmeden doğruca yatak odasına gidip onun köşedeki kendi yatağına baktım. Orada öylesine hareketsiz bir şekilde yatıyor, ona tekrar yumuşak bir sesle seslendim.

“Oğlum, ben geldim.”

Herhangi bir hareket görmeyince endişeli bir şekilde elimi ona doğru uzattım. Dokunduğumda hissettiğim şeyle birlikte korkuyla geri çekildim, orada sadece tüylü bir deri parçası var. Biri sanki Tarçın’ın derisini kurbanlık koyun gibi yüzüp postunu çıkarmış ama onun içi yani bedeni ortada yok. Etrafta duvarlara ve bizim yatak nevresimlerimize bulaşmış kanlar var.

Yaşadığım o şokla birlikte yüzüm de değişti, kendimi tutamadım, yaşlar gözlerimden aşağıya sicim gibi akıyor. Benim güzel yavrum nerede?

Böyle ne yaptılar ona?

Etrafa bulaşmış olan idrar ve kan damlalarına aldırmadan, evde gözlerimden yaşlar boşanırken çılgın gibi Tarçın’ı aramaya başladım. Ne banyo da, ne mutfak ne de ön odada var, onu hep yattığı yerlerde bir türlü bulamıyorum. Geriye bir tek salon kaldı, o hızla açılmış iskemlelerin arasından geçip salona daldım ama orası da bomboş. Son olarak perdenin arasından kapısı aralık olan balkona baktım.

Orada çıplak bir vaziyette, arkası dönük duran orta boylu genç bir adam var. İlgiyle bir yandan ellerine ve vücuduna incelerken, bir yandan da etrafına ve dışarıya bakıyor.

Yaşadığım korku, endişe ve hiddetle kapıyı açıp ona bağırdım.

“Hey, sen de kimsin?”

Sesimi duyunca gördüğüm adam irkilerek bana doğru döndü. Orta boylu, zayıf, beyaz tenli, kızıl kahverengi uzun saçları olan biri. Kahverengi gözleri var, kızıl kaşlar ve uzun aynı renk kirpikler, ince uzun düzgün bir burun yüzü tamamlıyor. Ağzında alt dişlerinden birinin ucunun kırıklığını fark ettim.

Hızımı alamayıp, avazım çıktığı kadar bağırdım

“Oğlum, sen nasıl girdin eve? Bu ne hal böyle?”

Korku dolu şaşkın yüzü beni görünce birden aydınlandı ve gülümsemeye başladı.

Onun bu davranışı beni daha da çileden çıkardı.

“Konuşsana be oğlum, şimdi polisi arayacağım.”

Aklımda bin bir tane soru var ama karşımdaki kişinin bu çocuksu hali beni altüst etti. İki adımda onun yanına gelip yakından görmek istedim, ortada öylesine kötü bir koku var ki inanılacak gibi değil!

Balkonun camlarında perde ve tüller var ama yakınlardan içerisi de kolayca görünüyor. Komşular tarafından yanlış anlaşılmamak ve onlara rezil olmamak için adama kızdım.

“Çekil o camın önünden, hemen içeriye gel.”

Bu sözlerden sonra beklemeden geriye dönüp salona girdim. Benim arkamdan o da beni takip ederek içeriye girdi.

“Konuşsana be oğlum kimsin sen?” diye sorumu yineledim.

O hiç konuşmadan sadece sakin bir şekilde yüzüme bakıyor.

O esnada gözüm onun ince boynuna ilişti. Boynunu sıkı sıkıya saran, tasma gibi bir deri kolye var. Onun ucunda da üzerinde yazı olan, kemik benzeri bir sarı pirinç parça!

Çok iyi tanıdığım o metal parçaya doğru elimi çekinerek uzattım, üzerinde bulunan yazıyı endişeyle okudum. Tarçın, yazıyor, arka yüzünde de karımın cep telefonu numarası var.

