Tarçın

Hikayelerimde hep köpeğim Tarçın’dan bahsederim ama onunla ilgili yazdığım ilk hikayeyi WordPress’de doğrudan yayınlamadım. Konunun çevresinde hep dolaştım, linkler verdim, çıkan haberleri paylaştım ama bu hikayeyi hep geriye ittim. Onu okumak, o günleri ve Tarçın’ı tekrar hatırlamak beni fazlasıyla üzüyordu. Aslında 2008 yılında yazdığım bu ilk fantastik hikâye, beni yazma konusunda motive eden en önemli çalışmamdır. Bu çalışma ile şimdi karşınızdayım.

084

Karımın cep telefonunu ofisine bırakıp, duraktan bulduğum ilk minibüse bindim. Oturduğum yerde camdan dışarıya bakarken, gözlerim etrafımdaki hiçbir şeyin farkında bile değil, aklım tamamen belirli bir yere odaklanmış durumda. Bana sanki çok uzun bir zamanmış gibi gelen ama aslında dört buçuk yıldır yaşadığımız bu kâbus bitecek gibi görünmüyor. Yani bu berbat şey resmen canımıza okudu, üstelik elimizden gelen bir şey de yok. Karımla birlikte bu çaresizliğin içinde ne yapacağımızı da bilmiyoruz, endişeyle yaşanan günler korkarım hep böyle devam edecek gibi.

Tükenmişlik hissi, kendisine bir süredir içimde yer etti, bu meselenin ne kadar süreceğini bile hiç bilmiyorum, büyük kalın kapılar üzerimize kapanmış da sanki çıkış yok gibi. Yüreğim her saniye daralırken, bir yandan da başımıza gelen bu şey için kızgınım, sanki başka hiç derdimiz yokmuş gibi bir de bununla uğraşıyoruz. Kapana kısılmış kızgın hayvan misali her yere öfkeyle saldırıyorum ama engeller yüksek ve geçit vermiyor.

Yorulduğumun farkındayım, aynı şeyleri defalarca yaşıyoruz, içimin çok acıdığını biliyorum. Her şey bir gün sona erecek diye bir şey yok, pazarlık ölene kadar ama onu asla kendi ellerimle ölüme gönderemem. Bu ağır yükü hiçbir şekilde taşıyamam, duyacağım pişmanlık ve vicdan azabı beni ölene kadar rahat bırakmaz.

Hatırlıyorum da Tarçın eve karımın kucağında ilk geldiğinde önce şaşkın bir halde ne yapacağını, ne tarafa gideceğini bilememişti. Onu aldığımız yerden gelirken yanımıza alıp getirdiğimiz üzerinde kokuları olan gazeteleri, küçük balkonda daha önceden yere serdiğimiz kalın naylon örtünün üzerinde yere yaydık. O etrafı ürkek bir şekilde incelerken, holün bir köşesine de onun için kabın içerisinde su koyduk.

Evin içi boydan boya halı ile kaplı, bu nedenle oldukça tedirginiz. Köpek onların üzerlerine çişini yaparsa, ne kadar silerseniz silin, çamaşır suyu olmaksızın o kokuyu çıkarmak zor. Çamaşır suyunun da halının rengini alacağı kesin. Bu nedenle, onun dolaşım alanlarını önce daralttık. Taş zeminlerin üzerlerinde serili olan kilimleri de kaldırdık.

Karım eski büyük bir kanepe yastığını, onun yatağı olarak düşünüp, önceden belirlediği yere koymuştu. Oynaması için evde bulunan oyuncak köpek ve tavşanı da yatağının yanına koyduk. Zaten şirin yavru şiş karnınla da daha fazla dayanamayıp, ayaklarını dört bir yana açarak soğuk taşın üzerinde uyuya kaldı.

Biz annesinden ayrılan her yavru gibi ağlayıp huysuzlanmasını beklerken, o daha ilk dakikadan itibaren evimizi benimsedi. Sabaha kadar tedirgin bir şekilde uyumamıza rağmen onun ağlama sesini hiç duymadık. Gece onu sürekli olarak kontrol ettik, yalnız bırakmamaya çalıştık. Bir ara kokuları takip ederek kapalı küçük balkona çıktı ve koyduğumuz gazetenin üzerine tuvaletini yaptı.

