Eski bakkal konseptini yaşamak

Malum bayram ile birlikte dört gün sağlığımız için evdeyiz. Dün her taraf oldukça kalabalıktı, evlerde sanki misafir ağırlanacakmış gibi insanlar alışveriş alışkanlıklarını sürdürdüler. Ben de eksik olan bir iki şeyi almak için çarşıya indim, etraf kuyruklardan geçilmiyordu. Marketlerin, PTT ve bankaların önlerinde mesafeli durmuş insanların oluşturduğu kuyrukların arasına ben de katıldım. Şu Corona çok enteresan ve inanılmaz güçlü bir şey, politikacıların bütün vurucu propaganda malzemelerini bir çırpıda ellerinden alıverdi.

Her neyse marketten içeriye girince de plastik eldivenlerimin üzerine ikinci eldivenleri giyip iki şeyi aldım ve hiç oyalanmadan kasada ödememi yapıp çıktım. Artık alışverişe eksik listesi ile gidiyorum, bu şekilde kalabalık ortamlarda fazla zaman geçirmeyerek kendimce korumamı sağlıyorum. Bana bir şey olmaz gibi bir düşüncem yok, ben gereken önlemi alıyorum, bunun dışında olacaklar için ise sadece kısmet böyleymiş diyebilirim.

Eve doğru yürürken kuru yemiş, baharat ve bakliyat satan eski bakkal konseptini uygulayan bir dükkânın önünde de kuyruk oluştuğunu gördüm. İçeriye elinizde eldiven de olsa yine de onların verdiği basit eldivenlerden elinize giyiyorsunuz. Oradaki kutulardan seçtiğiniz ürünleri küçük metal küreklerle naylon torbalara kendiniz dolduruyorsunuz.

Onlar torbanızdakileri terazide tartıp etiketliyorlar, öyle belirli bir grama getirmek için bir şey yapılmıyor. Torbada kaç gramsa kasada bunun ücretini ödüyorsunuz. Yani eski uygulamaların modern şekli. Konsept barkod, elektronik etiket çıkaran terazi, kasada kredi kartları ödemesi ile geçmişten ayrılıyor.

Aklıma çocukluğumuzun sade basit bakkalları geldi, bununla ilgili daha önce bir yazı kaleme almıştım ama tekrar o anları yaşamak istedim. Hatırlıyorum da eskiden oturduğumuz yerlerde her zaman bir mahalle bakkalı olurdu. Yanlarına gazoz kasalarının dizildiği kapıdan içeriye adım attığınızda duyulan, biri birine karışmış egzotik kokular muhteşemdi. İçeride kalın tahtaların üzerine konulmuş çuvalların arasından dikkatle geçilirken arkalardan gelen gaz kokusu da dikkat çekerdi.

Şeker kavanozları, çiklet ve çikolataların olduğu yere gelince bakkal amca ile karşılaşılırdı. Uzunca tezgâhın üzerinde konulmuş olan iki kefeli terazinin en çok ilgimi çeken yeri sarı kirli metalden gramlar ile terazinin ortasındaki ölçümü gösteren kuşların başına benzeyen uzantıları olurdu. Bir kefeye gramlar, diğerine de istenilen mal konurdu. Kuşun gagalarının karşılıklı geldiğini görene kadar küçük kürekle kese kâğıdına maldan koymaya devam edilirdi.

Bizler o küçük yaşımızda annemizin bir kâğıda yazıp verdiği listeyi alıp doğruca bakkala giderdik.  Elimizde bulunan kâğıdı ve eğer verilmişse parayı bakkal amcaya uzatır beklerdik. Para verilmemişse yine de kâğıtta yazılan şeyleri alacağımızı gayet iyi bilirdik. Bizler bakkal amcanın kesekâğıtlarına tartıp koyduğu şeyleri de elimizdeki fileye koyarken, o da ya paranın üstünü hesaplayıp verir ya da sarı yapraklı defterini açıp verdiklerini kulağının üzerine iliştirdiği sabit kalemle, kalemin ucunu tükürükleyerek o kirlenmiş sarı veresiye defterlerine de yazarlardı. İşimiz bitince elimizde file ile güle oynaya evin yolunu tutardık.

