Akademik Eğitime Giriş

15 Kasım günü yüksek Lisans dersleri başladığında, eğitim göreceğimiz yerlerin Turan Emeksiz Yemekhanesinin bulunduğu binanın ikinci katında olduğunu gördük, artık Merkez binanın içindeydik. Fakülteden sadece Necati ile aynı bölümdeydik, diğerleri istekleri paralelinde öteki bölümlere dağılmışlardı.

Dersten çıkıp hemen yemek kuyruğuna girmek çok hoşumuza gitti, diğer zamanlarda soluğu İşletme kantininde alıyorduk ama okulun peyderpey Rumelihisarüstü’ne taşınacağını öğrenince üzüldük. Bu okul bizim ilk göz ağrımızdı, orada dört senemizi geçirmiştik, hâlâ da oradan kopup gidemiyorduk.

İşletme Fakültesi bölümlerine asistan alınacağı ilanına arkadaşların gösterdiği sevinci ben pek gösteremedim, çünkü öğretim görevlisi olmak hayatta olmak istediğim son üç şeyden biriydi. Muhasebeci, bankacı ve öğretim görevlisi olmak bana göre şeyler değildi. Yakın arkadaşların hepsi çeşitli bölümlere asistan olmak üzere başvurdular, geriye bir tek ben kalmıştım. Bu konu hiçbir şekilde ilgimi çekmiyordu, üstelik okuduğum bölüm de asistanlık sınavı açmamıştı.

O kadar fazla üzerime gelindi ki sonunda ben de Personel Yönetimi bölümüne başvurdum. İster istemez birkaç gün hazırlandım, bölüm tarafından belirlenen günde de diğer adaylarla birlikte sınava girdim. Bilim sınavında sorulan konular, bizim dört senedir okuduklarımızın bütünüydü. Bildiğim kadarıyla cevaplarımı yazıp sınavdan çıktım.

Birkaç gün sonra ilan edilen sonuçlara göre İşletme Fakültesinin Personel Yönetimi bölümünde mülakata çağrılan üç kişiden biri de bendim. Asistanlık için başvuruda bulunan arkadaşlarımın arasında bir tek gönülsüz olan ben ilk sınavı geçmiştim.

Bölümde yapılan mülakatta konuyu gözümde çok fazla büyütmediğim için heyecanlı değildim. Bu tavrım ise kendimi daha doğru ve açık ifade etmemi sağlamış olmalı ki asistan olarak bölüme kabul edildim. Benden işe başlamam için gereken evrakları en kısa sürede hazırlamam istendi. Resmi olarak başlayıncaya kadar da derslerimden kalan sürede de arada gelip ortama alışmam için bölümde zaman geçirmemin iyi olacağı belirtildi. Bu işe en çok evdekiler sevindi, akademik kariyer yapmak onların gözünde çok önemli.

Artık para kazanacağım bir işim olduğu için halk oyunları eğitmenliği konusunda mecburen geriye çekildim. Üniversitede akademik kadroya geçtiğim anda devlet memuru olarak çalışmaya başlıyor olacağım ve para kazanacağım. Yüksek lisansta derslerime devam ederken, işe giriş işlemleri için savcılıktan ve diğer yerlerden istenen resmi evrakları tamamlamaya çalıştım.

Neredeyse istenen bütün evrakları hazır etmişken, kadroya girdiğim bölümden çağrıldım. Doç.Dr Tuğray Kaynak ile görüştüm, bana gelişmeleri aktardı. Yeni kurulan YÖK, yani Yüksek Öğrenim Kurumu bütün kadro işlemlerini ikinci bir emre kadar durdurmuştu. Doğal olarak beni bölümde şimdilik kadro asistan olarak işe alamıyorlardı, hakkım geçerliydi ama kadronun ne zaman açılacağı da meçhuldü.

Üzüldüm ama insanın bu hayatta ne ile karşılaşacağı gerçekten hiç belli olmuyor. YÖK’ün darbesini ilk yiyenlerden biri olarak bu konuda şu an yapılacak hiç bir şey yok, sadece haber bekleyeceğim.  İster istemez yüksek lisans derslerine konsantre oldum. Burada devam mecburiyeti var ve yirmi kişilik küçük bölümde olmadığınızda hemen göze çarpıyorsunuz.

Dersler genel olarak öğlenleri sona ererdi, bizler de ilk iş olarak yemek kuyruğuna girip Turan Emeksiz yemekhanesinde karnımızı doyururduk. Hava güzelse geniş bahçede veya Çınaraltı çay bahçesinde zaman geçirirdik, eğer kütüphaneden bir araştırma yapacaksak da fakülteye gider çoğunlukla da bizim kantine uğrardık.

