Masal gibi-Edirne 11

Öğretmenimizin gözetiminde yaklaşan 29 Ekim 1964 Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için sınıfımızı bayraklarla, krapon kâğıtlarından yaptığımız süslerle donattık. Bu en büyük bayramımız ve hepimiz çok sevinçliyiz. Okul bayrağı ve flaması, yavrukurt boru ve trampet takımı ile diğer yavrukurt grubu, Tugay önündeki ana caddede yapılacak olan esas tören yürüyüşüne katılacakmış. Diğer öğrenciler ise sadece okulun bahçesinde yapılacak olan yürüyüş ve kutlamalarda yer alacaklarmış.

Bu sene dördüncü sınıfa devam eden abime, nedense yavrukurt kıyafeti alındı. Babam daha sonra bana da taburda bulunan terziye asker kıyafeti diktirecekmiş. Alınan yavrukurt kıyafeti gerçekten göz alıcı! Lacivert renkli kısa pantolonu ve yavrukurt tokalı deri kemeri, üstünde açık kahverengi önden iki cepli gömleği, kolda omuzlara yakın dikilmiş yavrukurt armaları. Ayaklarda gömleğin renginde uzun konçlu çoraplar, yanlarında sarı püskülleri de var. Boyunda sarı lacivert fuları, ince uzun yuvarlak düdüğü ve bel kemerine takılan ipten örülmüş yuvarlak bir şeyle inanılmaz. Ayrıca başında da üzerinde yavrukurt arması olan lacivert renkli ve ince sarı çizgili önü siperlikli bir şapkası var.

Küçük fantastik dünyamda hayal kırıklıklarımla boğuşurken, gazetede 16 Ekim günü Çin ilk atom bombasını patlatarak dünyanın dördüncü nükleer gücü olduğunu okuduk. Şu nükleer güç işi uzun zamandır hep karşıma çıkıyor. Bana daha önce ikinci Dünya savaşında Amerikalıların Japonya’ya attıkları iki atom bombası ile binlerce insanı öldürdükleri anlatılmıştı. Bu güç nasıl bir şeyse herhalde benim mantar tabancamla çatapatlarımdan daha güçlü olmalı. Ben kimseyi öldürmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyorum, sadece oyun oynuyorum ama onların oyunu ölümcül bir şey olmalı.

Okulda Cumhuriyet bayramı haftası nedeniyle şiirler ve marşlar ezberleyip öğrendik. Sabahat Öğretmenim derslerimizde Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten bahsederken bizler de onu can kulağıyla dinledik. Cumhuriyet, ulusun egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimiymiş.

Bu ülkenin ne zorluklarla kurulduğunu, yokluklar içinde yapılan fedakârlıkları hiç bıkmadan anlattı. Bizlerin bu ülkeye lâyık insanlar olmamız için derslerimizi çok çalışmamız, öğretilenleri öğrenmek zorunda olduğumuzu söyledi. Her zaman cahillikle mücadele etmemiz gerektiğini önemle vurguladı. Ülkeyi kadın erkek birlikte çalışarak ileri götürebileceğimizi ama her şeyin muhakkak bilime ve bilgiye dayanması gerektiğini, çok çalışarak ileri gidebileceğimizi ve ülkemize yararlı olabileceğimizi defalarca tekrar edip anlattı.

Geçen sene bunları hiç öğrenmemiştim, şimdi her geçen gün bilgi hazinem büyüyor. Kafamın içinde bütün bunlar nasıl kaybolmadan duracak bilmiyorum. Acaba bir şeyi öğrenince içerdeki bir başka bilgi mi siliniyor? Eğer silinmiyorsa bir gün başım şişip ortadan şeftali gibi ikiye ayrılmayacak mı?

Öğretmenim yine imdadıma yetişti, hafızamızın büyüklüğünü ve insanoğlunun bunun ancak yüzde beş gibi küçük bir kısmını kullanabildiğini anlattı. Bizler sürekli okuyup öğrenerek bu oranı çok daha yukarılara çıkarmalıymışız.

