Ortak Akıl Olunca

Mahalle sakinleri içinde yer aldıkça bir şeyi fark ettim, buradakiler birlikte hareket etmeyi seviyorlar. Üretilen fikirleri gecikmeksizin aralarında tartışıp sonuçlandırıyorlar. Yapmak istedikleri şey için önce ellerindeki ve evlerindeki olanakları gözden geçiriyorlar, bunlar yetmiyorsa hemen eller cebe gidiyor ve gereken para toplanıyor.

Mahallede en çok sevilen faaliyetlerin başında deniz, kamp ve balıkçılık geliyor. Müzik ise vazgeçilmezlerden, çünkü bir şeyler çalan hiç yoksa üç dört kişi var. Orhan akordeon ve gitar, Ertuğrul ise gitar çalıyor, hatta sonradan elektronik gitar ve anfi de aldı. Ancak spor yapmak mahallenin resmen yumuşak karnı, futbol ise en önemli konu!

Minibüs caddesinin hemen üzerinde Aralık Sokak durağının karşısında, biz küçüklerin kenarda uçurtmalarını uçurduğu, Sarayspor denilen çok geniş bir boş alan var. Bu büyük arazi Kuyubaşı’ndan Mazharbey’de yeni yapılan SSK hastanesine kadar uzanıyor. Bizim muhitin bütün çocukları ve gençleri, orada her gün maç yapıyorlar.

Nusretlerin inek beslediği mandıranın ve evlerinin arkasındaki bulunan boş alan ise, bizim esas mahalle futbol sahamız. Zemini kendimizce düzeltip, ortadan bel veren inşaat eskisi kalın kereste kale direklerini dikip, bir de beyaz kireçle saha çizgilerini çizince resmen bir futbol sahasına benzedi.

Her gün akşamüstü bu sahada mahalle arasında iddiasına maçlar yapılıyor, eski bir futbolcu olan Selami Abi de bu eğlencenin tam ortasında yer almaktan geri kalmıyor. Bu saha arada sırada da iddialı mahalleler arası futbol maçlarına sahne oluyor. Fenerbahçe genç takımında oynayan Mikro Mehmet ile onların Hamdibey Mahallesi futbol takımı, bizim mahalle takımının en büyük ve önemli rakibi.

Bizim mahalle takımının değişmeyenleri ise Hindi Ertuğrul, Settar, Agavni Yusuf, Rasim, Serdar, Kırıt Kenan, Nihat, Nusret, Orhan, Atik, sonraları Erkut ve İsmail. Eğer adam yeterli olmazsa bazen maçta Fil İbo da oynuyor.

Kelle Bülent, Baykuş Bülent ve benim gibi küçüklerin bu işle pek ilgileri yok. Oynanan maçlarda genel olarak yenilsek de takımda oynayamayan biz küçükler saha kenarından avazımız çıktığı kadar hep birlikte bağırıyoruz,

“Haydi Koru, döşe boru!“

Sahadan bize cevap olamayacak kadar fazla homurtulu sesler geliyor

“Agavni, pas ver. Çalım yapıp şahsi oynama.”

Çoğunlukla bizimkiler sahada birbirlerine girdikleri için oyunu moral bozukluğuyla kendi kendimize kaybediyoruz.

Koru futbol takımı olarak, çevrede düzenlenen sosyal etkinlikleri kaçırdığımız da söylenemez. Kalamış’ta Köhne’yi geçince Cafe Orhan’ın tam karşısında bulunan sahada düzenlenen, futbol turnuvasına mahalle takımı olarak, hiç düşünmeden kayıt yaptırıldı. Nalburdan alınan Viktorya boyalar peynir tenekelerine konulup kaynatıldı, yuvarlak yakalı atletler mahalle forması olarak kırmızıya boyandı.

Selami abinin yaptığı ama uygulamanın bizlere düştüğü antrenman programı sabahın köründe saat beşte başlıyor. Kalamış turnuvasında şampiyonluk hayalleriyle, herkes uyurken sabahın beşinde Nusretlerin oradaki bizim sahada antrenmanlara bile başlandı. Hangi akla hizmet bilmiyorum ama oynamayacak olmama rağmen ben de sabahın köründe ki bu çalışmalara katıldım. Mahalledeki takım ruhu bu olsa gerek.

