Tarçın

Hikayelerimde hep köpeğim Tarçın’dan bahsederim ama onunla ilgili yazdığım ilk hikayeyi WordPress’de doğrudan yayınlamadım. Konunun çevresinde hep dolaştım, linkler verdim, çıkan haberleri paylaştım ama bu hikayeyi hep geriye ittim. Onu okumak, o günleri ve Tarçın’ı tekrar hatırlamak beni fazlasıyla üzüyordu. Aslında 2008 yılında yazdığım bu ilk fantastik hikâye, beni yazma konusunda motive eden en önemli çalışmamdır. Bu çalışma ile şimdi karşınızdayım.

084

Karımın cep telefonunu ofisine bıraktıktan sonra oradan oyalanmadan çıkıp yakındaki metro istasyonuna girdim,+ yürüyen merdivenle aşağıya indim. Peronda gelmesine birkaç dakika olan metronun soğuk rüzgârı üzerimden kayıp giderken, gözlerim etrafımda bulunan hiçbir şeyin farkında bile değil, aklım tamamen belirli bir yere odaklanmış durumda. Bana sanki bir asırmış gibi çok uzun gelen ama aslında dört buçuk yıldır yaşanılan bu kâbus hiç bitecekmiş gibi görünmüyor. Yani bu berbat şey resmen canımıza okudu, üstelik elimizden gelen bir şey de yok. Karımla birlikte bu çaresizliğin içinde ne yapacağımızı da bilemiyoruz, endişe içinde yaşanan günler korkarım hep böyle devam edecek gibi.

Tükenmişlik hissi kendisine bir süredir içimde bir yer edindi, ağır demir kapılar üzerimize kapanmış da sanki herhangi bir çıkış yolu yok gibi. Yüreğim her saniye daralırken, bir yandan da başımıza gelen bu şey için kızgınım, sanki başka hiç derdimiz yokmuş gibi bir de bununla uğraşıyoruz. Kapana kısılmış kızgın hayvan misali her yere öfkeyle saldırıyorum ama engeller yüksek ve bana geçit vermiyorlar.

Zihnen ve bedenen yorulduğumuzun farkındayız, aynı şeyleri defalarca yaşıyoruz, içimizin çok acıdığını biliyoruz. Her şey bir gün sona erecek diye bir şey yok, pazarlık ölene kadar ama onu asla kendi ellerimizle ölüme gönderemeyiz. Bu ağır yükü hiçbir şekilde üzerimizde taşıyamayız, duyacağım pişmanlık ve vicdan azabı bizi ölene kadar rahat bırakmaz.

İşittiğim anonsla birlikte derinlere daldığım yerden silkinip ayaklandım, metrodan inince telaşla yürüyen merdivene doğru ilerledim. Birkaç dakika sonra karma karışık duygularla apartman kapısından içeriye girmiştim. Evde kapıyı açınca neyle karşılaşacağımı hiç ama hiç bilmiyorum, hissettiğim tek şeyin endişe olduğunun ciddi olarak farkındayım.

Bizim katta duran asansörden çıktığımda, evin kapısında önce durup sessizce içeriyi dinledim. Kulak kabartıp endişeyle içeriden bir ses duymayı bekledim ama nafile. Düşünceli bir şekilde anahtarları çevirip kapıyı açtım ve içeriye girdim. Evin içinde sanki kötü bir şeyler olmuş gibi, her yer kötü bir şekilde idrar kokuyor. Bastığım yere dikkat edip üzerimdekileri aceleyle çıkardım ve portmantoda ilk bulduğum yere astım, ayağıma da hemen terliklerimi giydim.

O arada da etrafı göz ucuyla incelemeye çalıştım. Küçük oda, hol, koridor, mutfak her yer güzelce dolaşılmış. Yerlerde idrar damlalarının yanı sıra kandamlaları da dikkatimi çekti, belli ki geçirdiği epilepsi krizi sırasında Tarçın bir yerlere de çarpmış.