Bahçede günlerdir çalışan boru ve trampet takımının seslerini duyuyoruz, aralarında abimin de yer aldığı yavrukurt takımı da yürüyüş çalışmaları yapıyor. Teneffüslerde etraflarında toplanıp onları seyrediyoruz, çalımlarından geçilmiyor. Annem seneye de bu elbiseyi sen giyersin dedi ama ben şimdi abimin seneye kadar büyüyüp şişmanlamasını mı bekleyeceğim? O zaten her şeyi dikkatsiz giydiği için biliyorum elbiseyi ben giyene kadar paçavraya çevirir, bir şeyleri bir yerlerde unutur ve kaybeder. İnşallah o yuvarlak uzun düdüğü hiç kaybetmez.

Of ya ölme eşeğim ölme, yok ben artık bu küçük olmak işinden sıkıldım, yani insan neden ikinci çocuk olarak doğar ki? Bu talihsizlik değil de nedir? Ah birinci olarak doğmak varmış, o zaman yavrukurt ben olacaktım, şimdi sadece yavru sıçan oldum.

Görsel:makaleler-Nobel ödülü

Gazetede yazdığına göre 22 Ekim 1964 günü ünlü yazar Jean Paul Sartre Nobel edebiyat ödülünü reddetmiş. Babama ve anneme sorduğumda Nobel hakkında bana pek bir şey söyleyemediler, doğal olarak okulda Sabahat Öğretmenim imdadıma yetişti.  O da elindeki kitapları açıp bana bilgi verdi. Alfred Nobel İsveçli kimyager ve mühendismiş, dinamitin mucidiymiş. Alfred Nobel tarafından kurulan dernek, onun vasiyetiyle birlikte 1896 yılından itibaren insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacıyla bu prestijli ödülü vermeye karar vermiş. İlk Nobel Ödüller 1901 yılından itibaren fizik, kimya, edebiyat, barış, fizyoloji veya tıp alanlarında verilmeye başlanmış.

Görsel: Lodos Haber- Jean Paul Sartre

Ödülü insanlar neden reddeder hiç bilmiyorum, üstelik bu dünyanın en saygın ödülü. Bana verseler valla ben alırım, iyi bir şey yaptıysam, dünya da bunu onaylıyorsa geriye ne kalıyor ki? Adam herhalde ben ödül almak için kitaplarımı yazmadım demiştir ama yazmışsın işte, ödülü de al ne olacak yani? İnadım inat diyorsan da aldığın parayı çocuklara harçlık olarak ver, dua alır sevaba da girersin. Yalnız benden ancak dört dua alabilir, çünkü o kadar biliyorum. Üç kulhuvallah, bir elham, yani toplam dört.

24 Ekim 1964 günü ABD’li insan hakları savunucusu Martin Luther King’e Nobel Barış ödülü verilmiş. Neden toptan açıklamıyorlar diye öğretmenime sorduğumda, ödüllerin İsveç’te farklı kuruluşlar tarafından verildiğini belirtti. Bakalım bu adam da diğer edebiyatçı gibi ödülü almak istemiyorum diye mızıkçılık yapacak mı?

28 Ekim günü öğlende okul dağılmadan önce bahçede tören yapıldı, okulun yavrukurtlardan oluşan boru ve trampet takımıyla birlikte abimler de önümüzde yürüdüler. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında Tugay önünde kurulan yüksek oturma yerlerinde ailecek yerlerimizi aldık. Büyüklerden sonra onları okulların bayraklarının ve flamalarını toplu geçişleri izledi. Ardından da ilkokulların boru ve trampet takımları eşliğinde yavrukurt grupları geçti. Abim de onların aralarındaydı ama yürürken sıralarını pek koruyamadılar, bunu beğenmedim iyi çalışmamışlar.

Ertesi gün gazetede okudum, ilk Türk yapımı otomobil olan Devrim, Cumhuriyet bayramında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e armağan edilmiş. Devrim arabasının deneme sürüşü yetersiz benzin yüzünden yarım kalmış. Umarım küsüp arabayı kullanmayacağım demezler.