Yaşadığım şaşkınlıkla öylece donup kaldım. Sözler ağzımdan sanki ipe dizilmiş gibi korkarak döküldü.

“Tarçın, sen misin oğlum?“

Sözlerimden cesaret bulup yanıma yaklaştı, başını öne eğip öylece durdu. Elimi başına dokunmak için uzattım, saçları kadife gibi yumuşacık. Sevinçle başını kolumun altına sokmaya çalıştı, içinin heyecanla titrediğini hissediyorum. Değişik sesler çıkarıyor ama konuşamıyor, daha önce de hep böyle yapardı.

Gözlerim dolu, hıçkırıklar ardı ardına kendiliğinden geliyor, dudaklarımın heyecanla birlikte titrediğini hissediyorum. Burnumu çekiyorum, gözlerimden damlalar yanaklarıma doğru çoktan kaymaya başladı. Ortada yaşanan şey, tarifsiz bir duygu yoğunluğu! Karşımda bulunan kişi kesinlikle Tarçın, başka birisi değil ama bu nasıl oluyor?

Yaşadıklarımı ve gördüklerimi deminden beri düşünüp, içimde sorguluyorum ama işin içinden bir türlü çıkamıyorum. Kozanın içinde gelişimini tamamlayan tırtıl, şimdi sanki renkli kanatları olan özel bir kelebeğe dönüşmüş ama gördüklerim bu kadar basit bir şey değil herhalde. Bir köpeğin insana dönüştüğünü fantastik Hollywood filmlerinde kahkahalarla seyretmiştim ama olayın kahramanı olarak içinde yaşamak ayrı bir şey. Gördüklerimi, yaşadıklarımı kendimce anlamlandırmak istiyorum ama olmuyor. Zihnimin sınırlarını her şey ölümüne zorluyor.

Önce zihnimi bulandıran davranış karmaşamı netleştirmem gerek, bu genç çocuğu köpeğim Tarçın olarak mı kabul edeceğim yoksa…

Hadi onun Tarçın olduğunu varsayayım, o zaman ona nasıl davranacağım?

Köpeğim Tarçın gibi mi yoksa yeni karşılaştığım bir yabancı adam olarak mı?

Of yani resmen içim karardı ama hızlı bir şekilde çıkış yolu bulmalıyım.

İçimde yaşadığım fırtınaları bir parça erteleyip bu zamana geri dönmek zorundayım. Sorularıma cevap bulmak elbette önemli ama önce önümde çırılçıplak duran genç bir adama ve bok götüren bir eve çözüm bulmam gerek. Saniyeler içinde düşünüp hemen bir karara vardım, önce burnumun dibinde çıplak duran şu genç adamı bir hal yola sokmam gerek. Ev zaten yeterince boka bulanmış, yani biraz daha beklese ne olur?

Kolundan usulca yavaşça tutup ona derdimi anlatmaya çalıştım.

“Tarçın, hadi gel oğlum. Önce seni güzelce temizleyelim.“

Söylediklerimi anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama bana karşı koymadı. Onu kolundan çekerek kapıda eğri büğrü duran iskemlelerin arasından geçirdim ve koridordan doğruca banyoya götürdüm.

İlk evlendiğimizde bu koridor bizim kendimizce sinema girişimizdi, bunu da Jale Anne akıl etmişti. Önce renkli eski aktüel mecmualardan üç parmak genişliğinde kâğıtlar kesip onları kalem etrafında yuvarlayıp yapıştırdık. Kalınca bir çıtaya ölçülü aralıklarla çaktığımız çivilere ipler bağladık, kesip yapıştırdığımız kâğıtları da aralara boncuklar koyarak bu iplere geçirdik. Yani koridorun girişine kasapların sinek girmesin diye kapılarına astıkları bu sinekliğin değişik bir şeklini yapmıştık. Bu kâğıtlı boncuklu şey içeriyi girişten de ayırıyordu.