Ertesi gün ilk işimiz, veterinere gidip aşı zamanlarını öğrenmek ve mama almak oldu. İlk aşılarını sahipleri diğer yavrularla birlikte yaptırmışlardı. Mama ve su kabı da alıp eve döndüğümde, evde üç canlı olarak yaşadığımızı artık ben de benimsemiştim. Ona uygun gördüğümüz isimle, Tarçın diyerek hitap etmeye başladık.

Eve karnı tok gelen yavru, koyduğumuz mamaya o gün hiç yaklaşmadı. Ertesi gün de mama yemeyince, mecburen mamayı elimize alıp öyle avucumuzdan vermeye başladık. Bunu hiç reddetmedi ve o günden sonra da bu avuçtan yedirme uygulaması mecburen devam etti.

Bir sabah kalktığımızda, ayakkabı dolabının kenarının dişlendiğini fark ettik. Dişleri yeni çıktığı ve kaşındığı için etrafında bulunan eşyaları kemirme alışkanlığına, tesadüfen güzel bir çözüm bulduk. Nereden aklıma geldiyse, kemirilen o yere elime geçen limon kolonyasını sıktım. O keskin koku onu o kadar fazla rahatsız etti ki, Tarçın bir daha oraya yaklaşmadı. Biz de işin çözümünü böylece onu hırpalamadan ve bağırmadan basit bir şekilde bulmuş olduk.

O arada oturduğumuz apartmanda yapılan toplantıda, köpek beslenmeyecek diye karar alındı. Tarçın havlayacak da duyulacak, onu gönderecekler diye de korkuyoruz. Köpek bu adı üstünde, tabii havlayacak. Ben her havladığında ona kızınca, yavrum evde havlamaması gerektiğini de öğrendi. Erkek köpekler genellikle dişi sahiplerini benimserlermiş, bizimkisi bu bağırış çağırış sırasında korkuyla karımı değil de beni sahip olarak benimsedi.

O mu bana yoksa ben mi ona alıştım bilemiyorum ama sonunda ben de pes ettim ve onu çocuğum gibi sevip, korumaya ve kollamaya başladım. Nasıl olduysa onu korumak için, kendimi Rotwiller gibi kocaman ve vahşi köpeklerin arasına bile korkmadan atar hale geldim. Bir an bile tereddüt etmeden, Tarçın’ı korumak içgüdüsüyle harekete geçiyordum. Ne ben ne de karım gözlerimize inanamıyorduk. Yani gerçekten anlamıyorum, ben hangi arada derede böyle korkusuzca davranan biri oldum?

Tarçın’da onu her şekilde, her kötülükten koruyacağımıza, onu sevdiğimize ve ona asla zarar vermeyeceğimize inanmış olacak ki sakin yumuşak huylu bir köpek oluverdi. O havlamayı unuttu, hırçın bir köpek değil, dişlerini göstermeyi ve hırlamayı da sevmiyor.

Tabii kendine has karakteri de her zaman kendini gösterdi, hiç bir zaman bizim istediğimizi yapmadı ve hep kendi bildiğini okudu. Tanımadığı insanlardan uzak duruyor, hiç yılışık değil ve başkalarının onu sevmesinden fazla hoşlanmıyor. Bizlere de eğer canı isterse, gelip kendisini sevdiriyor.

Evin şımarığı mı?

Evet, kesinlikle öyle!

Mamasını her zaman avucumuzdan yedi, sade kuru mamayı hiç sevmedi, kanepeye yayılarak yatmayı hep sevdi. Sabahları hava aydınlandığında yatağımın başında dikilmeye ve burnunu yanağıma dokundurmaya bayıldı. Odamızda yatmasına rağmen birkaç defa çok kızdığım için, bizim yatağımızın üzerine çıkmaması ve orada uyumaması gerektiğini çok iyi öğrendi.

Uzun tüylü koca köpek her yerde yatıyor, ona zarar vermemek ve üzerine basmamak için evin içerisinde ayağımızı sürüyerek yürümeyi öğrendik. Bir gün bile onun herhangi bir yerine dokunmadık, o da bu güvenle her yerde her zaman yayılarak yattı. Bir yere giderken, arabanın arka koltuğu onun olurdu. Yola çıkıldığında heyecanla yerinde duramaz, dönüşte ise eve gelene kadar hiç kıpırdamadan uyurdu.

Şarköy’de kumların üzerinde koşturmaya, denizde yüzmeye, gizli gizli sahilde bulduğu denizyıldızlarını yemeye bayılırdı. Sokakta yerlerden bir şeyler yemesine çok kızdığım, defalarca ağzını açıp elimi gırtlağına soktuğum için bir şeyi alenen alıp yemezdi.