Görsel: Aydınlık

Bayram tatili sonrası sınıfımızda küme çalışmaları başladı, ben küme başkanı seçilmedim. İşin doğrusu okuma yazmayı öğretmenimin ve ailemin gayretiyle yeni çözmüş birinin başkan olması da pek doğru değildi. Ben Hülya Esenli’nin kümesine kaldım, bunlar beşer kişiden oluşuyor ve bizim kümede dört kız ile birlikte bir de ben varım. Ben herkesle iyi anlaşıyorum, kız erkek benim için bir farkı yok. Küme içinde görev dağılımı yapıldığında beni küme üyesi olarak seçtiler. Suveren de okuduğum sınıfta hiç küme çalışmasına katılmamıştım,  şimdi her şeyi ilgiyle izliyorum. Annemin deyişiyle dağdan gelmek böyle bir şey işte!

Öğretmenimiz sınıfta bir konu veriyor ve sınıftaki her küme bununla ilgili kendi içinde çalışmalar yapmaya başlıyor. Gerektiğinde okulun ve sınıfın kütüphanesinde kitapları açıp çalışmalar yapıyoruz, bilmediklerimiz olunca öğretmenimiz bize yol gösteriyor. Daha sonra da küme sözcüsü ile başkan çıkıp hazırlanan çalışmayı sınıfta tahta önünde çizerek anlatıyorlar, sorulan sorulara cevap veriyorlar. Anlaşılmayan veya eksik kalan yerler olursa bunlar da öğretmenimiz tarafından tamamlanıyor. Ben bu küme işini çok sevdim galiba.

Biz bu işlerle uğraşırken, radyoda haberlerde 4 Kasım 1964 günü ABD başkanlık seçimlerini Lyondon B.Johnson kazandığını işittik. Babamın dediğine göre bu adam başkan John.F.Kennedy, Teksas’ın Dallas kentinde vurulduğunda yerine geçen yardımcısıymış. Haziran ayında Başbakan İsmet İnönü’ye de Kıbrıs konusunda sert bir mektup yazıp tehditler de savurmaktan hiç çekinmemiş.

Havalar soğuyunca sınıflarda kurulmuş olan sobalar artık yanmaya başladı, Öğretmenimiz artık okula gelirken beslenme çantalarımızla birlikte kupalarımızı da yanımızda getirmemizi istedi, Amerikan süttozu içme mevsimi açılıyormuş. Ben geçen sene çok içmiştim, şimdi içmeyen çocukların hakkını yemek istemiyorum deme şansımız yok. Şu berbat şeylerini içmek yerine iki bardak acılı turşu suyu içmeyi tercih ederim. 

Görsel: facebook

Cumartesi günü öğleden sonra annemle birlikte Balık Pazarına gittiğimizde oradan balık aldık. Biz bu güne kadar sadece Büyükdere’de bir kaç defa balık yemiştik. Burada ise yan yana ve karşılıklı bulunan birçok dükkânda çeşitli balıklar satılıyor. Oradaki balıklardan alındıkça ve annem güzelce pişirdikçe, biz yerken onların ne olduklarını öğreniyoruz. Kocaman palamutlar, uskumrular, hamsiler, lüferler ve kalkan balıkları artık her hafta evimize de giriyor.

Görsel: Edirne Olay

Annem, tekerlek gibi kesilmiş olan büyük palamutları yağda unla kızartmanın yanı sıra yakındaki fırına da gönderiyor. Yuvarlak kalaylanmış tepsiye dizdiği ve yağladığı palamutları içine soğan, limon ve maydanoz koyup üzerini de yağlı kâğıtla kapatıyor. Abimle birlikte onu alıp bize yakın olan ekmek fırınına götürüyoruz. Fırıncının gelip almamızı söylediği saatte de gidip tepsiyi alıyoruz. Sıcak tepsiyi yanımızda getirdiğimiz gazetelerin üzerine fırıncı elimiz yanmasın diye düzgünce yerleştiriyor. Ben küçük olduğum için balık tepsisini abim taşıyor, sıcak ekmekleri de ben.  Yolda sıcak yuvarlak ekmeğin yanından koparıp yemeden duramıyorum, çok güzel kokuyorlar.

