Dört bir koldan

“Beyazıttan çıkan hikayeler” konseptinde dördüncü hikaye ile karşınızdayım.

DSCF4755

Fakültede eğitim yılı başladığında Orhan halk oyunları eğiticiliği yaptığı Üsküdar Amerikan Kolejinde birlikte çalışma teklifi ile geldiğinde hiç düşünmeden kabul ettim. Dernekten ayrıldığım için oralarıyla bağlantılı okullardan iş alma şansım yoktu. Orhan’la daha önce English High School’da birlikte güzel bir çalışma yapmıştık. Birbirimizi zaten bizim mahalleden uzun bir zamandır tanıyoruz.

Sözleştiğimiz o öğlende Orhan’la birlikte Bağlarbaşı’na gittik. Orhan’ın woswosunu girişteki sokağa park edip okulun kapısından içeriye adım attığımda, gözüme çarpan ilk şey ellerinde havuçlar ve elmalarla gezinen genç kızlardı. Çalışma yapılacak binanın içine adım attığımda büyük bir gösteri merkezi ile karşılaştım. Sahneye doğru ilerleyince orada Orhan beni sorumlu öğretmen olan Miss Lynder ve kol başkanları Alev ve Şifa ile tanıştırdı. Miss Lynder gözlüklü, kısa saçlı uzun boylu ve zayıf, yaşlıca sakin görünümlü bir Amerikalı kadın öğretmen.

2

Okulda daha önceden kurulmuş bir sistem var, halk oyunları ile uzun yıllardır uğraşıldığı ortada. Orhan da zaten geçen seneden beri buraya geliyormuş. Anlattığına göre daha önceden okuduğu Kadıköy Maarif Kolejinden bir öğretmen olan Esin Hanım da burada müdür olarak görevliymiş.

Burada ilgilenmemiz gereken öğrenci sayısı ise gerçekten çok fazla, hem lise hem de ortaokul grubu var. Orhan’ın üniversite dersleri yoğun olduğu ve yeterince zaman ayıramadığı için ortaokul grubunu en başından ben üstlendim, lise grubunda da ortak hareket edeceğiz. Her iki grupta da en az dört ekip yer alacak. Tanışma ve yapılacakları kararlaştırma faslı sonrası çalışmalara başladık. Haftada iki gün çalışma için burada olacağız.

İlk fırsatta da eğitime başlamış olan fakülteye gittim. Tedbir olarak henüz Beyazıt Meydanına çıkmıyorum, Süleymaniye ve Tahtakale halen okula gidip geldiğim yollar. İkinci sınıfta alt koridorda bulunan daha küçük olan ikinci anfiye geçmişiz, sınıfın ilk sene olan kalabalığı da azalmaya başlamış. Devam mecburiyeti olmadığı için insanlar işe girip para kazanmaya çalışıyorlar.

Ben de sanki çok fazla zamanım varmış gibi bir de iş hayatına adım attım. Ne akla hizmetse, süper akıllı ve girişken biraderin gazıyla ortak bir adi şirket kurup kimyevi madde ticaretine başladım. Vergi dairesine başvuruldu, antetli resmi belgeler bastırıldı. Cebimdeki birikmiş paralar azalıyor ama şu an bunu yatırım olarak görüyorum.

Büyük şirketlerin hiç görmediğim ve hiç bilmediğim kimyevi ürünlerini satmaya çalışıyoruz. Biraderin nereden bulduğunu bilmediğim Karaköy’de köhne bir handaki odada, başka birileriyle ortak kullanılan telefonla iş yapılıyor. Kendisi işle ilgili olarak telefonda birileriyle sürekli olarak konuşuyor ama ticari olarak ortada bir sonuç yok. Tek gerçeklik ise yüklü gelen telefon faturaları!

İş ile öğretmenlik koşuşturması arasında fakülte resmen kaynamaya başladı. Her gün kravatımı takıp Karaköy’deki büroya gidiyorum, kendimce işi anlamaya çalışıyorum ama sahip olmadığın ve ne olduğunu bilmediğin bir malı satmaya çalışmak akıllı bir insanın yapacağı bir iş değil. Ben yine de bana verdiği listelerden ben de tıbbi kimyasallar üzerinde hareket etmeye çalıştım ve ilaç şirketleriyle irtibata geçtim.