Viktorya boyalarla kırmızıya boyanan atlet formalarla bizim takım turnuvadaki ilk maçına çıktı ve galip geldi. Takımın kapasitesi ve oyun gücü maalesef diğer maçları kazanmak için yeterli olmadı. İlki dışında, turnuvadaki oynadığımız maçların hepsini kaybettik. Biz değil ama başka birileri bizim koruspor takımına golleri atıp boruları güzelce döşedi.

Turnuva sırasında Kalamış’a çok fazla gidince Köhne’yi ve etrafı ben de keşfettim. Aslında daha önce fazla görmediğim yerleri maç bahanesiyle kendi gözlerimle hem de Lale’nin bisikletinin arkasında gezip güzelce gördüm. Öğrencilerin daha çok tercih ettiği Kalamış’ta ortada vapur seferleri kaldırıldığı için artık işlemeyen bir iskele var. Giriş kısmındaki beton kısım, bir balık lokantası ile son buluyor. Ondan sonrasını şimdilik göremedim ama dediklerine göre kalın demir kazıklara oturmuş ön kısım varmış. Kalın üst kaplama tahtalarının bir kısmı kopmuş. Aralardan görünen deniz sanki bir akvaryum gibiymiş,

kalamış1-Ali AltınerGörsel: Ali Altıner

Kalamış iskelesinin en başında, ağaçların altında ismine birebir uyan çay bahçesi Köhne var. Müdavimlerin gelip oturduğu tahta masalar ile iskemleler oldukça eski ve yıpranmış. Bunların çoğunluğu yaşlı salkım söğüdün ve hasırların kapladığı o geniş çardağın altında, diğer kalanları da sahildeki ince kumların üzerinde.

İsminden emin olamadığım garson, büyüklerin neredeyse akrabası gibi olmuş. Onlara sürekli olarak içecek bir şeyler yetiştirmeye çalışıyor. Gençler burada rahatça sigaralarını ve biralarını içiyor, arka masalarda kâğıt oyunu ve taş oynayanlar var.

Kalamış iskele2-Ali AltınerGörsel: Ali Altıner

İskelenin Köhne tarafında Cafe Orhan’a kadar uzanan küçük sahil şeridinde pek fazla yüzülmüyor, genellikle kayıklar ve tekneler bağlanıyor. İskelenin diğer tarafında bulunan uzun kumsal ise Kurbağalı Dere ağzına kadar devam ediyor. Deniz sığ ve baştanbaşa kumluk, insanlar burada denize girerken iskelenin etrafı Kefal balığı kaynıyor.

Maçların sonrasında genellikle efkâr dağıtmak için Köhne’ye, bazen de yürüyerek Fenerbahçe’ye gidiyoruz. Belvü’den başlayarak, deniz kenarına sıra sıra çay bahçeleri yapılmış. Yolun en dibinde ise otobüs durağının arkasında, yüksek duvarlarla çevrilmiş Devlet Demiryolları kampı var. Onun yanında ise belediyenin halk plajı.

Küçük köprünün üzerinden Fenerbahçe burnuna geçildiğinde, piknikçiler gelenleri karşılıyor. Yeşil çimenlerin üzeri, denizin kenarı hıncahınç dolu! Uzanmış dinlenenler, oyun oynayanlar, denize girenler, bir şeyler yiyip sohbet edenler, üstelik nefis çay ve ızgara kokuları da her tarafı kaplamış durumda.

Fenerbahçe’de çay bahçeleri Akşamüstüleri resmen tıklım tıklım dolu, oturacak yer bulmak bile problem oluyor. İnsanlar çaylarını ve kahvelerini içerken, Fenerbahçe Koyu’na demirlemiş olan büyüklü küçüklü teknelerin, yelkenlilerin üzerinden batan güneşi ve Moda Burnu’nu da seyredebiliyorlar. Biz yaşımız itibarıyla pek göremesek de, çay bahçelerinde verilen servisin sabaha kadar devam ettiği söyleniyor.