Görsel: Bremenli Atatürkçüler

25 Kasım günü Edirne’nin düşman işgalinden kurtuluş günüymüş. Türk birlikleri 25 Kasım 1922 günü şehri anlaşmayla Yunanlılardan teslim almışlar. Tarih dersinde 1913 yılında Balkan savaşı sırasında beş ay süren Edirne kuşatmasını da öğrendik. Öğretmenim Bulgar ve Sırp orduları tarafından kuşatılan Edirne de açlıkla ağaç kabuklarının bile yenildiği anlattı.

Görsel: Hudut gazetesi

Müzik dersinde ise zamanı geldiği için Edirne türküleri de öğrenmeye başladık. Sabahat öğretmenim önce sözleri tahtaya yazdı, bizler de bunu defterlerimize geçirdik.

Edirne’nin ardı da bağlar

Meriç akar Mora’dan miro

Sular çağlar

Yazdıklarını bizlere satır satır okutarak defalarca tekrar ettirdi, ardından da müziğiyle söylemeye başladı. Bizler de ona eşlik etmeye başladık. Birkaç defa söyledikten sonra türkünün müziği ve sözleri kulağımızda yer etmişti.

O arada Edirne’nin kurtuluş marşını da öğrendik,

25 Kasım’da güzel Edirne

Kurtuldu düşmandan mesuduz şimdi

Zaferle kavuştuk bu mutlu güne

Mesuduz çünkü gözyaşları dindi.

Yaşa ey kahraman ey büyük millet

Yerleri gökleri alkışla inlet…

Annem radyodan duymuş, 14 Kasım günü Amerikalı aktör Kırk Douglas iyi niyet elçisi olarak Türkiye’ye gelmiş, başbakan İsmet İnönü’de onu kabul etmiş. Umarım aralarında şu iğrenç süttozu konusunu da konuşmuşlardır, sevmiyorum ama mecburen içiyorum. Gelsinler de onlar da bundan bir kupa içip öyle karar versinler. Bu işler öyle, siz çocuksunuz, büyümek için içeceksiniz demekle olmuyor.

Okulda boru ve trampet takımı ile yavrukurtlar yine çalışmaya başladı, bu seferde Edirne’nin kurtuluş gününde yürüyüş yapacaklarmış. Yavrukurt elbiseleri bu kadar çok sık kullanılmaya devam edilirse, seneye bana hiçbir şey kalmayacak.

Radyo haberlerinde söylendiğine göre, 23 Kasım günü Milli Güvenlik Kurulu Türkiye karasularını 6 milden 12 mile çıkarılmasını kararlaştırmış. Ne demek istendiğini öğrenmek tabii ki benim görevim, maalesef babam yine çuvalladı. Öğretmenim ne kadar bilgili bir kadın, bilmese de nereden bulacağını biliyor. Sorumun açıklamasını bana hemen yaptı, karasuları egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hâkimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirliyormuş. Öğretmenim benim çok soru sormamdan şikâyetçi değil, bilakis ilgili olmam sonucunda bilgili olmamı da sağlıyor. Benimle ilgilendiği için pişman değil diye düşünüyorum.

25 Kasım günü okul tatildi, Edirne’nin Kurtuluşu törenlerini, seyretmek üzere Tugay’ın önünde yine yerimizi aldık, bu sefer sadece yavrukurt abim değil babam da askeri birliğin içinde resmigeçitte vardı. Yani bu resmen haksızlık, eğer bu böyle devam ederse kısa pantolonumu giyip ben de tek başıma ortada yürüyeceğim.