Öyle böyle dört yaşına nasıl geldi bizde anlayamadık. Minicikken aldığımız o sevimli yavru, kocaman uzun kızıl tüylü, gösterişli bir köpek oluverdi.

Bir Pazar sabahı yine Tarçın’la erkenden dışarıya çıktık, önümüzde bulunan boş alanda dolaşıp ihtiyaçlar giderildikten sonra eve döndük. O her zaman yaptığı gibi ayaklarının silinmesinden sonra hızla yatağına gidip yattı. Ben de bilgisayarın başına oturdum, hem kahvemi içiyor hem de bir şeylere bakıyorum.

İçerden gelen bir gürültüyle ve karımın bağırışıyla endişeli bir şekilde koşturdum.

Tarçın, yerdeki kendi yatağında sanki ölüyor gibi çırpınıp debeleniyordu. Panik halinde onu hemen kucağıma alıp, etrafa çarpıp kendisini yaralamasını önlemeye çalıştım. Elimizden gelen o an için sadece buydu.

Daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığımız için ne yapacağımızı, onu nasıl normale döndüreceğimizi bilemiyoruz. Ne olduğunu da anlamış değiliz ama Tarçın deli gibi çırpınıyor, kendini oradan oraya atmaya çalışıyor.

Karım uyku sersemi korkuyla gözyaşı dökerken, ben sadece Tarçın’ı zapt etmeye çalışıyorum.

Ondan artık ümidimizi kesmişken, birden duruldu ve yatağına öylece yığılıp kaldı. Ağzı burnu köpük ve salya olmuş, üzeri sidik içerisinde deli gibi nefes almaya çalışıyor. Biz ikimiz ise şaşkın bir vaziyette gözlerimiz yaşlı, sadece olanları anlamaya çalışıyoruz. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıya kaldık, korku ve panik içindeyiz.

Biz yaşadığımız bu kötü şoku daha atlatamadan, Tarçın birden ayaklanıverdi. Sanki sarhoş biri gibi yalpalayarak yürümeye çalışıyor. Üzerindeki salya ve köpüklerle, sidikler de akıyor, o arada bir de silkelenmeye çalışınca onu sıkı sıkı yakaladım. O durumda etrafa dağılacakları kolay temizleyemeyiz.

Onu üzerindeki hiçbir şeye bakmadan kucağıma alıp, hızlı bir şekilde doğruca duşa gittim. Tarçını orada akan suyla ve köpek şampuanıyla, iyice temizlenene kadar yıkadım. Dışarıya alıp onu büyük bir havluyla çok fazla sarsmadan kuruladığımda, kendine iyice gelmişti. Onu serbest bıraktığımda ilk işi gidip kana kana su içmek oldu. Biz karımla birlikte biraz önce kirlenen yerleri temizlerken, o da holde taşın üzerinde yatıp bizi izlemeye başladı. Tarçın, yine eskisi gibiydi sanki biraz öncekiler hiç yaşanmamıştı.

İlk fırsatta onu muayene için götürdüğümüz veteriner, anlattıklarımıza dayanarak onun epilepsi hastalığı olabileceğini söyledi. Onu dikkatli bir şekilde takip etmemizi, eğer kriz tekrar olursa ilaç kullanmaya başlamamız gerektiğini belirtti.

Hep insanlarda olur diye bilirdik, ama köpeklerde de epilepsi olurmuş. Bazı cinslerde genetik olarak, bazılarında da yaşadıkları bazı travmalarla ortaya çıkarmış. Her şeyden önemli ve üzücü olan ise bu olayın varlığı, kendimizi hiç bilmediğimiz bu durum karşısında oldukça çaresiz hissediyoruz.

O günden sonra tam kırk beş gün her şey yolunda gitti. Yine bir öğlende dışarıya çıkarken, Tarçın apartmanın giriş merdivenlerinde epilepsi krizine girdi. O mermer zeminde bir yerlere çarpıp yaralanmasını önlemek için, çok fazla gayret sarf etmem gerekti. Gerçekten deli kuvveti derler ya, işte öylesine güçlü bir şekilde çırpınıyor. Kendine gelip sakinleşince de, onu bahçedeki çeşmede güzelce yıkadım.