Evden çıkarken her ihtimale karşı kapısı olmayan salonun girişine iskemleler koyarak orasını kapatmıştım ama onların açıldığını görünce çok şaşırdım. Şimdiye kadar böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. ‘Nasıl olur, nasıl bu iskemleleri açar da salona girer?’ diye içimden düşünürken bir yandan da parke üzerindeki idrar ve kandamlalarına bakıyorum. Bütün bunları temizlemem öyle pek kolay olmayacak gibi görünüyor.

Onu bir an önce bulup yıkamam gerek, o öyle ortalıkta dolaşırken etrafı temizleyemem. Sakin bir şekilde umutla seslendim,

“Tarçın, neredesin oğlum?”

O hiç böyle yapmazdı, ben eve geldiğimde daha anahtarları çevirirken sesi duyar, anında kapının önünde biter, sevinçle beni beklerdi. Şimdi ise nedense ortalarda pek görünmüyor, ister istemez telaşlandım, bir korku yüreğime bütün ağırlığıyla çöküverdi.

Salona girmek yerine hiç tereddüt etmeden doğruca yatak odasına gidip onun kendi yatağına baktım. Orada öylesine hareketsiz bir şekilde yatıyor. Ona dokunmak için elimi uzattığımda, hissettiğim şeyle birlikte korkuyla geri çekildim. Orada sadece tüylü bir deri parçası var. Biri sanki Tarçın’ın derisini kurbanlık koyun gibi yüzüp postunu çıkarmış ama onun bedeni ortada yok. Etrafta duvarlara ve bizim yatak nevresimlerimize bulaşmış kanlar var.

Yaşadığım o şokla birlikte yüzüm de değişti, artık kendimi tutamadım, yaşlar gözlerimden aşağıya sicim gibi akıyor.

Benim güzel yavrum nerede?

Böyle ne yaptılar ona?

Etrafa bulaşmış olan idrar ve kan damlalarına aldırmadan, evde çılgın gibi Tarçın’ı aramaya başladım. Ne banyo da, ne mutfak da ne de ön odada var, onu bir türlü bulamıyorum. Geriye bir tek salon kaldı, o hızla açılmış iskemlelerin arasından geçip salona daldım ama orası da bomboş. Son olarak perdenin arasından kapısı aralık olan balkona baktım.

Orada çıplak bir vaziyette, arkası dönük duran orta boylu genç bir delikanlı var. İlgiyle bir yandan ellerine ve vücuduna incelerken, bir yandan da etrafına ve dışarıya bakıyor. Hiddetle kapıyı açıp seslendim.

“Hey, sen de kimsin?”

Sesimi duyunca irkilerek bana doğru döndü. Herhalde boyu bir elli civarında, zayıf, beyaz tenli, kızıl kahverengi uzun saçları olan biri. Kahverengi gözleri var, kızıl kaşlar ve uzun aynı renk kirpikler, ince uzun düzgün bir burun yüzü tamamlıyor. Ağzında alt dişlerinden birinin ucunun kırıklığını fark ettim.

Hızımı alamayıp, avazım çıktığı kadar bağırdım

“Oğlum, sen nasıl girdin eve? Bu ne hal böyle?”

Korku dolu şaşkın yüzü beni görünce birden aydınlandı ve gülümsemeye başladı.

Onun bu davranışı beni daha da çileden çıkardı.

“Konuşsana be oğlum, şimdi polisi arayacağım.”

Aklımda bin bir tane soru var ama karşımdaki kişinin çocuksu hali beni altüst etti. İki adımda onun yanına gelip yakından görmek istedim, ortada öylesine kötü bir koku söz konusu ki inanılacak gibi değil!

Balkonun camlarında perde ve tüller var ama yakınlardan içerisi de kolayca görünüyor. Komşular tarafından yanlış anlaşılmamak ve onlara rezil olmamak için çocuğa kızdım.

“Çekil o camın önünden, hemen içeriye gel.”

Bu sözlerden sonra beklemeden geriye dönüp salona girdim. Benim arkamdan o da takip ederek içeriye girdi.