Aralık başı olmasına rağmen beklediğim kar henüz yağmaya başlamadı, hâlbuki geçen sene burada öyle soğuk bir kış olmuş ki Meriç nehri bile donmuş, kar kalınlığı da buralarda bir buçuk metreye yaklaşmış. Yollar kapanmış, ulaşım durmuş. Suveren’de kar durmadan yağardı, ben karları özledim. Oralarda ki gibi başıma buyruk kaçıp kaybolmayı istiyorum ama bu nasıl olacak?  

Görsel: sporx

20Aralık 1964 günü akşamı evde babam üzgündü, ben herhalde Beşiktaş futbol takımı yenildi diye düşündüm ama öyle değilmiş. Yeni yapılan İstanbul Ali Sami Yen Stadının açılışında, Türkiye-Bulgaristan milli maçı öncesi aşırı izdihamdan açık tribünlerden birinin demir parmaklıkları parçalanmış ve 83 kişi yaralanmış. Bence bunlar normal şeyler, beş kişilik arabaya dokuz kişi itiş kakış binildikten sonra seyirci stada mı girmeyecekti?

Görsel: Ekşi şeyler

23 Aralık günü derste 1930 yılında Menemen’de gericilerin yedek teğmen öğretmen Kubilay’ı şehit etmeleri konusunu işledik. Öğretmenimiz, Mustafa Fehmi Kubilay’ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’nin şeriat isteyen bir grup tarafından öldürülmesini anlattı.

Görsel: Yen,çağ

Olay Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirilen kişilerin halkı kışkırtmasıyla büyümüş, olayları bastırmak için mangasıyla müdahale eden yedek teğmen Kubilay’ın isyancılar tarafından öldürülüp başının kesilmesiyle devam etmiş. Daha sonra olay yerine gelen askeri birliğin olayları bastırmasıyla sona ermiş. Elebaşılar öldürülmüş ya da teslim alınmış.

Sabahat Öğretmenim, bu ülkeyi, cehalete dört elle sarılmış, dini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan insanlara karşı korkmadan korumamız gerektiğini söyledi. Medreselerin, tarikatların ve tekkelerin aslında yabancı ülke casuslarının en kolay gizlenebildiği ve ülke zararına çalışabildiği yerler olarak tarih içinde teşhis edildiğini anlattı.

Görsel:Dünya bülten,

Yeni yıldan sonra 10 Ocak 1965 tarihinde Manisa’nın Kırkağaç ilçesinin Karakurt köyünde gericiler ayaklanarak okul öğretmenlerine saldırmışlar. Olaylara karışan 23 kişi tutuklanmış. Öğretmenim 1930 yılından sonra tarih galiba yine tekrarlanıyor olmalı, bu adamlar galiba Cumhuriyeti yıkmak, istedikleri gibi hareket edebilecekleri şeriat düzenine geçmek için her zaman ellerinden geleni yapacaklar diyor.

Ocak ayının ortasında ramazan başladı, annemle babam oruç tutmaya başladılar. Abim de onlarla birlikte tutuyor. Sahur ve iftar saatleri çok neşeli geçiyormuş, ben de eğlenceden mahrum kalmamak için ister istemez sahura kalktım. Onlarla birlikte yemek yedim, çay içtim. Yatmadan önce herkes gibi suyumu içip oruca niyetlendim.

O yaşlardaki biz çocukların sarf ettiği enerjinin ne kadar çok olduğu ortada. Hele o çocuk bir de benim gibi hiperaktif biri ise orucun onu durduramayacağı belli. Ne kadar niyetlenip oruç tutuyormuş gibi yapsam da bütün bunlar bana çok anlamsız geliyor. Bu benim için sanki çok farklı bir oyun, bir şeyler yediğimi kimseye göstermeden oynadığım bir tiyatro gibi. Gündüz okulda kimse görmeden gizlice simit ve çekirdek yiyip, çekirdeklerin çöplerini cebimde biriktiriyorum. Okul dönüşü kabukları yerlere dökerek yürüyorum, evde ise iftara kadar karnım yine de acıkıyor, ben de dolaptan gizlice peynir ekmek alıyorum. Yani Allah bir sürü insan içinde bir tek beni mi gözlüyor da görecek?