Bu krizden sonra yine bir elli altı gün geçti, biz tam artık bu iş sona erdi diye sevinirken yeniden kriz gelince, doktorun verdiği epilepsi ilacına başladık. Kendimizce doğru bir şeyler yaptığımızı düşünürken, bilakis tam tersi oldu. Krizlerin periyodu on beş güne inerken, şiddeti de iyice arttı. Ödümüz kopuyor!

İlk günler telaş içinde krizleri dikkatli bir şekilde gözlemleyememiştik, geçen zaman içinde kriz anında neler yaşandığını daha iyi öğrendik. Epilepsi krizleri bir ikisi hariç hep Tarçın uyurken geldi.

Yavrum herhangi bir saatte, uykusundan birden korkuyla fırlıyor. O arada titreyerek nereye gittiğini bile bilemeden, bir şeylerden kaçmaya çalışıyor. İlk panikten sonra bir an öylece kasılıp kalıyor, arkasından da yattığı yerde belki onu kovalayan bir canavardan deli gibi kaçmaya çalışıyor belki de içerisine düştüğü bir kuyudan kendini çıkarmak için delicesine çırpınıp mücadele etmeye başlıyor.

Dört ayağıyla neredeyse beş dakika bu nefes nefese koşmaca sürüyor.  O arada bilinci, kendini alıp başını başka bir yerlere gidiyor. Gözler sanki cam gibi, bakışları derin bir korkuyu yansıtıyor.

Bu mücadelede başı eğer zamanında tutulamazsa, yakınındaki her yere çarpıyor. Dişlerini, yanaklarını veya burnunu çarptığında, etrafa kanlar fışkırıyor.

Ağzı köpük içinde tutamayıp kaçırdığı çişi ve kakası üzerinde sonunda yorgun bitap düşüyor, öylece yığılıp kalıyor. Gözlerindeki o korku dolu bakışlar donup kalmış, sanki kilitlenmiş bir yerlere. Ne olduğunu bilemediğimiz, dolandığı o gizemli sarmaldan çözülmek için biraz zamana ihtiyacı var.

O daha kendine gelip kalkmadan, içerisine çamaşır suyu koyduğumuz yer silme suyunu ve onun için kullandığımız iki üç havluyu hazır ediyoruz.

Çok geçmeden sallanarak yattığı yerden ayağa kalkmaya çalışıyor. Tarçın’ı o anda hemen tasmasından yakalayıp, doğru banyoya duşa kabinin içine götürüyorum. Ben onu suyun altında yıkayıp temizlerken, karım da kriz geçirdiği ve yürüdüğü alanı çamaşır sularıyla temizliyor. Sonra onu havlulara sarıp mümkün olduğu kadar fazla da sarsmadan, tüylerini kurulamaya çalışıyorum.

Biz onu iyileştirmek için hastalığın üzerine gittikçe, dikkat edip titizlendikçe krizler iyice arttı, bunlarla bir türlü baş edemedik. İnternette köpeklerdeki epilepsi hastalığı üzerine yapılmış araştırmaları ve makaleleri bulup okumaya çalıştık ama ülkemizde bu konuda yayınlanmış hiçbir şey yoktu.

Yararı olacağını düşünerek Tarçın’ı İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesine götürüp, bu konuya çözüm aradık. Orada bizimle ilgilenen doçent, gerektiğini söyleyerek Avcılar’da bir klinikte çok pahalı testler yaptırttı ve verdiğimiz epilepsi ilacını da hemen kesmemizi söyledi.

Bu olaydan birkaç gün sonra Tarçın’ın krizleri yeniden nüksetti ve daha sık gelmeye başladı. Karım o günlerde bizimle ilgilenen doçentin asistanıyla tesadüfen karşılaşınca, o da hemen Tarçın’ın nasıl olduğunu sormuş.

Karım üzgün bir vaziyette,

“Doçentin söylediği gibi epilepsi ilacını kestik ama krizler hemen arttı,” diye cevap vermiş.

“O ilaçlar yavaş yavaş azaltılarak kesilir, hoca bunu size söylemedi mi?”

Maalesef bu önemli ayrıntı bizlere söylenmemişti. Esas ilginç olan, hayatlarında belki bir defa bile epilepsi krizi görmemiş veterinerlerin köpeğimizi tedavi etmeye çalışmalarıydı. Benim elimde bulunan materyaller, belki onlarınkinden çok daha fazlaydı.

Bu olumsuz gelişmelerden sonra, epilepsi krizleri, on üç ile yirmi bir günlük aralıklarla gelmeye başladı. Bunu bildiğimiz için kriz yaklaştığında, Tarçın’ı çok yalnız bırakmamaya gayret ediyoruz. Özellikle benim yanında olmam, deli kuvveti ortaya çıkan Tarçın’ı tutmam çok önemli. Onunla baş etmek gerçekten çok zor!