Şirketlerin satın alma bölümlerine temin edebileceğim ürünlerin listesini düzenli olarak göndermeye başladım. Çok geçmeden ilk satışımı da yaptım, ürünü teslim ettiğim şirket ürünü analiz yaptığında olumlu sonuçla karşılaşınca ödemeyi de hemen yaptı. Otuz kilo ilaç ham maddesinin karşılığı olan O zamanın parasıyla otuz bin liralık satıştan, beş bin liraya yakın para kazanmıştım.

Amerikan Kolejinde çalışmalar ilerledikçe ekipler de ortaya çıkmaya başladı. Disiplinli çalışma tarzım okulda kendimi kabul ettirmemi sağladı. Orhan’la uyumlu bir şekilde çalışıyoruz, ikimiz de sadece işine odaklanmış kişileriz. Sınırlarımızı biliyor, saygı ve sevgi konusunda titiz davranıyoruz. Ders sırasında iş ciddiyetimiz mesafe almamızı kolaylaştırıyor.

Bizim elinden telefon düşmeyen birader, beni bir gün elime bir asetik asit numunesi verip Kazlıçeşme’ye, Bezmen’lerin Mensucat Santral Fabrikasına gönderdi. Oraya daha önce hiç gitmemiştim, yol yordam bilmiyorum ama biraderin ağzını kapatmak için elimde numune Sirkeci’den trene binip yola çıktım. Kazlıçeşme istasyonunda indiğimde yolu sorup öğrendim, yağmurun altında elimde şemsiye kravat ceket yürüdüm.

Doğal olarak o kötü yollarda ayakkabılarım kirlendi, yol kenarında atılmış pamukları görünce üzerilerine basıp ayakkabılarımın çamurlarını alayım istedim.   Malum fabrikaya trenle ve yürüyerek değil, taksiyle gelmişim izlenimi vermek istiyorum. Pamuk yığınını üzerine büyük bir kuvvetle bastım ve ayağım da dizime kadar suyun içine girdi, meğer altı çukurmuş.

Bir ayağım dizime kadar ıslak ve ayakkabımın içi de su dolu. Bu halde görüşeceğim müdürün karşısına çıkacak halim yok. Ürünü fabrikanın dış kapısından görüşmem gereken kişinin adını vererek bıraktım. Islak ayağımdan gelen sesleri kafama takmamaya çalışarak geldiğim yoldan tren istasyonuna geri döndüm. Ertesi gün fabrikadan yaptıkları ürün analiz sonucunu bildirdiler, telefonda bağıran kadın, asetik asitin çok kötü olduğunu ve bir daha analiz için böyle mal gönderilmemesini uyarıyla anlattı.

Telefonda zılgıtı yiyen birader suçlu olarak tabii beni gördü. Onun iddiasına göre ürünün içine giderken yağmurda su kaçırmışım, asetik asitin yoğunluğu ve kalitesi bozulmuş. Ben bunun böyle olmadığını çok iyi biliyorum. Elimdeki numuneyi asla yere düşürmedim, bilakis hep şemsiyenin altında tuttum. Orada benim içime su kaçtı ama ürünün içine asla. Merdiven altı atölye üretimi uyduruk kimyevi malları tanınmış ciddi kuruluşlara teklif edemezsiniz, işte adamın canına böyle okurlar.

İlerleyen zamanda birader bir şirkete aracı olup yirmi ton kimyevi madde sattı, beni Dilovası’na tankere yükleme yapmak için gönderdi. Yaptığı iş akıl alacak gibi değil, üç küsur milyon tutan bir iş yapıyor ve litrede sadece yirmi kuruş para kazanacağız. Yani kar oranı yüzde bir bile değil ama ona göre önemli olan çok kazanmak değil piyasada yer edinebilmek.

Konuşulan günde Gebze Dilovası’na gidip elimdeki belgelerle gelen tankere yüklemeyi yaptırıp ayağımı da sulara sokmadan geri döndüm. Daha o gece problem çıktı, tankerin ücretini alıcı ödemedi. Bu bütün problemlerin başlangıcı oldu, alınan çek karşılıksız çıktı. Dolayısıyla biraderin esas mal sahibi firmaya verdiği bizim çekimizin de karşılığı olmadı. Sahtekâr alıcı piyasayı yüklüce dolandırarak bir anda ortadan kayboldu. Biraderin heyecanla yaptığı satış resmen kâbusa döndü, elimizde büyük miktarlı karşılıksız bir çekle baş başa kaldık.