“Konuşsana be oğlum kimsin sen?” diye sorumu yineledim.

O hiç konuşmadan sadece sakin bir şekilde yüzüme bakıyor. O esnada gözüm onun ince boynuna ilişti. Boynunu sıkı sıkı saran, tasma gibi bir deri kolye var. Ucunda da üzerinde yazı olan, kemik benzeri bir sarı pirinç parça! Çok iyi tanıdığım o metal parçaya doğru elimi çekinerek uzattım, üzerindeki bulunan yazıyı endişeyle okudum. Tarçın, yazıyor arka yüzünde de karımın cep telefonu numarası var.

O anda şaşkınlıkla öylece donup kaldım. Sözler ağzımdan sanki ipe dizilmiş gibi korkarak döküldü.

“Tarçın, sen misin oğlum?“

Sözlerimden cesaret bulup yanıma yaklaştı, başını öne eğip öylece durdu. Elimi başına dokunmak için uzattım, saçları kadife gibi yumuşacık. Sevinçle başını kolumun altına sokmaya çalıştı, içinin titrediğini hissediyorum. Değişik sesler çıkarıyor ama konuşamıyor, daha önce de hep böyle yapardı.

Gözlerim dolu, hıçkırıklar ardı ardına kendiliğinden geliyor, dudaklarımın heyecanla birlikte titrediğini hissediyorum. Burnumu çekiyorum, gözlerimden damlalar aşağıya doğru kaymaya başladı bile. Ortada yaşanan şey, tarifsiz bir duygu yoğunluğu!

Karşımda bulunan kişi kesinlikle Tarçın, başka birisi değil ama bu nasıl oluyor? Yaşadıklarımı ve gördüklerimi deminden beri düşünüyorum ama işin içinden bir türlü çıkamıyorum. Kozanın içinde gelişimini tamamlayan tırtıl, şimdi sanki bir kelebeğe dönüşmüş ama gördüklerim bu kadar basit bir şey değil.

Acaba bize benzeyen uzaylı canlılar bir köpeğin içine yumurtalarını bıraktılar da o şimdi doğup yaşamına mı başladı?

Böyle fantastik bir olayın ufacık da olsa gerçekleşme ihtimali var mı acaba?

Şimdi iki tane gerçeğim var, birincisi genç bir çocuk ve ikincisi de etrafı saran idrar kokuları ile kötü bir şekilde kirlenmiş olan ev. Önce zihnimi bulandıran davranış karmaşamı netleştirmem gerek, bu genç çocuğu köpeğim Tarçın olarak mı kabul edeceğim yoksa…

Hadi onun Tarçın olduğunu varsayayım, o zaman ona nasıl davranacağım?

Köpeğim Tarçın gibi mi yoksa yeni karşılaştığım bir yabancı olarak mı?

Of yani resmen içim karardı ama hızlı bir şekilde çıkış yolu bulmalıyım.

Saniyeler içinde düşünüp hemen bir karara vardım, önce burnumun dibinde çıplak duran şu genç çocuğu bir hal yola sokmam gerek. Kolundan yavaşça tutup derdimi anlatmaya çalıştım.

“Hadi gel, önce seni güzelce temizleyelim.“

Söylediklerimi anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama kolundan tutarak onu doğruca banyoya götürdüm. Allahtan kombi hep açık, sıcak suyumuz sürekli olarak mevcut. Peki, şimdi ne olacak? Onu ben mi yıkayacağım, yoksa kendi başına bunu halledebilecek mi?

Arkasından iterek onu duşa kabinin içine soktum, suyu sıcağa açıp duşa ayarladım ve dışarı çıkıp kapıyı kapattım. Onun içeride suyun altına girmesini bekliyorum ama içerde hiçbir hareket yok.

“Nasıl gidiyor?“ diye ona seslendim.