Şubat geldiğinde İstanbul’u kar kaplamıştı, fakültede olsa devam mecburiyeti olmadığı için buralara adım bile atmazdık ama şimdi böyle bir lüksümüz yok. Kar yağdığında Merkez bina bahçesinin ne kadar güzel, arka tarafta Turan Emeksiz Yemekhanesinin oraya inen merdivenlerin de nasıl buz tuttuğunu görmüş olduk. Havalar nasıl olursa olsun Personel yönetimi bölümüne de sık sık uğrayıp asistanlığım için YÖK’ten haber olup olmadığını soruyorum ama henüz olumlu bir gelişme yok.

11

Bir gün kantinde bizim çocuklarla otururken masada kimin getirdiğini bilmediğim ama fakülteden aynı dönemde okuduğumuz Nail’in gönderdiğini öğrendiğim renkli bir zarf gördüm. Mektubu benim de çok yakından tanıdığım daha önce İngiliz lisesinden öğrencim olan bir kıza gönderdiğini öğrendim. Zarfa kesinlikle dokunmadım veya açmaya yeltenmedim, çünkü böyle bir terbiyesizliği hiçbir zaman yapmadım. Herkesin özel bir hayatı vardır ve ben de bunu çok önemserim, evde bile hiç kimsenin özel eşyasını hele çantasını karıştırmış değilimdir. Renkli zarfı görünce sadece takıldım, “Nail, hâlâ böyle renkli zarflar mı kullanıyor?” diye ortaya laf attım. Bu anlattıklarımın devamını ise birazdan anlatacağım.

Mayıs ayı sonunda yüksek lisans derslerinin imtihanları başarılı bir şekilde bitince sevindim, not ortalamam artık 78. Yüksek Lisans eğimimin ilk aşamasını başarıyla bitirdim, ikinci aşama ise tez. Bunca yıllık eğitim hayatımda daha önce hiç bu not seviyesine çıkmamıştım. Galiba ben de Arap atları gibiyim, koştukça sonradan açılıyorum.

Tez aşamasında Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü olan Doç.Dr. Fuat Çelebioğlu danışmanım olarak belirlendi. Kendisi hem benim düşündüğüm stratejik planlama konusuna uzak hem de idari işleri dolayısıyla benimle ilgilenecek bir dakikası bile yok. Onunla ayaküstü görüştüğümde kendisine yapmak istediğim çalışmayı anlattım, o da benimle ilgilenecek hiç fazla vakti olmadığını her şeyi kendi bildiğim gibi yapmamı istedi. Tez konusu ile ilgili olarak getirdiğim resmi belgeyi de tereddüt bile etmeden hemen imzaladı.

Haziran boyunca tezimin ana hatlarını belirlemeye çalıştım ama işin içine girdikçe bu işin hiç de kolay olmadığını gördüm. Stratejik planlama konusunda Türkçe yayın ve akademik çalışma neredeyse yok denecek kadar az. Bu nedenle her gün Beyazıt’a kütüphaneye gidip yabancı dergi ve kitaplarda araştırmalar yaptım. Kütüphane lisans öğrencilerinin imtihanları nedeniyle normal günlerine göre kalabalık ama ben yine de kütüphanenin en çok kitap alan okuyucusuyum.

Aklımdaki planları bir şekilde yerine oturtunca içim rahatladı ve özgür ruhum kafasını yine bir yerden uzattı. Güneye, şimdiye kadar gitmediğim yerlere gitmek istiyorum ama benimle bu seyahate çıkabilecek kimse de yok. Ben de hiç gitmediğim Bodrum ve Marmaris’e tek başıma gitmeye karar verdim. Oralarını bu sene okullarda halkoyunları eğitmenliği yaparken biriktirdiğim parayla yettiğince gezeceğim, bulabildiğim ucuz pansiyonlarda kalacağım.

Temmuz ortasında çok fazla düşünmeden harekete geçip Bodrum’a gitmek için otobüs biletimi aldım ve yola çıktım. Öğrenci olarak nasıl pansiyon bulacağım diye düşünürken, Bodrum’da garajda otobüsten indiğimde pansiyon ister misin diye soran yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Fazla düşünüp araştırmadan, onun peşine takılıp onun önerdiği bir ev pansiyonuna gittim. Dışarıda bulunan merdivenle üst kata çıkınca durumu gördüm. Burası evin geniş çatısı ve üst kısım kapatılmış. Bana gösterdiği yatak, aralıklarla konulmuş altı yataktan birisiydi. Burası bana göre hiç değildi ama başka bir yer bulana kadar da başka bir alternatifim yoktu.

