Masal gibi-Iğdır-Suveren 8

Urfa’da yaşım ve biraz daha çocuk olmam dolayısıyla devam edemediğim ilkokula da resmi olarak nihayet burada başladım, okul öyle Urfa’da olan kadar büyük bir bina değil, bizim ev kadar küçücük bir şey. Üç dört merdivenle çıkılan kapıdan içeriye girilince içeride bir giriş holü ve sadece iki tane derslik var. Okulun kalın bıyıklı saçı az müdürü bizim sınıfın yani bir ve ikinci sınıfların öğretmeni. Diğer sınıfta ise üç, dört ve beşinci sınıflar ders görüyor, öğretmenleri de askerlik görevini yapan genç bir yedek subay.

Iğdır-Suveren 1963

Geçen sene okulda yaşanan komik olayların etkisiyle bizimkiler evde beni karşılarına alıp konuştular,

“Bak oğlum, artık okulda ders zamanında oyun oynamaya kalkmayacaksın. Öğretmenin ne diyorsa onu yerine getireceksin, anlatılanları can kulağıyla dinleyip öğreneceksin.”

Bir şeyi unutuyorlar, ben artık o küçük çocuk değilim, büyüdüm ve aklım yerinde. Hem Urfa’da okulda diğer çocuklarla çok da güzel eğleniyorduk. Sınıf öğretmeni, oyunlara katılamıyor diye içinden gizlice beni kıskanmış olamaz mı?

Her sabah okula çantalarımız defter, kalem ve alfabe kitabı ile dolu olarak güle oynaya gidiyoruz, öğretmen sınıfa girdiğinde ilk günden öğretildiği gibi ayağa kalkıyoruz. Onun günaydın çocuklar demesinden sonra hep bir ağızdan, ilk günden öğrendiğimiz Türküm Doğruyum diye başlayan andımızı sınıf başkanından sonra avazımız çıktığı kadar bağırarak tekrar ediyoruz.

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm, yükselmek ileri gitmektir.

Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ben bu andımızı çok seviyorum, kim akıl ettiyse ne kadar güzel düşünmüş!

Sınıf öğretmenimiz iki sınıfın öğrencileri ile aynı anda uğraşıyor. Bizler defterlerimize yine çizgiler çekmeye başladık, ikinci sınıfa devam eden öğrenciler de okuma yazma yaparken bir yandan da matematik denen bir şeylerle uğraşıyorlar. Bu kargaşada öğretmenimiz doğal olarak çok çabuk yoruluyor ve sinirleniyor, belki onun da kafası karışıyordur.

Onun bu kızgınlığı da bize cetvelle yansıyor, bizim öğretmenimiz sınıftaki bütün öğrencilerin ellerine uzun cetvelle vurmayı çok seviyor. Ne yaptığımızı bile bilmeden tahtanın önünde ayakta yan yana durup sıramızın gelmesini bekliyoruz. Elimize tahta cetveli yiyince de acıyla birlikte ağlayarak gidip yerimize oturuyoruz. Evdeki kulak çekme işi bitti şimdi de cetvelle avuçlarımıza vurulma başladı. Öğrencilik meğer böyle ne kadar zor bir şeymiş.  

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için sınıfımızı birkaç küçük bayrakla süsledik. O gün de dışarıda bulunan Atatürk büstü önünde sıralandık, direğe bayrak çekilirken, İstiklâl Marşımızı öğretmenlerimizle birlikte söyleyenlere bizler de öğrendiğimiz kadarıyla eşlik etmeye çalıştık. Her şey öyle kolayca öğrenilmiyor, Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak… derken gerisi yok.

Daha sonra sıramızı bozmadan büyük sınıfta okuyan öğrencilerin ezberleyip söylediği şiirleri dinledik. ‘Çıktık açık alınla,’ diye başlayan marşı ben daha çok seviyorum, öğretmenlerimiz ile büyük sınıflar söylerken heyecanla eşlik etmeye çalıştım ama daha çok küçüğüm, tam olarak olmuyor.

31 Ekim akşamı radyo dinlerken babam Fenerbahçeli futbolcu Lefter  Küçükandonyadis’ten bahsetti. Kendisine 50 kez milli formayı giydiği için şeref madalyası verilmiş.

Görsel:Socratesdergi

“Ben olsam o 6-7 Eylül olaylarından sonra değil milli takım forması giymek, burada bile durmazdım. Valla bravo ona!” deyince ben de o olayları annemle konuşurlarken işittiğimi hatırladım.

Babam Beşiktaş futbol takımını tutuyor ve benim adımı da doğduğum yıl oynayan bir santraforun adından koyduğunu ne zaman konu açılsa gururla anlatıyor. Ben bu gurur sözünü anlamakta çok zorlanıyorum ama herhalde yakında öğrenirim. Babam benim de Beşiktaşlı olduğumu söylüyor ama bunun ne demek olduğunu hiç bilmiyorum, yine de çocuklara sorduklarında Beşiktaşlıyım diyorum. Kulağım çekilmesin de ben hep böyle olurum.