Ben biraderin malı sattığı adamı hiç bilmediğim için problemin çözümünü ona bırakıp alt sınıftan kaldığım imtihanlarıma ve kolejdeki öğretmenlik işime yoğunlaştım. Birinci sınıf derslerinden geriye sade bir tanesi kaldı, onun da imtihanı Mayıs ayında.

Birader karşılıksız çek işini çözmek için uğraşıyor ama alıcı kayıplara karışmış, satıcı olan büyük şirket de doğal olarak parasını istiyor. Birader sonunda kayıp kişiyi Marmaris’te buldu ve oraya gitti, adamla konuştu ama sonuç yok. O arada çek senet işiyle uğraşanları devreye soktu, olumlu sonuç alamayınca da her şeyi olduğu gibi bırakıp kısa dönem askerlik görevi için gitti. Onun sorunları çözeceğini düşünerek başta geride durup sorumluluk almadım, suçluyum ama o da her şeyi öylece ortada bırakıp giderek beni tamamladı.

Beni genç tecrübesiz biri olarak gören alacaklı olan şirketle bizim Peder Bey defalarca gidip konuştu. Onların olaya iyi niyetle yaklaşmaları neticesinde, annemin Samandıra’da sahip olduğu bir arsa verildi ve kalan borç da uzun vadeli aylık senetlere bölündü.

O arada Maliyeye de şirketin yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmesi gerekiyor ama ben daha okulda bilanço nedir diye yeni öğreniyorum. Ticaretle uğraşan uyanık, olması gereken yerde olan ve işini iyi bilen bir arkadaşımın yardımıyla her şeyi toparlayıp beyannameyi verdim, ardından da şirketin kapanış dilekçesini ilettim. Bankaya gidip çek hesabını kapattım ve elimizde kalan çekleri iade ettim.

11 Nisan günü Amerikan kolejinde ortaokul öğrencileri beş ekiple gösterilerini yaptılar, sahnede onlara bazen davul çalarak bazen de Silifke türküleri söyleyerek eşlik ettim. Sahneye çıkan ekipler ve bizim çalışmalarımız beğeni kazandı, lise öğrencilerinin gösterileri de aynı çizgide başarılı bitti. Bir gösteri de bahçede düzenlenen bahar şenliğinde gerçekleştirildi. Kendimi burada yaşları bize yakın olan insanlar arasında mutlu ve huzurlu hissediyorum.

20191202_111118.jpg

4

Orhan’la uyumlu çalışınca ikimiz de bir dernek kurmak konusunda fikir birliğine vardık. Çevremizde bulunanlar ve kolejden kızlar da bu konu da aşırı talepte bulununca bu konuyu hızlı bir şekilde hayata geçirdik. Derneğin merkezi olarak o sırada boş olan Korunun karşısındaki Hacı Teyzenin dükkânını kiraladık. Dükkânının pencerelerini ve kapısını boyadık, duvarlarını Unkapanı’ndan gidip aldığımız duvar kâğıdı ile kapladık. Masa ve iskemleleri de getirince bir dernek merkezine benzedi.

Marmara Turizm Folklor Derneğinin tüzüğünü Orhan’la birlikte baş başa verip hazırladık ve emniyete götürüp teslim ettik. Antetli kâğıtlar bastırdık ve damgalar hazırlattık. Göztepe pansiyonlu ilkokul müdürü bize çalışma yeri konusunda yardımcı oldu. İlk çalışmamızda oldukça kalabalıktık, kız kardeşim Semra, Nihat, Müco, Erdal, Ümit, Halit, Esin, Esma, Şifa, Gamze, Tülin, Miss Laura ve ismini hatırlayamadığım birçok arkadaş bizimleydi.

Vakit geçirmeden yurt dışına mektuplar yazıldı, çok geçmeden Fransa’dan bir festivale katılmak için davet aldık. Onlara kabul yazısıyla birlikte afişlere basılmak üzere fotoğraflar da gönderdik. Çok geçmeden afiş örneği bize iletildi. Büyük bir coşkuyla çalışmalarımızı sürdürürken emniyetten onay yazısı bir türlü çıkmadı. O sırada kanlı bir şekilde devam eden sağ sol olayları yüzünden derneklerin kuruluş başvurularını askıya almışlardı. Araya birilerini sokmaya çalıştık ama bir türlü sonuç alamadık. O güzel grup dağıldı ve çalışmalar da askıya alındı. Yurt dışı gezisi de mecburen yapılamadı.