Yol kenarlarında park etmiş olan çeşitli markalardaki lüks arabaların yanından geçerken, onların içlerine kedinin ciğerci dükkânının camından içeriye baktığı gibi bizler de umutsuz bir şekilde bakıyoruz. Babamızın verdiği harçlıklarla, ancak böyle uzaktan yalanabiliriz.

Rivayetlere göre, zengin çocukları arasında akşamları Ankara yolunda, anahtar bırakmacasına araba yarışları yapılıyormuş. Bir taraflarına güvenip yarışa katılıyorlarsa, bize ne canım sonuçlarını da onlar düşünsün.

Mahalledekiler Dere ağzında yeri olan Yalovalıdan arada kayık kiraladıkları zaman ben de onlara katılmaya başladım. Onlar bu adamı belli ki epeydir tanıyorlar, Ertuğrul ile kendi aralarında konuşurlarken,

“Yalovalı, hadi bir kürek kum atar mısın?“ sözlerine çok şaşırdım.

Kayıkçı dizlerine kadar denize girip, elindeki küreği denize daldırdı, iri kumlarla küreği doldurup onu doğrudan tahta iskeleye boşalttı. Bizimkiler hemen o kumları eşeleyip, kırkayağa benzeyen kurtları aradan alınca işin esasını da öğrendim. Balıklar ve özellikle Karagözlerin küçükleri olan İspari avı için bu kurtlar en güzel yemlermiş. Ben Karagöz’le henüz tanışmadım, o nedenle İspari ile de bir yakınlığım yok.

İşimiz bitince Ertuğrul kayığın küreğine geçti ve rotamızı doğrudan Kalamış iskelesine çevirdik. Ben o sıralarda daha balıkları bile tam olarak tanımıyorum ama böyle gide gele, Kalamış iskelesinin ucunda ben de denizi tanıyıp sevmeye başladım. Renkli Lapinler, Horozbinalar, Sümüklü benzeri kaygan siyah kaya balıkları, İzmaritler, İspariler, İstavritler ve kefal balıklarını artık birbirinden ayırabiliyorum. İnsan gördükçe doğal olarak öğreniyor, ben de merakla öğrendiğim bütün bunları hafızamın derinliklerine silinmemecesine atıyorum.

Eski Kalamış iskelesine tırmanmadan önce elimize yanımızda getirdiğimiz atılacak olan eski delik çorabı geçiriyoruz. Yem olarak bulduğumuz kurtlardan başka biraz midye de sökmemiz lazım. Onları yapıştıkları yerden çıplak elle sökmeye kalkarsan, elleri jilet gibi kesiyorlar, ben de bunu deneyerek acı bir şekilde öğrendim.

Midye çıkarma işi bitince, kayıktan iskele kenarında kalmış olan eski kopuk büyük lastiklere basarak, zar zor iskelenin üzerine tırmanıyoruz. Kendimize güzel bir seçip oltaları açıyoruz, iğnelere bir ufak parça kurt veya midye parçası taktıktan sonra onu kırık tahtaların arasından aşağıya sallandırıyoruz. O berrak suda balıklar, oltaların yemlerinin etrafında dört dönüyorlar. Çok mu balık tutuyoruz? Yok, ama onları yüzerken seyretmek ne büyük keyif aslında!

Kalamış’taki turnuva maçlarından sonra futbol konusu mahallede daha az konuşulur diye düşünürken tam tersi oldu. Birçok akşamüstü Ertuğrulların önündeki geniş bahçe duvarının üzerinde oturulup bu konu didik didik edildi. İşte öyle yapsaydık şöyle olurdu, yok sen hiç pas vermedin, ben verdim sen görmedin muhabbetleri günlerce sürüp gitti. İyi ki ben de takımda yer almamışım, konuşmaları üzerime alınıp valla çok üzülürdüm.

Oturup konuşulan duvarın önünde boş bir alan var. Sözünü ettiğim bu boş alanın bir tarafında, iki katlı bir ev ve bu evin duvarının kenarında da Ertuğrul’un anneannesinin olan, içinde de birkaç tavuk ve horozun bulunduğu küçük bir kümes var. Alanın çevresinde de osuruk ağacı dediğimiz, Kızılderilicilik oyunu oynadığımız zaman ok yapmakta da kullandığımız, her yerde çıkan o yabani bitkilerden var. Yol tarafında da bir şekilde yeşerip büyümüş, yaşlı birkaç yabani armut ağacı var.

