Çılgın Operasyon

Yaşımız ne kadar fazla ilerlese de sonuçta içimizde hiç büyümeyen küçük bir çocuk var aslında. Görünüşümüz ne kadar değişse de, olgunlaşıp yaşlansak da aklımızda ve yüreğimizde hissettiklerimiz pek fazla değişmiyor. Yaşadığımız kötü veya olumsuz olayların etkisiyle birlikte bazı korkular farkında olmadan benliğimizde yer ediyor. Bunları bulundukları yerden söküp atmak ise mücadeleyle geçen uzun bir süreci gerektiriyor. Bazıları ise hiçbir zaman içimizden atılmıyorlar.

Hastalık, ölüm korkusu, köpek, akrep, yılan korkusu, terk edilmek, yalnızlık, yükseklik yani örnekler oldukça fazla. Herkesin içinde gizlediği veya zaman içinde yüzleşmek zorunda kaldığı korkular her daim var oluyorlar. Korku sonuçta korkudur, onunla eğer baş edemiyorsak, mücadeleler başarısız oluyorsa sonuçta birlikte yaşamayı öğreniyoruz.

Herhalde Salı günüydü, bankada günlük işlerimle uğraşırken öylece dalıp gitmişim, çalan telefonun sesiyle bir an irkildim. Telefonu kaldırıp alo deyince, arayan kişinin kız kardeşim olduğunu anladım. Kafam bir şeylerle meşgulken veya tüm dikkatimi belirli bir konuya vermişsem,  huyumdur lafı öyle fazla uzatmam.

Doğal olarak soğuk bir ifadeyle sordum.

“Ne haber, bir şey mi var?”

Tarzımı bildiği için alınmadan heyecanlı bir şekilde cevap verdi.

“Evet, evimde fare var. Çantamın içine girip, içindeki kâğıt mendili paramparça etmiş.”

“Böyle sevimsiz şeyler de hep gelip seni bulur. Peki, çantan yerde mi duruyordu?”

“Hayır, biliyorsun bereketi kaçar diye biz yere hiçbir zaman çanta koymayız. Onu yatak odamda üstte bir yere koymuştum.”

Bu çantayı yere koymama olayı da annemden bize miras kalan, aklımızda yer etmiş bir sürü batıl inanıştan biridir. Her şeyi bilmesi gereken bir büyük olarak ona akıl verdim.

“Fare için etrafa ilaç koyacaksın, başka çaren yok.”

“Olur, hemen markete gider alırım. İnşallah hemen yakalanır!”

“Tamam, beni haberdar et,” diyerek telefonu kapattım.

Fare mevzuu bizim ailenin resmen yumuşak karnıdır. Rahmetli annem fareden gerçekten de çok korkardı, biz anne tarafından fareden ürken bir aileyiz. Bu fare işi oldukça hassas bir konu olduğu için kız kardeşimle her fırsatta konuşup haberleştik. Maalesef ortada hiç güzel bir haber yok. Fare konulan kapanlara ve ilaçlara rağmen yakalanmadığı gibi evin içinde dolaşmadık ve kemirmedik şey de bırakmamış. Geceleri evin içinde, kırt kırt diye kemirme sesleri varmış. Kardeşimin koyduğu yapışkanlı ilaçlara kertenkeleler bile yapışmış, ama o kesinlikle yakalanmamış. Belli ki inanılmaz akıllı bir hayvan.

Yapılacak en garanti çözüm bu problem çözülene kadar gelip bizim evimiz de kalması. Ben de ona bunu teklif ettim ama kız kardeşim inat etti, evinde kalıp yakalayacak onu. Cuma günü kardeşim telefonda, farenin holde bulunan ayakkabı dolabının açık kapısından içine girdiğini ve onu kapağı kapatarak oraya hapsettiğini söyledi.

Bu çok güzel bir gelişme, farenin evden çıkması için kapıya iki adım mesafe kalmış. Fare holdeki bütün kapılar kapatılıp girebileceği delikler bezlerle tıkanırsa çaresiz kalıp sokak kapısından çıkıp gidecek ama onu bunu yapması için teşvik etmek gerekiyor. Yani onu yakalayamadığımıza göre, yapılacak tek şey bu hayvanı kazasız belasız evden dışarıya sürmek.

Ailece bu büyük fare operasyonunu hiç vakit geçirmeden yapmaya karar verdik. Cumartesi sabahı evde kahvaltımızı yaptıktan sonra, karımla beraber kız kardeşimin Feneryolu’nda yaşadığı eve gittik. Arabanın bagajından, lastik değiştirmek için duran kalın meşin eldivenleri de yanıma aldım.

Dört kat yukarıya çıktığımızda kız kardeşim bizi kapıda telaşlı bir şekilde karşıladı.

“Valla iyi ki erken geldiniz. Fare dolap kapısının kenarını kemirmeye başladı. Biraz daha kemirirse dışarıya çıkacak”

“Merak etme, bu işi halledeceğiz,” diyerek hemen hazırlıklara başladık.