O gün eşyalarımı oraya bırakıp hemen dolaşmaya çıktım, şansıma kendime Halikarnas’ta sokak arasında kalabileceğim ucuz ama düzgün bir otel buldum. Oteli işleten kişi Almanya’da işçilik yapıp buraya gelmiş biriydi, sorgusuz sualsiz bana hemen oda verdi. O da tuvaleti banyosu olan tek kişilik bir yer.

gbodrum1a.jpg

Gece bir şeyler yiyip Halikarnas’ta kalabalığa karıştım. Müzik dinleyip bira içtim, keyfime bakıp gecenin tadını çıkardım. O gece paramı kadına peşin verdiğim için altı kişi ile birlikte mecburen ev pansiyonunda çatıda kaldım. Daha önce böyle ortalıkta yatıp uyumamıştım ama böylece denemiş oldum. Sabah ilk işim dün gidip bulduğum otele geçmek oldu. Kapımı kapatıp eşyalarımı dolaplara koyunca, kendimi güvenden hissettim.

Öğlene doğru dolaşmak için dışarıya çıktığımda meydanda fakülteden Rana’nın sınıfından Savaş ile Emre’ye rastladım. Onlar da başka arkadaşlarınla birlikte buraya tatile gelmişler.

IMG_20190326_183837

Onlarla birlikte biraz zaman geçirdikten sonra dolmuş olarak çalışan yanları açık eski ciplere binip Gümbet’e denize girmek için gittim. Sanatçı Zeki Müren de o sıralarda sağdı ve Gümbet de yaşıyordu, ben de onun evini uzaktan gördüm.

gbodruma.jpg

Takip eden günlerde yine ciplere binip Gümüşlüğe, Yalıkavağa ve TurgutReis’e gidip oraları da gezip gördüm, akşamları da gecem sahilde bulunan kafelerde bira içerek etrafı seyrederek geçiyordu. Halikarnas’ta kaldığım o küçük otelin Almancı olan işletmecisi beni böyle yalnız görünce çok kızıp söylenmişti.

“Bu yalnızlığını hiç anlamıyorum, neden kendini insanlardan uzak tutmaya çalışıyorsun?”

Bir şeyler kıvırsam da bunları yememişti.

“Şöyle dönüp etrafına bir baksana, dil bilmeyen cahillerin yanındaki turist kızları görüyor musun? Sen onların yanında pırlantasın.”

İşte tam olarak bunları söylemişti ama bu işler söylemekle, gaz vermekle olsaydı hayat belki de daha kolay olurdu ama öyle değil. Kendimi tanıyorum ve insanları rahatsız etmek istemiyorum, üstelik herkes kendisinden mesul. Ayrıca turist kızlarla arkadaşlık etmek zorunda mıyım?

Dördüncü gün garajdan minibüse binip Bodrum’dan Marmaris’e geçtim. Daha resmi olarak açılmamış olan yat limanının yanında bir pansiyonda bir oda buldum. Pansiyonun önünden de denize giriliyor, ayrıca sahildeki plajdan da. Havlumu ve mayomu meşhur omuz çantama koyup sahilden yürüdüm, büyük otellerin önünde bir yerde havlumu serip yattım, denize girdim.

IMG_20190326_184218

Akşamüstü pansiyona dönerken oradaki heykelin olduğu küçük meydanda bana neşeyle seslenen ayağında şortu olan, kalın gözlüklü ve pos bıyıklı birini gördüm.

Yanına gittiğimde bana gülerek takıldı.

“Yine mi sen? Senden hiç kurtulamayacak mıyım?”

İngilizce derslerine dışarıdan gönüllü katıldığım bizim Baydar Bey karşımdaydı, samimi bir şekilde sohbet edip ayrıldık. Daha sonraki günlerde Marmaris’te birkaç defa daha karşılaştık. Tesadüfler her yerde insanı bulabiliyor, kendisiyle o tatilden sonra bir daha karşılaşma şansımız olmadı ama kendisini ve insanlığını hâlâ iyi bir şekilde hatırlıyorum.