Taşınmadan önce kiremit rengine boyattığımız koridorun iki duvarına beğendiğimiz eski meşhur filmlerin afişlerini çerçeveletip astık, tavana da iki yana doğru bakan spotlar yerleştirdik. Spotlar yakılınca kâğıtlı boncuklu girişten koridora adım atan kişiler sanki bir sinemanın içindeymiş gibi bir hisse kapılırdı. İnsan evlenirken ne kadar ilginç detaylarla uğraşıyor, yaşayacağı evin içinde değişik konseptler yaratmak için ne kadar çok çabalıyor.

İlerleyen zamanda doğal olarak bu kadar ince detayların temizliği ve korunması ile ilgilenmek zorlaşıyor. Bu film afişleri koridoru dört yıl sonra ev baştan aşağıya tamir, alçı sıva ve boya yapılırken toparlanıp kaldırıldı. İşler bittiğinde ise onları tekrar düzenleyip yerleştirmekten vazgeçmiştik. Belli ki bu sinema konsepti artık hayatımızdaki yerini ve ömrünü doldurmuştu.

Kapısı çıkarılan koridorun duvarlarına film afişlerinin yerine karımın dedesinin yaptığı yağlı boya tablolar asıldı. Sinema havasından resim galerisine dönüş yapılmıştı. Kâğıtlı boncuklu güzellikle de artık vedalaşmıştık.

Tarçını küçük banyoya soktum ama bana itaat etmesi oldukça ilginç. Belki de değişime uğradığının o da pek farkında değil ama bu olasılık da bana göre mantık dışı, çünkü onu balkonda kendi vücudunu incelerken bulmuştum. Yani bir insanın aklı bu kadar çok mu karışır?

Normal sayılabilecek olaylar olsa canım kurban ama nasıl bir şeyin içine düştüm hiç anlamıyorum. Burada film çevirmiyoruz ki, sadece gerçekler içinde bocalıyorum. Hafızamda bu durumla ilgili önceden yapılmış bir kayıt yok, açıkçası çuvallamış durumdayım ama bunu da karşımdaki ilginç canlıya şimdi gösteremem. Of ki ne of, başımı alıp uzaklara kaçmak bu olaylar hiç yaşanmamış gibi düşünüp öyle hareket etmek istiyorum ama olmuyor işte olamıyor.

Kendimle hesaplaşmayı şimdilik bir kenara bırakıp duşa kabindeki bataryaya uzandım, Allahtan evdeki kombi hep açık, sıcak suyumuz sürekli olarak mevcut. Suyu açtım ve ısınıp istediğim dereceye gelmesi için birkaç dakika bekledim. O arada Tarçının önce boynunda takılı bulunan tasmayı çıkardım ve lavaboda bir kenara koydum. Onu sonra da kolundan tutup duşa kabinin içine soktum, o arada eski havlularını da sıçrayacak sulara karşı alıp yere serdim.

Elimdeki duş başlığını onun üzerine doğru tuttum. Üzerindeki kan ve idrarlar tamamen akıp gidince, elime biraz bebek şampuanı alıp onun saçına sürdüm. Onu fazla sarsmamaya gayret ederek ellerimle iyice köpürttüm, şampuan belki etkiler diye diğer elimle onun gözünü kapattım. Yüzünü de güzelce yıkadım ardından saçlarını ve yüzünü suyla iyice duruladım. İyice temiz olması için elime tekrar şampuan aldım, saçında köpürttüm ve başını yeniden yıkadım.

O sesini bile çıkartmadan öylece ayakta durmuş yaşananları izliyor, anlaşılan o ki vücudunu da ben yıkayacağım. Hiç düşünmeden süngeri ıslattım, üzerine vücut şampuanı koyup köpürttüm. Onun kollarından başlayarak tüm vücudunu sabunladım, ardından da suyla iyice sabunlarını temizledim.