Annem her zaman halden anlayan, dikkatli ve akıllı bir kadındı. Eli ve gözü sürekli olarak üzerimizde olduğundan her şeyden haberi olurdu, gündüz gizlice yemek yediğimin doğal olarak farkındaydı. Biz çocukların önceliklerinin okulda derslerini iyi öğrenmek ve sınavlarında başarılı olmak olduğunu söyleyip oruç tutmamızın gerekmediğini özellikle söylerdi. İlerde büyüyünce istediğimiz kadar oruç tutabileceğimizi, şimdilik bunu düşünmeyip derslerimize bakmamızı isterdi. Bunun günah olmadığını, esas günahın yalan söylemek, başkalarının malına el uzatmak ve kötülük yapmak olduğunu hep vurgulardı. Bizlerin iyi ahlaklı kişiler olarak yetişmemiz için elinden geleni yapardı.

Evde soba ön odada kurulu olduğu için yemekler sıcak olan bu yerde yenirdi. İftara az kaldığında halının üzerine serilen büyük örtünün ortasına yuvarlak yemek tahtası konur, üzerine tabak ve çatal kaşıklar dizilirdi. Çay bardakları ile birlikte kahvaltılıklar da muhakkak yerini sofrada alırdı. Annem masada olmasak bile elle veya ortadan yemek yememize kesinlikle izin vermezdi, kendimizi bildik bileli hep böyleydi. İstanbullu olduğu için temizlik ve adabı muaşeret konusunda çok duyarlıydı.

O arada odada bulunan kuzine sobanın üzerine konulan tencerelerden annemin yaptığı nefis yemeklerin kokusu her tarafa yayılırdı. Bir yandaki büyük çaydanlığın içindeki su kaynarken, demlikte demlenen çay içilmeye hazır beklerdi. Her gece böyle kokular içinde biz ciğercinin kedisi gibi camda Selimiye’nin ışıklarının yanmasını beklemeyecektik de ne yapacaktık?

Görsel: Dünya bülteni

İftar vakti sedirde oturup gözümüzü cama ve dolayısıyla Selimiye’ye dikerdik. Atılan topun sesini duymak bir yana minarelerin şerefelerinde yanan ışıkları da gözlerdik. Radyoda bütün şehirlerin iftar vakti değil sadece büyük şehirlerin ki verilirdi. Bizim için esas olan zaten atılan topun sesi ve yanan ışıklardı, onlar nasıl olsa bir şekilde zamanı bilirlerdi.

Altımıza aldığımız minderlere yerleşip bezi de kucağımıza çektikten sonra büyüklerimizi taklit ederek orucumuzu bir yudum su ve zeytinle açardık. Bizimkiler önden nedense çay içip, peynir zeytin ve bal kahvaltılıklardan yemeyi severlerdi. İlk demli çaydan sonra tabaklara konulan çorba ile iftar yemeği devam ederdi. Her iftarda muhakkak annemin hamurunu kendi açıp yaptığı böreklerden olurdu. Sıcak yemek yapmayı ve tatlıyı da hiç unutmazdı. Küçük kardeşime bakarken, evin temizlik, çamaşır ve bulaşık işleriyle ilgilenirken bir de yemek yapacak zamanı nasıl bulurdu hiç bilmiyorum.

Şubat ayının başında ilk yarı karnemizi alıp on beş günlük tatile girdik. Havalar güzel gittiği için Serhat sinemasına film seyretmeye gitmeye başladık. Kartal Tibet’in oynadığı Karaoğlan filmi favorimdi, halı altına biriktirdiğim harçlıklarımla bu filme en az üç defa gittiğimi hatırlıyorum.

Görsel: vikipedi

Biz Karaoğlan’ın düşmanı kel kafalı Camoka ile arasında süren savaşı izlerken, 13 Şubat 1965 günü ABD Başkanı Johnson hava ve deniz kuvvetlerine Kuzey Vietnam Halk Cumhuriyeti’ndeki askeri hedeflerin bombalanması emrini vermiş. Yani istediği yere girip orasını bombalama hakkını nereden aldığını bir çocuk olarak anlayamıyorum. Ah şimdi Karaoğlan olup, gidip onları kılıçtan geçirmek, popolarına tekmeyi vurup hadi evinize demek vardı.