Evde iyice büyümüş olan kedimiz Mercan artık hiç sıkılmıyor, tavanda bezin içinde dolaşan fareleri salonda kovalamaya çalışıyor. Ne o yukarıya çıkıyor, ne de fareler aşağıya inebiliyor. Bu işten en çok fare korkusu olan annem memnun! Mercan, evde bizimle yeterince oynamadığı için ondan şikâyetçiyim, neden biz evdeyken hep uyumaya çalışıyor?

22 Kasım 1963 günü Babam anneme bahsederken duymuş, Amerika Başkanı John.F.Kennedy, Teksas’ın Dallas kentinde arabasında binlerce kişinin gözleri önünde vurularak öldürülmüş. Yerine de aynı gün Lyndon B.Johnson başkan olmuş.

Görsel:Docplayer
Görsel:Memurlar.net

“Ava çıkan biri adamı yanlışlıkla mı vurmuş ?” diye sorunca babam gözlerini açtı.

“Hayır, adamı bilerek uzaktan nişancı tüfeğiyle vurmuşlar.”

Hep tüfek diyor da onu bir yakından göremedim gitti ama neyse…

Görsel:Mapio

Burada havalar hızla soğumaya başladı, karşımızdaki Büyük Ağrı Dağının üstü çoktan bembeyaz oldu. Annem bize kukuletalı kalın paltolar dikti, kalın burgulu iplerden geçen tahtadan düğmeleri çok hoşuma gidiyor. Okulda her iki sınıfta da büyük bir soba var, bazı günler evden okula odun ve kömür de götürüyoruz.  Bu sobalar soğukla birlikte artık yakılmaya başlandı. Bunların üzerine de su dolu büyük güğüm öğlen tatilinden sonra yerleştiriliyor.

Öğleden sonra sobanın üzerindeki bu güğüme süt tozu eklenerek karıştırılıp kaynatılıyor. Sınıfın beslenme saatlerinde de evden getirdiğimiz plastik maşrapalarımıza süt tozundan hazırlanmış bu sıcak sütler konuluyor. Tatları ve kokuları gerçekten çok kötü, içmekten pek hoşlanmasak da onları mecburen sonuna kadar içip bitiriyoruz.

Görsel:Öğretmensitemiz

Yağmurlu geçen günlerden sonra bir sabah uyandığımızda her tarafın kar ile kaplı olduğunu gördük, bu öyle Urfa’daki gibi iki parmak da değil. Orada sadece camdan yağarken gördüğümüz beyaz kar ile şimdi iç içe yaşar hale geldik. Kar günlerce hiç durmadan yağdı, okula giderken basılıp ezilmiş karlarda açılan daracık yollardan yürüyerek gidiyoruz.

O arada babam taburda bulunan marangoza abime bir çift kayak bana da güzel kızak yaptırdı. Okula gidip gelirken abim kayaklarını kullanıyor ama ben kendi kızağımı çekerek yürüyorum. O arada evlerin arasına da askerler kendi boyları kadar kocaman bir kardan adam yaptılar, kömürlerden kaş göz ağız ile havuçtan burun yapmayı da unutmadılar.

23 Aralık günü radyoda anlatırlarken ben de duydum, silahlı Rumlar Kıbrıs Lefkoşa’da Dr. Binbaşı Nihat İlhan’ın karısı ile üç çocuğunu öldürmüşler.  İki gün sonrada adanın her yerinde EOKA örgütünden Rumlar Türklere karşı saldırılar düzenlemişler. Çok sayıda Kıbrıslı Türk bu saldırılarda hayatını kaybetmiş. Türk savaş uçakları Kıbrıs üzerinde uçuşlar yapmışlar. Babam bu işin sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını söylüyor.

Görsel:Hürriyet

Oldum olası başına buyruk olan ben, bir gün okul çıkışı eve giderken arkadaşlarımla karlar içinde kartopu oynayacağıma, cephaneliğe nöbet değişimi yaptırmak için giden bir çavuş ile askerlerin peşine takılıp kızağımla onları takip ettim. Onlarla birlikte yolda güle oynaya gittim, arada beni de üzerine oturduğum kızağımla birlikte çektiler.

Okuldan sonra eve abimle birlikte zamanında dönmeyince annem korkmuş,  etraf bu dağ başında vahşi hayvanlarla kaynıyor. Evin çevresinde sıkça kurt izlerine rastlanıyor. Annem evde bulunan manyetolu telefondan hemen babama ulaşmış, birlik içinde beni aramışlar ama kimse bulamamış. İster istemez telaşlanıp korkmuşlar. Herkes bir yana dağılıp evlerin arasında ve birlik içinde beni aramaya başlamış.