Her şey çok basit ve kolaydı, ortada tereddüde düşülecek herhangi bir karışıklık yoktu. İnsanlar yapabilecekleri şeyi konuşur, boşa söz vermezlerdi. Söz ağızdan çıktığı zaman sanki bir kanun gibiydi, muhakkak yerine getirilirdi. Büyüklerimiz de bizlere doğru olmayı, kimsenin hakkını yememeyi ve boş konuşmamayı sürekli olarak tekrarlarlardı. Güven en çok önem verilen konuların başında geliyordu, yalan söylemenin ne kadar kötü olduğu bizlere özellikle anlatılıyordu. Başkalarının malına el uzatmamanın, dürüst olmanın ve kendi hakkımıza razı olmanın önemi her dakika hatırlatılıyordu.

İnsan ve hayvan sevgisinin yanı sıra çevreye ve doğaya karşı saygılı olmamız konusunda sürekli uyarılıyorduk. Günah kavramının karşılığı başkalarına zarar vermemek ve insanca yaşamak ile ilişkilendirilmişti. Böyle bir ortamda büyüyen bizlerin hayatı oldukça basitti.

Bakkallarda var olan ürünlerden ancak bir, bilemedin iki üç çeşit olurdu. Süt, bazı büyük şehirlerde bulunan Atatürk Orman Çiftliği veya Süt Endüstrisi kurumunun bir litrelik cam şişeleri dışında bakkallarda pek satılmazdı. Sütçüler onları kapılara güğümlerle getirir, litrelik ölçüleriyle doldurup damlatmadan sizin kabınıza boşaltıp paralarını alıp giderlerdi. O sütler hiç gecikilmeden annelerimiz tarafından ateşin üzerinde taşmadan pişirilir ve öyle kullanılırdı, üstlerinde oluşan kalın kaymak ise ekmeklerin en lezzetli tamamlayıcısı olurdu.

Peynir olarak ülkemizde çok fazla yöresel ürün olmasına rağmen bakkallarda genellikle bir beyaz, bir kaşar, belki de tulum peyniri olurdu. Bakkal hangi teneke peyniri aldıysa, bitirene kadar sadece onu satardı. Tenekeden bıçak yardımıyla aldığı bir kalıp peyniri, yağlı kâğıdın içerisine koyduktan sonra, onu terazinin bir kefesine koyardı. Diğer kefeye de gramları koyup, peyniri tartardı. Peynirin fazla olan kısmını bıçakla kesip alır ve tenekeye geri koyardı. Peyniri de yağlı kâğıttan sonra bir gazete parçasına sarıp, bize öyle verirdi.

Fasulye, mercimek, nohut, pirinç gibi bakliyatlar büyük bir çuvalın içerisinde satılırdı ve sadece bir çeşit bulunurdu. Hangisinden isteniyorsa kese kâğıdına, küçük teneke kürekle, çuvaldan alınıp doldurulurdu. Sonra da terazide tartılır ve gramını buluncaya kadar, o küçük kürek yardımıyla eksiltilir veya fazlalaştırılırdı.

Bu ve bunun gibi birçok ayrıntı sizlerin de gözlerinizin önüne gelmiştir, belki benim anlattıklarımdan daha fazla şey hatırlıyorsunuzdur. Beni bu günlerde en çok mutlu eden şeylerden birisi de son zamanlarda bakkal veresiye defterlerinin satın alınması ile ilgili yapılan yardım kampanyaları. Muhtaç insanları utandırmadan, gizlice yapılan yardımların ne kadar değerli olduğunu bizler belki anlamıyoruz ama…

Söz çok fazla uzamadan bayramınızı kutluyorum, sevgi ve saygılarımla.

5 comments

  1. Eski.. Kapısını da seviyorum, sandalyesini, masasını da.. Bir de kokularını.. Bakkal, odunluk, beyaz sabun… Eski mi güzeldi yoksa zamanın ruhu mu? Özlem aynı özlem, teşekkürler 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. İşte bu yazı beni yine anılara götürdü. Ağrı’da ilkokul 3’teyim. O zamanlar annem harçlık verdiğinde hemen bakkal amcaya koşar zamanın Mabel sakızından alırdım hani üstünde arap kız olan kardeşimle ağabeyim de fasulye şeker. Bir de zunkla diye kağıtlı bir şeker vardı. Şekerini yer kağıdı resimliydi biriktirir oyun oynardık. Çocukluğum çok güzel geçti vesselam. 👍 😊

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s