Eğer kriz biz dışarıda iken gelirse o salyalı ve sidikli haliyle bütün evi dolaşıp, bizi ararken ister istemez bilmeden her tarafı kirletip kokutuyor. Bu nedenle evden çıkmamız gerekirse de, onun hareket alanını daraltarak, temizlenmesi zor yerlere girmesini önlemeye çalışıyoruz. Diğer yerlerde de kanepelerin üzerine örtüler, altına naylonlar koyarak tedbirler alıyoruz.

Bölüm 2

Şoförün uyarmasıyla derinlere daldığım yerden ayaklandım, evin yakınındaki anayoldaki benzincide minibüsten indim, üst geçitten telaşla merdivenleri çıktım. Karma karışık duygularla apartman kapısından içeriye girdiğimde otomatik bir şekilde asansörü çağırıp bindim. Evde neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum ama hissettiğim tek şeyin korku olduğunun farkındayım.

Bizim katta evin kapısında önce durup sessizce içeriyi dinledim. Endişeyle içeriden bir ses duymayı bekledim ama nafile. Telaşla anahtarları çevirip kapıyı açtım ve içeriye girdim. Evin içinde sanki kötü bir şeyler olmuş gibi, her yer çok kötü bir şekilde idrar kokuyor. Üzerimdekileri aceleyle çıkarıp ayağıma terliklerimi giyerken, etrafa da göz ucuyla kaçamak bir bakış attım. Küçük oda, hol, koridor, mutfak her yer güzelce dolaşılmış. Yerlerde idrar damlalarının yanı sıra kandamlaları da dikkatimi çekti, belli ki geçirdiği epilepsi krizi sırasında Tarçın bir yerlere de çarpmış.

Evden çıkarken her ihtimale karşı kapısı olmayan salonun girişine iskemleler koyarak orasını kapatmıştım ama onların açıldığını görünce çok şaşırdım. Şimdiye kadar böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. ‘Nasıl olur, nasıl bu iskemleleri açar da salona girer?’ diye içimden düşünürken bir yandan da parke üzerindeki idrar ve kandamlalarına bakıyorum. Bütün bunları temizlemem öyle kolay olmayacak gibi görünüyor. Ben yandım ki hem de ne yanış!

Onu bir an önce bulup yıkamam gerek, o öyle ortalıkta dolaşırken etrafı temizleyemem. Sakin bir şekilde umutla seslendim,

“Tarçın, neredesin oğlum?”

O hiç böyle yapmazdı, ben eve geldiğimde daha anahtarları çevirirken sesi duyar, anında orada biter sevinçle beni beklerdi. Şimdi nedense ortalarda pek görünmüyor, nedense telaşlandım, bir korku yüreğime bütün ağırlığıyla düşüverdi.

Salona girmek yerine hiç tereddüt etmeden doğruca yatak odasına gidip yatağına baktım, onu yatağında yatarken görünce ferahladığımı hissettim. Garibim orada öylesine hareketsiz bir şekilde duruyor.

Ona dokunmak için elimi uzatınca, gördüğüm şeyle korkudan geri çekildim. Yerde sadece tüylü bir deri var. Birisi sanki Tarçın’ın derisini yüzüp postunu çıkarmış ama beden ortada yok. Etrafta kanlar da var.

Yaşadığım o şokla o anda hıçkırarak ağlamaya başladım, yaşlar gözlerimden aşağıya sicim gibi akıyor. Benim güzel yavrum nerede?

Ne yaptılar ona?

Etrafa bulaşmış olan sidiklere ve kandamlalarına aldırmadan, evde çılgın gibi Tarçın’ı aramaya başladım. Ne banyo da, ne mutfak da ne de ön odada var. Onu bir türlü bulamıyorum. Geriye bir tek salon kaldı, o hızla iskemlelerin arasından geçip salona daldım ama orası da bomboş. Son olarak perdenin arasından kapısı aralık olan balkona baktım.

Orada çıplak bir vaziyette, arkası dönük duran genç bir çocuk var. İlgiyle bir yandan ellerine ve vücuduna incelerken, bir yandan da etrafına ve dışarıya bakıyor.

Hiddetle kapıyı açıp seslendim.

“Hey, sen de kimsin?”