Bu arada derslere tekrar geri döndüm, fakültede ikinci sınıfta işletme konusunda bilgilerini artırmaya çalışan öğrencilere bakıyorum da ben ununu eleyip kazığı yiyip eleğini asmış durumdayım. Mayısta tek ders sınavını verip ikinci sınıf imtihanlarına girmeye hak kazandım. Derslere neredeyse hiç girmeyince, öğrenci derneğinin dağıttığı eski imtihan sorularından çok fazla bir şey öğrenemedim. Doğal olarak imtihan başarısızlığım Haziran döneminde de sürdü.

Bir gün ortada olmayan karşılıksız çek için bir avukat aradı, birader askere gitmeden önce çeki komisyon karşılığı tahsil edilmesi için bu işle uğraşan karanlık kişilere vermişti. Bunlar çeki tahsil edememişlerdi ama onların avukatı yaptığı masraflar için benden para istiyordu. Çeki geriye almak için mecburen parayı ödedik, karşılıksız çeki de gecikmeden savcılığa verdik ama hepsi o kadar.

Bu yaşadıklarımdan sonra biraderi askerliğini yaptığı Erzincan’da bir gün olsun aramadım, tezkere alıp döndüğünde benden gereken samimiyeti göremedi. Sorumluluktan kaçan birini insan yaşadığı olaylarla daha iyi tanıyor. O borç on yıl boyunca ödendi, bir kısmını ben, bir kısmını ailem, birkaç senedi de birader ödedi.

Biraderle o günden sonra bir daha aramız eskisi gibi olmadı, arada olması gereken güven kavramı yok olunca yakınlık da son buldu. Anamız babamız aynıydı ama artık yollarımız ayrıydı, beraber iş yapmak ise söz konusu bile değildi.

Bu yaz başkalarının yaptığı organizasyonlara katılmak yerine kendimiz bu işe soyunduk. Boğazda tekne turu ve Kastro’ya günü birlik geziler düzenledik. İkinci sınıf derslerinin eylül sınavları devam ederken, bir sabah uyandığımızda 12 Eylül askeri müdahalesi ile karşılaştık. Her gün birkaç kişinin yaşamını yitirdiği sağ sol kavgaları devam ederken en sonunda askerler işe el atmışlardı.

İmtihan gününde yine Tahtakale’den Süleymaniye’ye çıktım, okulun bulunduğu sokakta başlarında miğferler olan askerler silahlarıyla devriye geziyorlardı. İmtihanımız olduğunu söylediğimizde kimliklerimizi inceleyip üzerilerimizi aradıktan sonra bizlerin okulun bulunduğu sokağa girmemize izin verdiler. Bizler şimdiye kadar arada bir polisler ile muhatap olurken, gün itibariyle bambaşka bir ortamın içinde kalmıştık.

İmtihan sonrasında mecbur kalmadıkça hiç geçmediğim sokaktan ağır adımlarla yürüyerek Eczacılık Fakültesinin yanından Beyazıt meydanına adım attım. İki yıldır güvenliğimden endişe ettiğim için pek gelmediğim bu meydana İstanbul’a yeni gelmiş bir turist gibi ilgiyle baktım. Üniversite Merkez binasının bahçesine girmeye cesaret edemedim ama ana kapının oradaki merdivenleri inerek Sahaflar çarşısına doğru yöneldim.

Beni önce ulu ağaçlar ve altına yerleştirilmiş masalar karşıladı, burası Beyazıt Meydanının Çınar altı kahvesi. Bulduğum boş bir masaya iliştim, getirilen çayı içerken ilgiyle etrafımı incelemeye başladım. Ulu Çınarların altında masalar sürekli bir hareket yaşıyor, oturanlar kalkanlar, masaya konulan çaylar, kahveler. Masaların arasından geçen insanların konuşmaları, gürültüleri, arada esen rüzgârın yüksek Çınar ağaçlarının yapraklarında yarattığı o hışırtı insanın bir an yalnız bırakmıyor.

