Mu ile hayallerden gerçeğe

Her şey hayalimden yazdığım küçük bir fantastik hikâyenin genişlemesiyle başladı. Hikâye, fikrini almak için okuttuğum bir arkadaşımın internetten bulup gönderdiği birkaç haberle birlikte ilerlemeye başladı. İlk roman çalışmam olan ‘Karlar arasında’ bittiğinde onu nasıl yazdığımı gerçekten tam olarak hatırlamıyordum. Ancak ortada antik çağlarda Anadolu’da kurulmuş Karya uygarlığı tarihiyle yoğrulmuş bir bilim kurgu aşk romanı vardı. Romanın kahramanı olan kişi geçirdiği kaza ve beyin kanaması sonucu bazı mistik güçlere sahip oluyordu. İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, düşünce gücünü kullanabiliyor, geçmişte yaşamış hayallerle konuşabiliyor ve insanlara şifa verebiliyordu.

Bu çalışma eğitim süreci içinde ortaya çıkardığım akademik tezlerim dışında hazırladığım ilk büyük eserdi ve söylenilenler gibi onun kendi kendini yazdığına emindim, hâlâ da öyle düşünüyorum. Akademik tezlerde yaptığım gibi kütüphanelerde yüzlerce yabancı kitap ve dergiyi incelememiş ve onlardan alıntılar yapıp tercümelerle uğraşmamıştım. Aksine ortada hiç olmayan bir eseri yazıp ortaya çıkarmıştım ve hayâl gücüm her zaman ön plandaydı. Çoğu zaman bütün bunları nereden uydurdum diye düşündüğüm bile oldu ama sonuçta 2010 yılında farklı bir fantastik roman olan ‘Karlar arasında’ ortaya çıktı.

Biten bu romanı birkaç tane çoğaltıp büyük coşkuyla önceden belirlediğim ve adreslerini bulduğum bilinen, saygın büyük yayınevlerine heyecanla gönderdim. Saflık bu ya, onların da beni büyük bir ilgiyle karşılayacaklarını, romanımı da bir solukta okuyacaklarını düşünmüştüm. Bu tatlı rüyadan uyanmam çok fazla zaman almadı, birkaç gün sonra gönderdiğim dosyaların kargo ile kabul edilmeden geriye dönmeye başlamasıyla gerçek dünyaya döndüm, ayaklarım da o zaman yere bastı.

Aylar geçtikçe yayınevlerinden beklediğim haberler, bazen internetten mesaj olarak, bazen de mektuplarla bana ulaşmaya başladı. Doğal olarak bazıları beğendiğini, bazıları da hiç ilgilerini çekmediğini bazen kibarca bazen de akıl verir gibi belirttiler. Pek çok yayınevi de sanki kendilerine böyle bir çalışma gönderilmemiş gibi davranıp beni ve çalışmamı yok saydılar. Sonuçta benim hiç yaşamadığım olayları anlattığım romanım maalesef basılma şansı bulamadı.

Karşılaştığım bu olumsuz tavırlara doğal olarak üzüldüm, bazen de kızdım. Yaşadığım süreç içinde kendimi yeteneksiz ve değersiz hissettim, neden olmadık hayallere kapıldığımı anlamaya çalıştım ama sonuçta insandım. Hiçbir yerden çalmadan, çırpmadan, fikir almadan emek vererek bir eser ortaya çıkartmıştım, bundan öte bir şey var mıydı?

Büyük bir hayal kırıklığına uğrasam da yoluma yine de bildiğim şekilde devam ettim, yazmaktan asla vazgeçmedim. Yazmak artık benim için bir yaşam şekli olmuştu.

İnsan yazmayı böyle sevince, bunu bir yaşam tarzı olarak hayatına nakış gibi işlemeye başlıyor. İlerleyen zaman içinde farkında olmadan yeni bir hikâyeye başladım ve bu çalışma da bir anda ikinci roman çalışmam oluverdi. Türkiye’de karşılaşılan UFO’lar ile uzaylıların insan kaçırma konularının işlendiği, organ mafyasının da dâhil olduğu bir polisiye aşk romanı olan ‘Hayat günlüğü’ ortaya çıktığında çok sevindim.

Bu çalışma da maalesef birinci çalışmamın kaderini paylaştı, kendilerine dosya ulaştırdığım yayınevleri ret cevaplarını birkaç gün içinde bana ilettiler. Bu kadar kısa süre içinde nasıl değerlendirdiklerini anlamasam da sesimi çıkarmayıp olanları kabullendim. Onlara ticari bir ürün sunuyordum, onlar da yatırım yapmaya değip değmediğini kendilerince değerlendiriyorlardı. Aslında bunda öyle kızılacak bir şey de yoktu, benim ürünüm görünen o ki onlara pek kârlı gözükmüyordu.