Babamla annem konuşurken duydum, 13 Şubat günü Başbakan İsmet İnönü meclisin onayına sunduğu bütçe yeterli oyu alamayınca istifa etmiş. Bizim şu süt tozu işini acaba gitmeden halletmiş midir bilmiyorum ama on beş günlük tatil bitince bizim okul açıldı. Sabahat Öğretmenimi özlemişim, o ciddi bir kadındır, öyle fazla samimiyete de gelemez. Ben de ellerini öpüp sırama geçip oturdum.  Kendi adıma okula başladığıma memnunum, evde sorularıma cevap bulmam zor oluyordu.

Şeker bayramında sabah babamın namazdan eve gelmesini bekledik, hep birlikte kahvaltı ettikten sonra bayramlaştık, annemle babamın ellerini öptük. Babam da annem de bize birer lira verdiler, soluğu mantar tabancası ve çatapat satılan yerde aldım. Bir liram artık yok ama bir kutu mantarım, bunu kullanabileceğim tabancam ve bir sıra da çatapatım var.

Görsel Twitter

Haberlerde duydum, 20 Şubat günü de Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında koalisyon hükümeti kurulmuş. Bu hükümette Adalet partisi başkanı Süleyman Demirel başbakan yardımcısı olarak görev almış. Bizim sınıfta da yeniden kümeler oluşturuldu, beni yine Hülya kümesine aldı, küme üyesi olmayı seviyorum galiba.

Görsel: dünyabülteni

Şu Amerikalılar galiba kafayı başka ülke bombalamaya ve adam öldürmeye takmışlar, 21 Şubat günü siyahi lider MalcomX konuşma yaptığı sırada vurularak öldürülmüş. Biz ülkemizde böyle suikasta uğrayan büyüklerle ilgili haber duymuyoruz. Bizim ülkemizde insanlar bence onlara göre sevecen, hiç olmazsa seni sevmedim hadi öldürelim diye ortaya çıkmıyorlar.

Görsel:cbsnews

Ay sonuna doğru nihayet Edirne’ye de güzel bir kar yağdı, yerlerde iki üç karış kar var. Kartopu oynayarak ve karlara bulanarak okula gidince, ıslanan ayakkabılarımız sobanın yanında tutup kurutmaya çalışıyoruz. Bir hafta boyunca teneffüslerde ve eve gidip gelirken karın içinden çıkmadık.

5 comments

  1. Özlemiştik hikayenin devamı geldi Gürcan Bey ne iyi oldu keyifle bazen gülerek hayli tebessümle okudum. Üç kulhuvallah, bir elham, yani toplam dört dua 👍😁 O yaşlarda bize de annem öğretmişti. Rahmetli teyzemi defnettikten sonra el Fatiha deniyor ya ben okuyuncaya kadar herkes çoktan bitirmişti. Anneme sordum niye kısa okudular diye. Sadece Fatiha okurlarmış meğer. Hala gülerim ama Elham-ı hala üç kulhuvallah sız okuyamam😁 çocuklarıma da aynen öyle öğretim. Siz hikaye aralarını fazla uzatmayın bence 👍😊Selam ve sevgiler…

    Liked by 1 kişi

    • Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Geçen gün internette havalimanında namaz kılanların resmini görünce dinin iyice sulandırıldığını gördüm. Yerde namaz kılan yolcuların her biri başka yöne doğru secdeye varmıştı. İnsanlar kıblelerini şaşırmışlar diyorlar ya çok doğru. Kuran’ın Türkçe çevirisini bir kaç defa okudum ama hâlâ dört duada ısrarcıyım, Bölümlere gelince hızlı yazmaya çalışıyorum ama dünyanın olaylarıyla benimkileri üst üste çakıştırmak kolay olmuyor. Selam ve sevgilerimle…

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s