Sesimi duyunca, o genç çocuk irkilerek bana doğru döndü. Herhalde boyu bir elli civarında, zayıf, beyaz tenli, kızıl kahverengi uzun saçları olan biri. Kahverengi gözleri var, kızıl kaşlar ve uzun aynı renk kirpikler, ince uzun düzgün bir burun yüzü tamamlıyor. Ağzında alt dişlerinden birinin ucunun kırıklığını fark ettim.

Hızımı alamayıp tekrar bağırdım

“Oğlum, sen nasıl girdin eve? Bu ne hal böyle?”

Korku dolu şaşkın yüzü beni görünce birden aydınlandı ve gülümsemeye başladı.

Onun bu davranışı beni daha da çileden çıkardı.

“Konuşsana be oğlum, şimdi polisi arayacağım.”

Aklımda bin bir tane soru var ama karşımdaki kişinin çocuksu hali beni altüst etti. İki adımda onun yanına gelip yakından görmek istedim, ortalıkta öylesine kötü bir koku var ki inanılacak gibi değil.

Balkonun camlarında perde ve tüller var ama yakınlardan içerisi de kolayca görünüyor. Komşularca yanlış anlaşılmamak ve onlara rezil olmamak için çocuğa kızdım.

“Çekil o camın önünden, hemen içeriye gel.”

Bu sözlerden sonra beklemeden geriye dönüp salona girdim.

Beni takip ederek arkamdan o da içeriye girdi. Kapıyı kapatıp hemen sorumu yineledim.

“Konuşsana be oğlum kimsin sen?”

O hiç konuşmadan sadece yüzüme bakıyor. O esnada gözüm onun ince boynuna ilişti. Boynunu sıkı sıkı saran, tasma gibi bir deri kolye var. Ucunda da üzerinde yazı olan, kemik benzeri bir sarı pirinç parça!

Çok iyi tanıdığım o metal parçaya doğru elimi çekinerek uzattım, üzerindeki bulunan yazıyı endişeyle okudum. Tarçın, yazıyor arka yüzünde de karımın cep telefonu numarası var. O anda şaşkınlıkla öylece donup kaldım.

Sözler ağzımdan sanki ipe dizilmiş gibi korkarak döküldü.

“Tarçın, sen misin oğlum?“

Sözlerimden cesaret bulup yanıma yaklaştı, başını öne eğip öylece durdu.

Elimi başına dokunmak için endişeyle uzattım, saçları kadife gibi yumuşacık.

Sevinçle başını kolumun altına sokmaya çalıştı, içinin heyecanla titrediğini hissediyorum. Değişik sesler çıkarıyor ama konuşamıyor, daha önce de hep böyle yapardı.

Gözlerim dolu, hıçkırıklar ardı ardına geliyor. Dudaklarım heyecanla titriyor, akan burnumu çekiyorum, gözlerimden damlalar aşağıya doğru kaymaya başladı bile. Ortada yaşanan tarifsiz bir duygu yoğunluğu!

Karşımda bulunan kişi kesinlikle Tarçın, başka birisi değil ama…

Böyle bir şey nasıl olabilir?

Düşünüyorum ama işin içinden bir türlü çıkamıyorum. Kozanın içinde gelişimini tamamlayan tırtıl, şimdi sanki bir kelebeğe dönüşmüş ama gördüklerim bu kadar basit bir şey değil.

Acaba bize benzeyen uzaylı canlılar bir köpeğin içine yumurtalarını bıraktılar da o şimdi doğup yaşamına mı başladı?

Böyle fantastik bir olayın ufacık da olsa gerçekleşme ihtimali var mı acaba?

Şimdi iki tane gerçeğim var, birincisi genç bir çocuk ve ikincisi de etrafı saran idrar kokuları ile kötü bir şekilde kirlenmiş olan ev.

Önce zihnimi bulandıran davranış karmaşamı netleştirmem gerek, bu genç çocuğu köpeğim Tarçın olarak mı kabul edeceğim yoksa…

Hadi onun Tarçın olduğunu varsayayım, o zaman ona nasıl davranacağım?

Köpeğim Tarçın gibi mi yoksa yeni karşılaştığım bir yabancı olarak mı?

Of yani resmen içim karardı ama hızlı bir şekilde çıkış yolu bulmalıyım.

 

Saniyeler içinde düşünüp hemen bir karara vardım, önce burnumun dibinde çıplak duran şu genç çocuğu hal yola sokmam gerek.