Tatil dönüşünde çalışmalarıma ağırlık verdim. Stratejik Planlama gibi akademik çalışmalar arasında daha önce az işlenmiş bir konuyu ele alınca kütüphaneden iyice çıkmaz oldum. O arada Yönetim bölümü öğretim görevlilerinden Doç.Dr. Beyza Oba Hanım çalışmalarımda benim en büyük yardımcım oldu. Tezin ana hatlarının ortaya çıkarılmasında ve çalışmanın doğru bir şekilde ilerlemesinde bana yol gösterdi.

Eylül ayının kaçıydı bilmiyorum ama bizim fakültede okuyan, İngiliz lisesinden de öğrencim olan kız bir gün beni aradı ve Şişli’de görüşmek istediğini söyledi. Benimle önemli bir şey konuşmak istiyormuş. O gün Feneryolu’ndan üşenmeyip Şişli’ye gittim ve sözleştiğimiz kafeye girdiğimde görüşeceğim kişiyi beni beklerken buldum.

Kahveleri içerken anlatmasını bekliyorum ama o sanki birini bekler gibi konuyu hep geriye atıyor. Derken fakültede aynı dönemde okuduğum Nail’i karşımda gördüm, suratı bir karış asık. Elimi bile sıkmadan karşıma oturdu, ben neler olduğunu anlamaya çalışırken soluksuz beni suçlamaya başladı. Dediğine göre okulun kantininde onun sevgilisine gönderdiği renkli zarflı mektubu açıp etrafa okumuşum ve onları küçük duruma düşürmüşüm. Böyle bir şey yapmaya ne hakkım varmış, ben ne ahlaksız bir adammışım. Onu kız arkadaşı olan öğrencim de var gücüyle destekliyor.

Böyle bir şey yapmadığımı biliyorum ama Nail, bana söz hakkı bile tanımadan kalın sesiyle kinini kusmaya çalışıyor. Utandım, sinirlendim ve en önemlisi de yıllardır tanıdığım kızın beni böyle düşüncesizce yargılamasına üzüldüm. Söyledikleri şeyleri yapmadığımı sadece zarfı görünce şakayla takıldığımı anlatmaya çalıştım ama beni ikisi de hiç dinlemiyor. Gören duyan da sanki hayatlarının karardığını, çok zor durum da kaldıklarını zanneder.

Beni dinlemediklerini görünce, kavga etmek yerine kalkıp oradan ayrıldım. Nail’in en iyi arkadaşı olan, bazen evlerine gidip geldiğim Aydın’ı aradığımda işin esasını da hemen kavradım. Benim dışımda gelişen olaylar da bana bu kadar sıfatı nasıl yüklediklerini kısa sürede öğrendim. Bana yapılan bu terbiyesizliği onun da bildiğini anlayınca, onlarla bütün ilişkimi hemen kestim ve kendi yoluma baktım.

Tez hazırlamanın öyle pek kolay bir şey olmadığını zaman içerisinde öğrendim. Çalışmanın ana hatlarını ortaya çıkarmanın zorluğunu insan ancak işin içine girince anlayabiliyor. Tezin içini dolduracak birçok bilgiyi toplamak ve bunları doğru bir şekilde bir araya getirmek ancak konuya hâkim oldukça gerçekleşiyor.

Zorluklar içerinde çırpınıp insan başını oradan oraya vurdukça moralini bozabiliyor ama Allahtan bana yol gösteren ve yönlendiren Beyza Hanım vardı. Zaman hızla ilerlerken ben de yüzlerce kaynak inceledim, içlerinden işime yarayacak olanlardan kendimce alıntılar yaptım. Ana hatlara paralel olarak bir şeyler ortaya çıktıkça da bu işten büyük bir keyif aldığımı fark ettim. Sadece kaynaklardan alıntılar yaparak yoktan var etmek bile çok önemli, bu bana büyük bir tatmin duygusu verdi.

Tezim tamamlanınca danışmanıma sundum ve tez savunma günü ile jüri belirlenmesi için resmi müracaatta bulundum. O arada danışmanımın tereddütsüz onayladığı çalışmayı daktiloda yazdırıp sahaflarda cilt yaptırdım ve tez jüri üyelerine dağıttım.

Sekiz ay kısa dönem erliğin ilk celp döneminde başlayacağı ilan edilince, askerlik görevimi yerine getirmek için harekete geçtim. Nisan başında askerliğe adım attım, yedek subay sınıfımın belirlenmesi sırasında verilen izin sırasında da jüri karşısında tez savunmamı yapıp yüksek lisans mezunu oldum. Birkaç gün sonra da sekiz ay erliği seçip Denizli’ye gittim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s