Bir gazetenin hafta sonu ekinde bir yayınevi sahibi ile yapılan röportajı okuyunca bazı taşlar yerine oturmaya başladı. Kitap maliyetleri, fiyatlandırma ve değerlendirme konularında öğrendiklerim bana ilk romanımın çok uzun olduğunu gösterdi. Önde gelen bir yayınevinin değerlendirmesini düşününce kitabı iki cilt haline getirmeye karar verdim. Orijinal, akıcı ve kurgu bütünlüğü tam olarak nitelenen bir romanı iki parçaya bölmek kolay olmayacaktı.

İlk çalışmamı okuyup yazım ve imla konusunda düşüncelerini paylaşmış olan arkadaşlarım Banu ile Bora, yeni yıl toplantısı için gelirken hediye olarak iki kitap getirmişlerdi. Bunlar, Kayıp Kıta Mu’nun çocukları ile Atlantis isimli eserlerdi.

Fırsat bulduğumda önce James Churchward’ın ‘Kayıp kıta Mu’nun çocukları’ kitabını okumaya başladım. Yazarın Tibet, Meksika ve Hindistan’da bulup şifrelerini çözdüğü Naakal tabletlerinde Mu kıtası ve oradaki yaşam ile ilgili bilgileri ortaya çıkarmış. Bu kitapta Pasifik okyanusunda M.Ö. 70 bin yıl önce yer alan ve sonra kaybolan Mu kıtası, insanlar ve yaşam anlatılıyordu. Mu kıtasındaki Büyük Güneş imparatorluğunun bu günün modern toplumundan çok daha ileri bir uygarlık olduğu, hatta gezegenler arası yolculukların kolayca yapıldığı tablet yazılarında yer alıyormuş.

Kitapta bana ilginç gelecek ve yeni roman çalışmamda kullanabileceğim bir şeyler ararken geldiğim kolonileşme bölümünde aklım bir anda karıştı. Zaman içinde artan nüfus ile birlikte Mu üzerinde yaşayan bazı gruplar yeni koloniler kurmak üzere yola çıkıyorlar. Batıya doğru harekete geçen Karalar veya Karyalılar önce Amazon deltasına, sonra da Orta Amerika’ya, Atlantis’e ve Afrika yoluyla Anadolu’ya geliyorlar.

atam

Karyalılar ile birlikte kitap ilgimi çekti, okudukça şaşkınlığım da iyice arttı. İnternette konuyu biraz daha kurcalayınca, Mustafa Kemal Atatürk’ün Mu kıtasını araştırmaya 1936 yılında başladığını öğrendim. Bu konuda yazılanları okuyunca ne düşüneceğimi şaşırdım. Onun ne kadar büyük bir araştırmacı olduğunu daha iyi anladım. Benim 2017 yılında tesadüfen farkına varıp araştırmaya başladığım Mu kıtası ile ilgili kitap ve araştırmaları, o tam 80 yıl önce incelemeye başlamıştı.

James Churchward’ın kitaplarını da o getirtip tercüme ettirmişti. Benim en değer verdiğim ve önemsediğim, yolunu yolum saydığım kişi ile aynı yöne baktığımı görmek beni çok gururlandırsa da bir yandan da utandım. Bir akademisyen ve araştırmacı olarak böyle önemli bir konuyu bunca yıl nasıl görmezden gelirdim.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Mu kıtasında yaşayan insanların karşılarındaki kişilerin düşüncelerini okuma ve düşünce gücüyle istediklerini yaptırdıklarını okuyunca şok oldum. Bunların üzerine onların gezegenler arası astral seyahatler yapabilmesi ve geçmişte yaşamış kişilerle bağ kurabilme yeteneklerinin olduğunu öğrenince içime bir kurt düştü.

Benim romanımda hayalimden yarattığım her şey gerçek olarak karşımda duruyordu. Bir insan bunca şeyi usturuplu olarak bu kadar mı atabilirdi?

O kişi de bendim. Köklerimin Mu’dan ve Karyalılardan geldiğine inanmamam için ortada tek bir neden yoktu.

Böyle bir mucize karşısında romanımın basılmamış olmasına ne kadar sevindiğimi anlatamam. Bu gelişmeler ışığında ilk romanımı ikiye bölüp hayallerimi gerçeğe dönüştürmeye başladım. Artık roman kahramanımın Mu kökenli bir Karyalı olduğunu çok iyi biliyorum. Onun bütün güçlerinin hayali değil Mu ve Atlantis’ten geldiğine eminim. Şimdi bütün ilgimi bu roman üzerinde yoğunlaştırdım. Kitabımın basılıp basılmaması artık önemini tamamen yitirdi, benim yaşadığım gurur ile duygular her şeyin üzerindeydi. Beni reddeden yayınevleri sizleri çok seviyorum, çalışmamı geri çevirdiğiniz için sizlere minnettarım. Benden ne çok dua aldığınızı bilemezsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s