Artık onun yere serdiğim eski havlularını kullanamam, bir çözüm buluncaya kadar dolaptan uzanıp kendi vücut havlularımdan birini aldım. Nasıl olsa karım eve gelince, doğrusu neyse ona kendince ayarlar. Başını ve saçlarını onu fazla sarsmadan kuruladıktan sonra havluyla vücudunu iyice sardım. Onu yine eskisi gibi kuruladım ama bu sefer hep yaptığı bir şeyi yapmadı, tüyleri olmadığı için kesinlikle silkelenmeye çalışmadı.

Uzun saçlarını ne ile tarayabileceğimi düşünürken, kenarda duran karımın mavi renkli tel fırçasını gördüm. Hiç düşünmeden elime alıp onu kullandım. O kendisine sonra yeni bir şey alır. Taradığım saçları arkada kuyruk yapıp bulduğum bir lastikle atkuyruğu yapıp tutturdum. Nasıl tepki göstereceğini kestiremediğim için yüzünde seyrek çıkmış olan sakalları kesme işini sonraya bırakmanın doğru olacağını düşündüm.

Onu ortalıkta çıplak dolaştıracak halim yok herhalde, ona dolaptan giyecek bir şeyler ayarlamam lazım. Kurulama işim bitince kolundan tutup onu küçük odaya götürdüm. Benim bütün giysilerim en büyük beden, gördüğüm kadarıyla onun bedeni de en fazla medium. Ona gidip yeni bir şeyler satın alıncaya kadar, bu büyük şeylerle şimdilik idare edecek. Ne yapalım başka bir çare de yok.

Dolabımda ki çekmecenin arkasında, giyemediğim eski küçük iç çamaşırlarımdan buldum. Zayıf olduğum gençliğimde giyip şimdi giyemediğim daha küçük beden wrangler kot pantolonumu da çıkardım, bir de ilerde zayıflarsam giyerim diye düşünüp atmaya kıyamadığım sevdiğim tişortlarımdan birini uydurdum.

Çamaşırı elime aldım, onun tek ayağını kaldırıp bir paçasını ayağından geçirdim sonra da diğerini ve beline doğru çekip giydirdim. Yaptıklarımı sessizce izleyip, tepkisiz bir şekilde yüzüme bakıyor.

“Oğlum bunları giyeceksin, ortalıkta böyle çıplak bir şekilde dolaşamazsın,“ diye kendimce bir açıklama yapmaya çalıştım ama nafile. Sarf ettiğim cümlelerin ne kadarı onun için bir anlam ifade ediyor hiç bilmiyorum.

Önce kafasını sonra sırasıyla kollarını geçirerek tişortu da giydirdim. En sonunda kot pantolonu ayaklarından geçirip, belinde fermuarını çekip ilikledim. İçine hiç giremediğim eski dar pantolonun beli, ona yine de çok geniş geldi. Pantolon üzerinden düştü düşecek, kayışımı çıkarıp onun beline geçirdim ve usulca sıktım. İki adım geri çekilip ortaya çıkanlara baktım. İnanılmaz bir şey bu!

Şimdi yapılması gereken çok önemli bir iş daha var, Tarçının ağzı leş gibi kokuyor ve dişlerin zaman geçirmeden temizlenmesi gerekiyor. Onu kolundan tutup tekrar banyoya götürdüm, kullanılmamış diş fırçalarından birini elime aldım. Önce ne yapmasını istediğimi kendimde fırçayla gösterdim, sonra üzerine bir parça diş macunu koyarak fırçayı eline verdim. Elini tutarak ağzına götürdüm ve biraz önce gösterdiklerimi yapmasını istedim.