Cevap alamayınca, söylediğimin ne kadar anlamsız olduğunu da hemen anladım. Kabinin kapısını usulca aralayıp içeriye baktım, Tarçın orada bıraktığım gibi öylece ayakta aynı yerde hareketsiz duruyor. Karşımdaki yine hep olduğu gibi hiç büyümeyen bir çocuk! Anlaşıldı, onu benim yıkamam gerek ama onun da yıkanmayı zamanla öğrenmesi gerekiyor.

Önce uzanıp boynunda takılı bulunan tasmayı çıkardım ve bir kenara koydum. Duş başlığını elime alıp suyun sıcaklığını kontrol ettim sonra da onun üzerine doğru tuttum. Üzerindeki kan ve idrarlar akıp gidince, elime biraz şampuanı alıp onun saçına sürdüm. Elimle onu iyice köpürttüm, şampuan yakmasın diye diğer elimle onun gözünü kapattım. Yüzünü de iyice yıkadım sonra saçlarını suyla temizledim. İyice temiz olması için elime tekrar şampuan aldım, saçında köpürttüm ve yeniden yıkadım.

O sesini bile çıkartmadan öylece durmuş beni izliyor, anlaşılan o ki vücudunu da ben yıkayacağım. Hiç düşünmeden süngeri ıslattım, üzerine vücut şampuanı koyup köpürttüm. Onun kollarından başlayarak tüm vücuduna sabunladım, ardından da suyla iyice sabunlarını temizledim. Onun eski havlularını kullanacak halim yok artık!

Bir çözüm buluncaya kadar, dolaptan uzanıp kendi vücut havlumu aldım. Nasıl olsa karım eve gelince, doğrusunu ona ayarlar. Başını ve saçlarını kuruladıktan sonra havluyla vücudunu iyice sardım. Onu yine eskisi gibi kuruladım ama bu sefer hep yaptığı bir şeyi yapmadı, tüyleri olmadığı için hiç silkelenmedi.

Uzun saçlarını ne ile tarayabileceğimi düşünürken, kenarda duran karımın mavi tel fırçasını gördüm. Hiç düşünmeden elime alıp onu kullandım. Taradığım saçları arkada kuyruk yapıp bulduğum bir lastikle tutturdum. Nasıl tepki göstereceğini kestiremediğim için yüzünde seyrek çıkmış olan sakal kesme işini sonraya bırakmanın doğru olacağını düşündüm.

Onu ortalıkta çıplak dolaştıracak halim yok herhalde, ona giyecek bir şeyler ayarlamam lazım. Kurulama işim bitince kolundan tutup onu küçük odaya götürdüm. Ben doksan beş kiloyum, benim bütün giysilerim xxxlarge, gördüğüm kadarıyla onun bedeni de en fazla medium. Ona gidip yeni bir şeyler alıncaya kadar, bu büyük şeylerle şimdilik idare edecek. Ne yapalım başka bir çare de yok.

Dolabımdaki çekmecenin arkasında, giyemediğim eski küçük iç çamaşırlarımdan buldum. Şimdi giyemediğim daha küçük beden kot pantolonumu da çıkardım, bir de ilerde zayıflarsam giyerim diye düşünüp atmaya kıyamadığım tişortlarımdan birini uydurdum.

Çamaşırı elime aldım, onun tek ayağını kaldırıp bir paçasını ayağından geçirdim sonra da diğerini ve beline doğru çekip giydirdim. Yaptıklarımı sessizce izleyip, tepkisiz bir şekilde yüzüme bakıyor.

“Oğlum bunları giyeceksin, ortalıkta böyle çıplak bir şekilde dolaşamazsın,“ diye kendimce bir açıklama yapmaya çalıştım ama nafile. Söylediklerimin ne kadarı onun için bir anlam ifade ediyor hiç bilmiyorum.

Önce kafasını sonra sırasıyla kollarını geçirerek tişortu da giydirdim. En sonunda pantolonu ayaklarından geçirip, belinde fermuarını çekip ilikledim. İçine hiç giremediğim eski dar pantolonun beli, ona yine de çok geniş geldi. Pantolon üzerinden düştü düşecek, kayışımı çıkarıp onun beline geçirdim ve usulca sıktım. İki adım geri çekilip ortaya çıkanlara baktım. İnanılmaz bir şey bu!