Cephanelikte nöbet değişiminden sonra hava kararmadan askerlerle birlikte birliğe geri döndük, ben onlardan ayrılıp evin yolunu tuttum. Benim için pek hoş bir karşılama olmadı, hem annemden hem de eli kulağımda olan babamdan iyi bir zılgıt yedim. Yalnız değildim ki neden o kadar çok korkuyorlar?

Bundan sonra onlardan habersiz bir adım bile atmayacakmışım. Peki, okula nasıl gideceğim?

Görevli olarak Doğu Beyazıt’a giden babam, dönüşünde eve kocaman bir yabani tavşan ile geldi. Yolda hayvan askeri aracın ışıklarından kaçamamış ve araba ona çarpmış. Onu dışarıda karların içine tamamen gömdü, söylediğine göre kar onun bütün kanını emip alacakmış. Akşama da taburun aşçısı onu alıp götürecek, yarın da pişirip eve getirecekmiş. Gerçekten de ertesi akşamüstü tavşan büyük bir tepsi içinde eve getirildi, kocaman kızarmış salçalı tavşandan bizler de ilk defa tattık. Ben kendi adıma her zaman tavşan yerim, eti çok lezzetli.

Yeni yıl geldiğinde İstanbul’dan annemin kardeşlerinden karlı ve parlak pullu kartlar ile birlikte yuvarlak bir teneke de lakerda balık geldi. Yeni yıl kartları çok güzel ama bizim burada yağan karlarda böyle pullar yok. Bizimkilere bunu sorduğumda bunun sadece süsleme olduğunu söylediler.  Annem, bu lakerda balığın Palamut balığının büyüğü olan kocaman Toriklerden kesilip temizlendikten sonra tuzlanarak yapıldığını anlattı. Ben henüz o büyük balıktan görmedim, acaba Urfa’da ki Balıklı Göl’de gördüğüm balıklara mı benziyorlar?

Görsel:Milliyet
Görsel;Trakyagezi

Gece yemeğimizi yedikten sonra annem bize bakır tavada mısır patlattı, o mısırların nasıl patlayıp beyaz küçük bulutlara benzediklerini henüz anlayamadım. İçlerinde gizledikleri cevherleri ateşi görünce dışarı çıkarmaları beni hep şaşırtıyor ama tuzlayıp yemeyi çok seviyorum.

1 Ocak 1964 günü radyodan duyduk, Kıbrıs’ta Makarios Zürih ve Londra anlaşmalarının yürürlükten kaldırılmasını istemiş. Biz tatiliz dışarıda çocuklarla birlikte karlar arasında koşturup oynuyoruz. Bence Makarios Amca da anlaşmaları boş versin, böyle yapıp biraz tatilin keyfini çıkarsın.

Bir akşam babam taburdaki subay gazinosunda diğer subay arkadaşlarıyla rakı içerken, boş bulunup eve bir asker göndermiş ve annemden bir tabak lakerda vermesini balık istemiş. Bu lakerda balık o içki masasında rakıyla birlikte öyle makbule geçmiş ki anlatılacak gibi değilmiş. İlerleyen zamanda komutanların emir erleri bizim evi lakerda için çok ziyaret etmeye başladılar.

Beş kiloluk lakerda tenekesinin bitmesi çok fazla zaman almadı, Allahtan biz çocuklar evde oturup annemle birlikte rakı içmiyoruz. O mereti de nasıl içiyorlar anlamıyorum, kokusu çok kötü ama rakının su konulmasıyla birlikte beyazlaması bana çok ilginç geliyor. Bardaktaki su gibi bir şeye yine su ekliyorsun ve birden hoop bembeyaz oluyor, sanki mucize gibi.

Karın çok yağdığı o günlerde artık iyice büyüyen kedimiz Mercan ortadan kayboldu, etrafta onu çok aradık ama hiçbir yerde bulamadık, günler sonra onun kötü haberi aldık. Annemin anlattığına göre yabani hayvanlardan korkup telefon direğine çıkmış ve orada donup kalmış. O sıralarda kapımıza kadar gelen kurtların ayak izleri için ben yine de şüpheliydim, belki de onlar büyük çoban köpeklerinin ayak izleridir.

Doğal olarak konu dönüp dolaşıp yine bana geldi, annem beni yine uyardı.

“Bu olay senin de kulağına küpe olsun, bu karda kışta öyle aklına eseni yapmaktan vazgeç.”

Bu uyarılara terlik korkusuyla biraz riayet ettim, okula abimle beraber gidip geldim. Ancak karlar eriyip etraf yeşillenince beni kim tutabilir ki?

3 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s