Kardeşimin evi küçük olduğu için, evin her kapısı girişteki hole açılıyor. Önce her kapıyı, sıkıca kapattık. Açık bir delik bırakmamak için, kapı altlarını da bezlerle iyice sıkıştırdık. Sokak kapısını da sonuna kadar açtık, amacımız, fareyi öldürmeden kaçırtıp, dört kat aşağıda bulunan bodruma doğru sürmek. Odunlukların bulunduğu en alttaki bodrum, zaten apartmanın mezbeleliği durumunda, her daire oraya eski eşyalarını koyuyor, odunluklar ise zaten berbat bir durumda.

Holdeki farenin girdiği bu basit gömme dolap ise iki kapaklı olarak yapılmış. Alt kısım, elbise dolabı olarak düşünülmüş, üst kısım ise eşya koymak için yapılmış. Alt ile üst dolap arasını ayırmak için de araya tahtalar konulmuş. Biz ayakkabılarımızı koyabilmek için, sonradan dolabın altına üç, üstüne de iki yeni raf yaptık. En üst kısma eski kitapları ve kullanılmayan eşyaları koyuyoruz.

Eve girerken, ayakkabılarımı ayağımdan bilerek çıkarmadım. Pantolonumun paçalarını çorabımın içine özenle soktum, başıma da yün bir bere taktım. Uzun kollu eşofmanımın üzerine de, kalın meşin eldivenlerimi giydim.

Karım bu komik halimi görünce, kahkahalarla gülmeye başladı. Ben de hemen tepki gösterdim.

“Gülme yahu. Ne yapalım yani korkuyorum işte.”

Bana gülüyorlar ama kardeşim ile karım da ellerine uzun saplı süpürgeleri alıp, saçlarını kapattılar. İşaretleştik, gülüştük hazırız. Büyük operasyonu başlatmaya karar verdik.

Ayakkabılığın alt kapısını çekinerek açtım, kapağın alt köşe kısmı oldukça kemirilmiş. Ne kadar büyüklükte bir fare ile karşı karşıya olduğumuzu, gerçekten de hiç bilmiyoruz. En önden başlayarak, orada bulunan ayakkabıları dikkatli bir şekilde sırasıyla almaya başladım. Ayakkabının her tekini ucundan korkarak tutup ters çevirip silkeliyorum, sonra tekrar içine bakıp onu kapıya astığımız bir büyük naylon torbanın içine atıyorum. Ortalığın boş tutulmasına üçümüz de özen gösteriyoruz.

İlk raf boşalınca ara tahtalarını yerinden kaldırıp aldım ve diğerine geçtim. Zaman ilerledikçe her ayakkabıda heyecanım da iyice arttı, dolapta bulunan ayakkabılar da artık oldukça azaldı. En sonunda alt tarafta bulunan her şey boşaldı ama meçhul fare henüz ortada yok. Dolabın üst katına aradaki tahtaları kemirerek geçtiği artık belli oldu.

Dolabın kapaklarını sıkıca kapatıp, gidip mutfaktan üzerine çıkabileceğim sağlamlıkta bir iskemle aldım. O arada mutfak kapısını yine kapatıp, altını bezle sıkıştırdık. Ben de iskemleye çıkıp, dikkatle ve biraz da çekinerek üst kapağı açtım. Kalbim küt küt atıyor, büyük bir endişe ve korku yaşıyorum. Fare ya doğrudan üzerime atlarsa diye düşünüyorum ama herhalde öyle bir şey olmaz. Olursa o korkuyla ne yaparım hiç bilmiyorum, kalp krizi geçirmem ama eminim çok korkarım.

İşe önce en üst rafta bulunan eski kitaplardan başladım. Her birini dikkatle alıp bakıyor ve arkaya bizimkilere uzatıyorum. Onlar da bu kitapları sokak kapısının dışında duvar kenarına üst üste diziyorlar. Üst rafta bulunan kitap ve eşyalar bitince heyecanımı yatıştırmak için iskemleden inip bir parça soluk almaya çalıştım.

Eldivenlerimi elime giyip tekrar işe koyulduğumda önce raf tahtalarını da sırasıyla dışarıya aldım. Eğer onları çıkarıp almasaydım, ön taraftaki set yüzünden altta bulunan büyük karton kutuyu dışarıya almak gerçekten çok zor olacaktı. Bu kutunun içinde kız kardeşimin bir arkadaşımızdan birkaç sene önce satın aldığı ve henüz hiç kullanmadığı, bilmem kaç yüz parçalı porselen takımı var.