Şimdi yapılması gereken çok önemli bir iş daha var, ağzı leş gibi kokuyor ve dişlerin zaman geçirmeden temizlenmesi gerekiyor. Onu kolundan tutup tekrar banyoya götürdüm, kullanılmamış diş fırçalarından birini elime aldım. Önce ne yapmasını istediğimi kendimde fırçayla gösterdim, sonra üzerine bir parça diş macunu koyarak fırçayı eline verdim. Elini tutarak ağzına götürdüm ve gösterdiklerimi yapmasını istedim. Konuşmalarımı anlamadığı için öylece bekliyor, ne yapacağını bilemiyor. Bunun üzerine elini üzerinden tutarak, fırçayı dişlerinin üzerinde hareket ettirmeye başladım. Ne yapmaya çalıştığımı anlayıp başını çekmeye çalıştı ama elini sıkı sıkı tutarak tekrar dişlerini fırçalamaya başladım, o da inadı bıraktı.

Dişlerinin yeterince temizlendiğini düşünerek, başını tutup lavaboya doğru eğdim. Açtığım çeşmeden avucuma su alıp onun ağzına götürdüm, güya diş macunlarını temizleyeceğim ama o ağzındaki suyu hemen yutuverdi.

“Hayır, onları yutmayacaksın sadece ağzını yıkayıp çalkalayacaksın,” diye ona çıkıştım. Ben anlatıyorum da hangi dağlara taşlara?

Neyse diş macunlarının bir kısmı mideye, bir kısmı da dışarıya derken ağız temizliği sonunda halloldu. Bundan sonra Tarçın’ı bir yere oturtup, benim evi iyice temizlemem lazım. Görünen en temiz yer küçük oda, Tarçın’ın kolundan tutup doğruca oraya gittim.

“Sen şimdi burada güzelce otur. Ben temizlik yapmalıyım, sonra seninle ne yapacağımıza karar veririz,“ dedim ama o yüzüme anlamsız bir şekilde bakıyor sadece.

Yarabbi, ben ne yapacağım?

‘Galiba her şeyi göstererek anlatmalıyım’ diye düşünerek, çöküp halının üzerinde yere oturdum. Kolundan tutup, onu da yere yanıma doğru çektim. Bu sefer ne yapmak istediğimi anladı, etrafında bir iki döndü sonra gelip yanıma oturdu. Hâlâ bir köpek gibi davranıyor.

Ben ayağa kalkınca, o da beni taklit ederek oturduğu yerden kalkmaya yeltendi. Farkında olmadan sesimi yükselterek bağırdım.

“Hayır, otur orada.”

İşte onu çok iyi anlıyor. Eskiden alıştığı gibi arka ayakları üzerinde oturmaya çalıştı. Artık dört tane ayağı yok ki, doğal olarak arka üstü düşüverdi. Allahtan yer halı da canı yanmadı. Bu komikliğe gülemiyorum da, neyse bir şekilde yere oturdu işte.

Dışarıya çıkmayacağını ümit ederek odanın kapısını kapatıp hemen işe giriştim. Bütün evi çamaşır suyuyla karıştırılmış suyla iki defa sildim, içerideki kokular anca yok oldu. Ben de hem yorgunluktan hem de üzüntüden resmen bittim, aklım karmakarışık. Sürekli olarak düşünüyorum ama karşılaştığım bu şeyleri açıklayacak bir şey bulamıyorum.

O arada oda kapısını usulca aralayıp onu kontrol ettim, zavallım yere kıvrılıp öylece uyumuş, yüzünde rahatlama ve sakinlik var. Garibim kim bilir şimdi içinde neler yaşıyor. Ses çıkarmamaya gayret ederek sessizce mutfağa gidip kendime bir nescafe hazırladım, anca kendime geleceğim. Birkaç saattir yaşadıklarım, sanki bir rüya gibi. Ama en önemli konu, ben bu olanları karıma nasıl anlatacağım?

6 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s