Konuşmalarımı anlamadığı için öylece karşısındaki aynaya bakıp bekliyor, ne yapacağını bilemiyor. Bunun üzerine elini üzerinden tutarak, fırçayı dişlerinin üzerinde hareket ettirmeye başladım. Ne yapmaya çalıştığımı anlayıp başını çekmeye çalıştı ama elini sıkıca tutarak tekrar dişlerini fırçalamaya başladım, o da inadı bıraktı. Dişlerinin yeterince temizlendiğini düşünerek, başını tutup lavaboya doğru eğdim.  Açtığım çeşmeden avucuma su alıp onun ağzına götürdüm, güya diş macunlarını temizleyeceğim ama o ağzındaki suyu hemen yutuverdi.

“Hayır, onları yutmayacaksın sadece ağzını yıkayıp çalkalayacaksın,” diye ona çıkıştım ama…

Ben anlatıyorum da hangi dağlara taşlara?

Neyse diş macunlarının bir kısmı mideye, bir kısmı da dışarıya derken ağız temizliği sonunda halloldu. Bundan sonra Tarçın’ı bir yere oturtup, benim evi iyice temizlemem lazım. Görünen en temiz yer de küçük oda, Tarçın’ın kolundan tutup doğruca oraya gittim.

“Sen şimdi burada güzelce otur. Ben temizlik yapmalıyım, sonra seninle ne yapacağımıza aramızda karar veririz,“ dedim ama o yüzüme anlamsız bir şekilde bakıyor.

Yarabbi, ben ne yapacağım?

‘Galiba her şeyi göstererek anlatmalıyım’ diye düşünerek, çöküp halının üzerinde yere oturdum. Kolundan tutup, onu da yere yanıma doğru çektim. Bu sefer ne yapmak istediğimi anladı, etrafında bir iki döndü sonra gelip yanıma oturdu. Hâlâ bir köpek gibi davranıyor.

Ben ayağa kalkınca, o da beni taklit ederek oturduğu yerden kalkmaya yeltendi. Farkında olmadan sesimi yükselterek bağırdım.

“Hayır, otur orada.”

İşte onu çok iyi anlıyor. Eskiden alıştığı gibi arka ayakları üzerinde oturmaya çalıştı. Artık dört tane ayağı yok ki, doğal olarak arka üstü düşüverdi. Allahtan yer halı da canı yanmadı. Bu komikliğe gülemiyorum da, neyse bir şekilde yere oturdu işte.

Dışarıya çıkmayacağını ümit ederek odanın kapısını kapatıp hemen işe giriştim. Bütün yerleri ve koku duyduğum duvarları çamaşır suyu eklenmiş suyla iki defa sildim, içerideki kokular anca yok oldu. Kan ve idrar kokularının kapladığı bebek nevresimine geçirdiğimiz büyük kanepe oturma yastıklarının da artık kullanılır bir hali kalmamış. Bunları ve Tarçın’ın çıkardığı deri gömleği birer büyük çöp torbasına koyup ağzını sıkıca bağladım. Karımın eve geldiğinde etrafı kanlar içinde görüp kötü olmasını hiç istemiyorum. Bu çöplerin uzak bir yerlere atılmasında yarar var ama şu an dışarıya çıkıp bunu yapamıyorum. Karım gelince kendi aramızda bunu konuşur, bir çözüm buluruz.

İşleri yoluna koydum ama ben de hem yorgunluktan hem de üzüntüden resmen bittim, aklım karmakarışık. Sürekli olarak düşünüyorum ama karşılaştığım bu şeyleri açıklayacak bir şey bulamıyorum. O arada oda kapısını usulca aralayıp onu kontrol ettim, zavallım yere kıvrılıp öylece uyumuş, yüzünde rahatlama ve sakinlik var. Garibim kim bilir şimdi içinde neler yaşıyor.

Ses çıkarmamaya gayret ederek sessizce mutfağa gidip kendime bir nescafe hazırladım, anca kendime geleceğim. Birkaç saattir yaşadıklarım, sanki bir rüya gibi. Ama en önemli konu, ben bu olanları karıma nasıl anlatacağım?

7 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s