Onun kolundan yavaşça tutup derdimi anlatmaya çalıştım.

“Hadi gel, temizlenmen gerek.“

Söylediklerimi anladı mı yoksa anlamadı mı bilmiyorum ama çekerek onu doğruca banyoya götürdüm. Allahtan kombi hep açık, sıcak suyumuz sürekli olarak mevcut.

Arkasından iterek onu duşa kabinin içine soktum, şimdi ne olacak?

Onu ben mi yıkayacağım, yoksa kendi başına bunu halledebilecek mi?

Çok fazla düşünmeden suyu sıcağa açıp duşa ayarladım ve dışarı çıkıp kapıyı kapattım. Onun içeride suyun altına girmesini bekliyorum ama içerde hiçbir hareket yok.

“Nasıl gidiyor?“ diye ona seslendim. Cevap alamayınca, söylediğimin ne kadar anlamsız olduğunu da hemen anladım. Kabinin kapısını usulca aralayıp içeriye baktım, Tarçın orada bıraktığım gibi öylece ayakta aynı yerde hareketsiz duruyor. Karşımdaki yine hep olduğu gibi hiç büyümeyen bir çocuk!

Anlaşıldı, onu benim yıkamam gerek ama onun da yıkanmayı zamanla öğrenmesi gerekiyor. Önce uzanıp boynunda takılı bulunan tasmayı çıkardım ve bir kenara koydum. Duş başlığını elime alıp suyun sıcaklığını kontrol ettim sonra da onun üzerine doğru tuttum. Üzerindeki kan ve idrarlar akıp gidince, elime biraz şampuanı alıp onun saçına sürdüm. Elimle onu iyice köpürttüm, şampuan yakmasın diye diğer elimle onun gözünü kapattım. Yüzünü de iyice yıkadım sonra saçlarını suyla temizledim. İyice temiz olması için elime tekrar şampuan aldım, saçında köpürttüm ve yeniden yıkadım.

O sesini bile çıkartmadan öylece durmuş beni izliyor, anlaşılan o ki vücudunu da ben yıkayacağım. Hiç düşünmeden süngeri ıslattım, üzerine vücut şampuanı koyup köpürttüm. Onun kollarından başlayarak tüm vücuduna sabunladım, ardından da suyla iyice sabunlarını temizledim. Onun eski havlularını kullanacak halim yok artık!

Bir çözüm buluncaya kadar, dolaptan uzanıp kendi vücut havlumu aldım. Nasıl olsa karım eve gelince, doğrusunu ona ayarlar.

Başını ve saçlarını kuruladıktan sonra havluyla vücudunu iyice sardım. Onu yine eskisi gibi kuruladım ama bu sefer hep yaptığı bir şeyi yapmadı, hiç silkelenmedi.

Uzun saçlarını ne ile tarayabileceğimi düşünürken, kenarda duran karımın mavi tel fırçasını gördüm. Hiç düşünmeden elime alıp onu kullandım. Taradığım saçları arkada kuyruk yapıp bulduğum bir lastikle tutturdum.

Onu ortalıkta çıplak dolaştıracak halim yok herhalde, ona giyecek bir şeyler ayarlamam lazım. Kurulama işim bitince kolundan tutup onu küçük odaya götürdüm.

Ben doksan beş kiloyum, benim bütün giysilerim de ekstra ekstra large, gördüğüm kadarıyla onun bedeni de en fazla medium.

Ona gidip yeni bir şeyler alıncaya kadar, bu büyük şeylerle şimdilik idare edecek. Ne yapalım başka bir çare de yok.

Dolabımdaki çekmecenin arkasında, giyemediğim eski küçük iç çamaşırlarımdan buldum. Şimdi giyemediğim daha küçük beden kot pantolonumu da çıkardım, bir de tişort uydurdum. Donu elime aldım, onun tek ayağını kaldırıp bir paçasını ayağından geçirdim sonra da diğerini ve beline doğru çekip giydirdim.

Yaptıklarımı izleyip, tepkisiz bir şekilde yüzüme bakıyor.

“Oğlum bunları giyeceksin, ortalıkta böyle çıplak bir şekilde dolaşamazsın,“ diye kendimce bir açıklama yapmaya çalıştım ama nafile. Söylediklerimin ne kadarı onun için bir anlam ifade ediyor hiç bilmiyorum.