Kutuyu olduğu gibi aşağıya almam gerekiyor ama resmen gâvur ölüsü gibi, yani oldukça ağır. Kutuyu kenarlarından yavaşça oynatıp öne doğru getirdim, karton kutunun arkasından birden fare fırlar diye de tetikteyim.  Bu büyük ağır karton kutuyu, altından açılmaması için dikkatli bir şekilde tutarak yerinden kaldırdım. İskemlenin üzerinde zorlukla ve endişe içinde döndüm ve zar zor aşağıya adım attım. Eşek kadar olmuş adamım ama minik yüreğim de nasıl heyecanla çarpıyor anlatamam. Bu büyük ağır karton kutuyu, korkularıma gem vurarak doğruca sokak kapısının dışına çıkardım ve usulca yere koydum.

Karımla kız kardeşim sokak kapısında fare püskürtme hazırlıklarını son bir defa gözden geçirdiler. Süpürgeler elde ve önde pür dikkat savunma vaziyetindeler, yani hepimiz tam teçhizatlı olarak taarruza karşı hazırız. Derken derin bir soluk alıp harekete geçtim, yavaşça karton kutunun üst kapaklarını açtım.

İçeride bulunan porselen takımın parçaları dikkatli bir şekilde gazete kâğıtlarına sarılmış. En üstten başlayarak, parçaları sırayla dışarıya almaya başladım. Kutudan bir parçayı alıyorum, üzerine sarılı olan gazete kâğıdını dikkatli bir şekilde açıyorum. Her şey tamamsa, porseleni kapıda hazır bekleyen eşime veya karıma uzatıyorum. Biri savunmasını kesinlikle bozmazken diğeri parçayı kırılmayacak bir yere kaldırıyor.

Ortada henüz hiçbir hareket ve tıkırtı yok, o arada gazete parçalarının birinde bir ıslaklık gördüm. Heyecanla bizimkileri uyardım,

“Burada, gazetede ıslaklık var. Fare her ân karşımıza çıkabilir!”

Artık çok daha fazla temkinliyim, heyecanım da iyice arttı. Fare kutunun içinden üzerime sıçramasın diye porselenleri uzaktan alıp açmaya başladım.

Sonunda sıra porselen takımın büyük çorba kâsesine geldi. Onu elime aldığım anda gazetelerin arasından bir şey fırlayıp kutu dışına atladı. İyi ki o korkuyla kâseyi elimden atmadım. Karşımızda küçük gri renkli bir fındık faresi var. Kocaman kulaklarıyla, inanılmaz sevimli bir surat. Hani o filmlerdeki miki fareler gibi!

depositphotos
Görsel: Depositphotos

Sanki fareyi görmemişler gibi telaş ve panikle bizimkilere bağırdım,

“Aman, sakın içeri girmesin,”

Onlar zaten süpürgeleri ile savunma pozisyonlarını sıkılaştırmışlardı. Ben de çorba kâsesini sıkıca tutarken, o arada en az benim kadar korkmuş ve panik olmuş şaşkın fareyi de ayağımın kenarıyla merdivenlerden aşağıya ittim. Minik fare merdivenlerde yuvarlanıp, bir alt katın sahanlığına düştü.

Elimdeki çorba kâsesini kırmadan bizimkilere uzatıp, hemen elime bir süpürge aldım ve minik farenin peşine düştüm. Alt komşu ayakkabılarını dışarıda bırakmış, fare korkuyla onun arkasına girdi. Koşup bir panikle ayakkabıyı itekledim, minik fare bu sefer merdivenlerden bir alt kata derken sonunda atlayıp bodrumun karanlıklarına daldı.

Nefes nefese üst kata çıktığımda, hepimiz farenin sevimliliğini konuşuyorduk. Namussuz minik fare bizi çok ürkütmüştü, bu kadar küçük bir canlının bu kadar çok şeyi yapması, evin içinde dört dönmesi ve yakalanmaması gerçekten ilginçti. Onu öldürmemiştik ya yine de çok mutluyduk. Sonra halimize bakıp, kahkahalarla gülüştük.

Kendimize gelince işi tamamlamak için yeniden harekete geçtik. Ortalığı boş tutmak için bir naylon torbaya, kutudan çıkan kirli gazete kâğıtlarını doldurduk. Tekrar iskemleye çıktım, ikinci bir fare olma ihtimaline karşı dolabın içinde kalan diğer şeyleri de tek tek çıkarıp bakmaya başladık. Çok şükür orada başka bir şey bulamadık.

Karım fotoğraf makinesini evde unuttuğuna, gerçekten çok üzülüyordu. O hepimizin korkmuş, panik halindeki görünüşümüzü, Don Kişot’a benzeyen komik halimizi çekmeyi çok istiyordu. Neyse, bu çılgın büyük operasyon sonunda kazasız belasız sona ermişti. Dolaptan dışarıya çıkardıklarımızı tekrar geriye yerleştirip ortalığı toparladık. Porselen takımı hiçbir kırık olmadan kutusuna yerleştirip yerine kaldırdık. Artık balkonda oturup keyifle bir kahve içmeyi hepimiz hak etmiştik, savaş baltalarımızı gömdük ve kıyafetlerimizi değiştirdik. Mutluyduk, daha ne olabilirdi ki?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s