Masaların etrafında ülkelerinden getirdikleri malları satmaya çalışanlar, onların sergileri, başında da alıcı veya değil meraklıları. Sahaflar kapısı dışında cami duvarına yaydıkları eski kitapları satan satıcılar, onları karıştırıp bakanlar. Eski para ve eşya satanlar, merakla etrafa bakınarak gezen turistler, Masaların arasından geçerek, Sahaflar çarşısına giren veya çıkanlar. Kapalıçarşı alışverişinden sonra yorgun düşerek oturanlar, yüksek sesle tartışan üniversite öğrencileri ve oradan oraya sürekli hareket halindeki güvercinler.

014

Çayımı bitirince masaların arasından yürüdüm ve Sahaflar çarşısında kitapların arasına daldım. Yan yana dizilmiş dükkânların tezgâhlarına göz atıp neler var diye bakmaya başladım. Özlemişim, kitapları gönlümce inceleyip karıştırdım sonra da kapının tam karşısındaki dericilerin sokağından Kapalı çarşıya girdim. İki sene önce English High School’da halk oyunları eğiticiliği yaparken, kostüm yapılması aşamasında buraya haftanın en az birkaç günü gelirdim.

DSCF4756Görsel:Semra Şen

Ortadaki Şark Kahvesi mola noktamdı, ilk önce orada çayımı içer ve sonra kumaşçılara dalardım. Eski dükkânlarda içime çektiğim kumaş, boya ve apre kokuları arasında aradıklarımın peşinde sanki bir dedektif gibi dolaşırdım. Şimdi işte yine aynı yerlerde özgürce, korkmadan keyifle dolaşmaya başlamıştım. Etrafa bakınıp çarşıdan çıktım ve Tahtakale’den yine aşağıya yürüyüp oradan Mısır Çarşısına ulaştım.

İmtihanlar sonrasında birkaç dersi Şubat imtihan döneminin de hatırı kırılmasın diye bırakıp günlük hayatıma geri döndüm, Suadiye’de arkadaşlarımın müzik evinde kayıt işiyle uğraşarak zaman geçirmeye başladım. O arada Üsküdar Amerikan Kolejinden tanıdığım bir öğrencimin vefatı beni çok üzdü, kendisi arkadaşımın da kardeşiydi. Genç insanların böyle aramızdan erken ayrılması beni çok etkiliyor, Bursa’ya evlerine de gidip taziyelerimi sundum.

Hikayenin devam bölümlerinin linkleri:

Hatırlama zamanı

3 comments

  1. Miss Linder ve Esin Hanım’ın burada karşıma çıktığına inanamıyorum. İkisi de okulumuzun mihenk taşlarındandı. Miss Linder dışarı karşı biz öğrencilerini çok korurdu, içerideyse kök söktürürdü. Bir iki sene önce aramızdan ayrıldığını öğrendik. Esin Hanım’sa uzun yıllar hem bizde başka Amerikan kolejlerinde müdürlüğe devam etti. Hala aynı dinamik mizaçta. İkisinin de emeği çoktur. Hikayenizin içinden bu kısımları çekip çıkarmamı anlarsınız sanırım. 🙂 O renkli fotoğrafın olduğu sahada çok maça çıktım. Siyah beyaz fotoğraf da bizim okulun sahnesi mi acaba? Sizde de güzel anılar bırakmış anladığım. Okulumuzdan bir öğrencinizin erken vefatına çok üzüldüm, başınız sağolsun. Hayat bazen çok kısa, anlamsız. Ve tabii tesadüflerle dolu. Sevgiler…

    Liked by 1 kişi

    • Neslihan Hanım, ne kadar güzel bir tesadüf olmuş. Amerikan kız kolejinin benim için anlamı büyüktür. Orada 1980-83 yılları arasında halk oyunları eğitmeni olarak çalışırken çok mutlu ve huzurlu zamanlar geçirdim. Miss Lynder gerçekten dışarıdan suratsız, ciddi sert biri olarak görünür ama dünya tatlısıdır. Düz birisiydi, kıvırmayı hiç bilmezdi. Halk oyunlarından sorumlu kişi oydu ve kendisiyle çok fazla mesaimiz oldu. Miss Esin, (ağız alışkanlığı) daha yoğun olduğu için onunla daha az görüşebiliyorduk. Bir sonraki hikayemde o da yer alıyor ve birlikte çekilmiş bir resim de koyacağım. Bu hikayedeki bütün resimler kolejde sahnede ve sahada çekildi, tenis sahanızda oynamışlığım bile vardır. Selam ve sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s