Bir ara nasıl olduysa ve kimin aklına geldiyse, Ertuğrulların önündeki bu boş alanın voleybol sahası olması fikri ortaya atıldı. Hızlı bir şekilde karar verildi ve odunluklardan kürek, kazma, tırmık ne varsa vakit geçirilmeden ortaya çıkarıldı. Tam bir mezbelelik olan o alan tamamen temizlendi ve kazılarak düzletilmeye çalışıldı. Daha sonra sulanarak sertleşmesi için bastırıldı. Bütün öğleden sonra güneş altında sekiz on kişi birlikte çalıştık, ama değdi doğrusu!

1

Saha kabaca hazırlandı ama eksikler de bir hayli fazla. Öncelikle voleybol ağı ve onların takılacağı direkler yok, üstelik ortalarda görünen bir voleybol topu da yok. Mahallede ki grubun çok güzel bir özelliği var, bir konuda karar verildikten sonra pamuk eller ceplere gidiyor ve harçlıklar ortaya çıkarılıyor. Büyüklerden üç dört kişi hemen bir minibüse atlayıp, Kadıköy Altıyol’da bulunan Rekor spor mağazasına gidiyor. Bu futbol topunda da böyle oldu, voleybol filesi ve topu için de aynı şekilde.

Yuvarlak boru direkler bir yerlerden bulundu ve mahallede bulunan demircide de kaynakla ipleri bağlama yerleri yaptırıldı. Sahada daha önceden ölçülerek belirlenen yerlerine dikildi, dipleri de inşaatlardan alınan çimento, taş ve kumla kapatıldı. Ertesi gün direklerin beton diplerinin tamamen kuruduğu tespit edilince, bulunan siyah yağlıboya ile güzelce boyandı. Saha Feneryolu’nda ki nalburdan alınan toz kireçle de işaretlenen yerlerden kalın çizgilerle çizildi. Böylece akşamüstleri, mahallede iddialı voleybol maçları da oynanmaya başladı. Ben en çok armut ağacının üzerini seviyorum, her şey en iyi oradan takip edilebiliyor.  Takımlarda oynayacak kişi eksikse, arkada bazen bana da oyunda fırsat tanınıyor.

Yaz başından beri mahalleli düzenli olarak sinemaya gidiyor, bizler de artık isyan edince annem geceleri de dışarıya çıkmamıza izin verdi. Mahalleyi ve ortamı güvenli görmeseydi bize kesinlikle arka çıkmazdı. Böylece biz de aşağıdaki site sinemasından sonra başka sinemaları da görebildik, ayrıca mahalle sakinleri ile birlikte neşeli saatler geçirdik.

Mahallede gece yemek sonrasında bir araya gelinince gitar ve akordeon da hemen alınıyor. Bazen koruda, bazen de yürüyerek Meteorolojinin oraya gidilip şarkılar söyleniyor. Orada oturulup bir şeyler içilip sohbetler ediliyor. Yollarda grup halinde şarkı söyleyerek yürürken bu durum kimseyi rahatsız etmiyor.

Yeni film geldiği akşamlar da Kalamış’ta Fenerbahçe’ye giden yolun hemen üzerindeki, açık Kalamış Sahil sineması mahallelinin gittiği yer.  Sinema, bu civarın tüm ailelerinin rağbet ettiği en önemli ve güvenilir eğlence olayı. Burada hep yabancı film oynatılıyor ve üç gecede bir de film değiştiriliyor. Demek ki, o gecelerde biz de kesin Kalamış Sahil sinemasındayız.

Yan tarafları büyük duvarlar ve çok yüksek ağaçlarla kaplı olan sinemanın ana girişi, cadde üzerinde. Zaten büyük perde de hemen orada. İçeriye onun iki yanında ki kapılardan giriliyor. Biletler alınırken, çekirdekler de unutulmuyor. Herkes gibi biz de yerlerimizi ararken, içeride çalan müzik ve ağaçlardaki kuşların sesleri kulaklarımızı dolduruyor. Yan yana dizilmiş tahta iskemlelerde oturup, oynayan filme kendimizi kaptırıyoruz.