Önce kafasını sonra sırasıyla kollarını geçirerek tişortu da giydirdim. En sonunda pantolonu ayaklarından geçirip, belinde fermuarını çekip ilikledim. İçine hiç giremediğim eski dar pantolonun beli, ona yine de çok geniş geldi. Pantolon üzerinden düştü düşecek, kayışımı çıkarıp onun beline geçirdim ve usulca sıktım. İki adım geri çekilip ortaya çıkanlara baktım. İnanılmaz bir şey bu!

Şimdi yapılması gereken çok önemli bir iş daha var, ağzı leş gibi kokuyor ve dişlerin zaman geçirmeden temizlenmesi gerekiyor. Onu kolundan tutup tekrar banyoya götürdüm, kullanılmamış diş fırçalarından birini elime aldım. Önce ne yapmasını istediğimi kendimde fırçayla gösterdim, sonra üzerine bir parça diş macunu koyarak fırçayı eline verdim. Elini tutarak ağzına götürdüm ve gösterdiklerimi yapmasını istedim.

Konuşmalarımı anlamadığı için öylece bekliyor, ne yapacağını bilemiyor. Bunun üzerine elini üzerinden tutarak, fırçayı dişlerinin üzerinde hareket ettirmeye başladım. Ne yapmaya çalıştığımı anlayıp başını çekmeye çalıştı ama elini sıkı sıkı tutarak tekrar dişlerini fırçalamaya başladım, o da inadı bıraktı.

Dişlerinin yeterince temizlendiğini düşünerek, başını tutup lavaboya doğru eğdim. Açtığım çeşmeden avucuma su alıp onun ağzına götürdüm, güya diş macunlarını temizleyeceğim ama o ağzındaki suyu hemen yutuverdi.

“Hayır, onları yutmayacaksın sadece ağzını yıkayıp çalkalayacaksın,” diye ona çıkıştım.

Ben anlatıyorum da hangi dağlara taşlara?

Bundan sonra Tarçın’ı bir yere oturtup, benim evi iyice temizlemem lazım. Görünen en temiz yer küçük oda, Tarçın’ın kolundan tutup doğruca oraya gittim.

“Sen şimdi burada güzelce otur. Ben temizlik yapmalıyım, sonra seninle ne yapacağımıza karar veririz,“ dedim ama o yüzüme anlamsız bir şekilde bakıyor sadece.

Allahım, ne yapacağım ben?

‘Galiba her şeyi göstererek anlatmalıyım’ diye düşünerek, çöküp halının üzerinde yere oturdum. Kolundan tutup, onu da yere yanıma doğru çektim.

Bu sefer ne yapmak istediğimi anladı, etrafında bir iki döndü sonra gelip yanıma oturdu.

Hâlâ bir köpek gibi davranıyor.

Ben ayağa kalkınca, o da beni taklit ederek oturduğu yerden kalkmaya yeltendi.

Farkında olmadan sesimi yükselterek bağırdım.

“Hayır, otur orada.”

İşte onu çok iyi anlıyor.

Eskiden alıştığı gibi arka ayakları üzerinde oturmaya çalıştı. Artık dört tane ayağı yok ki, doğal olarak arka üstü düşüverdi. Allahtan yer halı da canı yanmadı. Bu komikliğe gülemiyorum da, neyse bir şekilde yere oturdu işte.

Dışarıya çıkmayacağını ümit ederek odanın kapısını kapatıp hemen işe giriştim. Bütün evi çamaşır suyuyla karıştırılmış suyla iki defa sildim, içerideki kokular anca yok oldu. Ben de hem yorgunluktan hem de üzüntüden resmen bittim, aklım karmakarışık. Sürekli olarak düşünüyorum ama karşılaştığım bu şeyleri açıklayacak bir şey bulamıyorum. O arada oda kapısını usulca aralayıp onu kontrol ettim, zavallım yere kıvrılıp öylece uyumuş, yüzünde rahatlama ve sakinlik var. Garibim kim bilir şimdi içinde neler yaşıyor.

Ses çıkarmamaya gayret ederek sessizce mutfağa gidip kendime bir nescafe hazırladım, anca kendime geleceğim. Birkaç saattir yaşadıklarım, sanki bir rüya gibi. Ama en önemli konu, ben bu olanları karıma nasıl anlatacağım?

 

 

 

 

Reklamlar

3 comments

    • Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Bu hikayenin devamını yazmak zor çünkü Tarçın sekiz buçuk yaşında girdiği zincirleme epilepsi krizinden çıkamadığı için hayata veda etti. Birşeyler deniyorum ama zaman ne gösterir bilemiyorum.

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s