Filmde on beş dakika ara verilip ışıklar yakıldığında bizim mahallenin gençleri, çalan müziğin eşliğinde etrafta dolaşıp, güzel kızlarla konuşmaya çalışıyorlar. Bunlar dediklerine göre bizim aklımızın ermediği konularmış, bir bildikleri de var herhalde!

Haftada bir gecede Bağdat Caddesi’ne çok yakın olan, Caddebostan Budak sinemasına kaçıyoruz. Burası da hep yabancı film oynatıyor, üstelik büyüklerimizin kendi aralarında konuştuklarına göre, buranın piyasası da çok güzelmiş!

Feneryolu’ndan bizim mahalleye doğru mahalleye gelirken, Gürünlerin köşkünün alt köşesindeki sokağın başında, güzel bir küçük köşk daha vardır. Bahçesinde erikler olmuş, yerlere kadar dalları eğilmiş. İçeri dalıp çalamıyorsunuz, hem uşak var hem de duvarlarda yüksek ve sivri uçlu demirler.

Mahallede birlikte karar verme işine dönersek, yine büyüklerce konuşulup bir karar verildi, gidip ev sahibinden kibarca erik istenecek. Aramızdan da bir kaç kişi eğer izin verilirse, bahçeye girip erik koparacak. Bu kişiler de Fuat Ağabey, Erkut, Hindi Ertuğrul, Nihat, Serdar ve Agavni Yusuf olarak belirlendi.

Hep beraber evin oraya gittik, önceden seçilen kişiler bahçe kapısına gidip kibarca zili çaldılar. Biz geride kalanlar da, onları duvarın köşesinden dikkatle izliyoruz. Kısa bir süre sonra, uşak olduğunu sandığımız bir bey gelip kapıyı açtı. Sesini çıkarmadan önce bizim gruba bir baktı, ardından bizimkilere ne istiyorsunuz der gibi bir şeyler sordu. Bizimkiler de ona meramlarını anlattılar. Adam içeriye girerken bizimkiler geriye dönmeyip beklemeye devam edince, bir şeyler olduğunu düşündük.

Bir süre sonra, kapıda uşakla beraber beyaz saçlı yaşlı bir bey göründü. Yaşlı beyefendi ciddi bir yüz ifadesiyle bizimkileri süzdükten sonra onlarla karşılıklı konuşmaya başladı. Kenardan merakla onları izliyoruz ama konuşulanları da bir türlü duyamıyoruz. Yaşlı adam içeriye girerken uşak da içeriden bir merdiven getirdi. Ardından da bizimkiler büyük bir cesaretle, erik ağacını ablukaya aldılar.

Dışarıdan arada onların seslerini duyuyoruz.

“Beyler tamam artık! Ayıp oluyor, daha fazla koparmayalım.”

Yeterince kopardıklarına ikna olunca dışarı çıktılar, elleri, gömleklerinin içi yeşil erik dolu.

Erikleri aramızda paylaştık, güle oynaya korunun yolunu tutarken olanları da neşeli bir şekilde anlattılar. Söylediklerine göre uşak bizimkileri terslemeyip evin sahibine haber vermiş. Kapıya gelen yaşlı adam onlara ne istediklerini sorunca kibar bir şekilde,

“Efendim biz mahallenin gençleriyiz. Çok canımız çekti, ağacınızdan biraz erik koparmak istiyoruz,” demişler.

Yaşlı adam bu sözlerle bir an durmuş. Şaşkınlık mı yaşıyordu, yoksa hoşuna mı gitmişti hiç kimse bilmiyor.

Yanında duran uşağa doğru dönüp hemen talimat vermiş.

“Oğlum merdiveni getir, gençler bahçeden biraz erik toplayacaklar.”

İçeriye girmeden önce bizimkiler de tembihte bulunmuş.

“Başka bir şey yoksa rahatınıza bakın. Lütfen dalların kırılmamasına da özen gösterin.”

Bizimkiler abluka işini bile adabıyla yapmaya çalışmışlar, ne de olsa kibar bir mahalleyiz.

Reklamlar

5 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s