Tesadüfler Zinciri

Rahmetli kız kardeşim Semra’nın evini boşaltıp, Temmuz ayı sonuna kadar ev sahibine teslim etmek zorundayız. Karımın dayısı Amerika’dan gelince, bizler de gitmek üzere hazırlanmaya başladık. Cuma günü veda etmek için onlara gittik, o arada henüz kapatmadığımız kız kardeşimin telefonu çaldı. Karım açtığında kardeşimin oturduğu apartmanın yöneticisi olduğunu söyleyen biriyle karşılaştı.

“Semra Hanımın kapısının altından dumanlar geliyor, lütfen gelip bir bakar mısınız?”

Karım telaşla cevap verdi,

“Biz İstanbul’dayız, yarın gelecektik.”

“Peki, burada anahtar verdiğiniz biri var mı?”

Karım bana heyecanla durumu anlatıp anahtar konusunu sorunca hemen hatırladım,

“Karşıda oturan Nilgün’de anahtar var, hemen ona haber verelim.”

Kardeşim kendisine yakın oturduğu için her türlü ihtimali göz önüne alarak Nilgün’e anahtar bırakmıştı. Ayrıca tedavi için İzmir’e gittiği zamanlarda çiçeklerini de suluyordu. Cenazeyi almak için Devlet Hastanesine gittiğimizde Nilgün ile karşılaşmıştık. Başsağlığı dileklerinden sonra bana elindeki anahtarı uzatmıştı.

“Nilgün Hanım, biz bir iki gün içinde İstanbul’a dönmek zorundayız, evi toparlamak için ancak Temmuz başında burada olacağız. Anahtar bir müddet daha siz de kalabilir mi?” diyerek ondan çiçeklerin sulanması için yardım istemiştim. O da bu ricamı kibarlık edip kırmamıştı.

O zaman iyi ki böyle bir şey yapmışım, karım hemen Nilgün’ü telefonla arayıp durumu anlattı.

“Hemen koşarak gidiyorum,” diyerek telaşla telefonu kapattı.

Evde buzdolabı dışında çalışan bir şey yok biliyorum, acaba o mu arıza yapıp yangın çıkarttı? Semra’nın evi bu şekilde yanıp giderse gerçekten çok üzülürüm.

Aklımızdaki soruların cevabını çok geçmeden çalan telefonla birlikte aldık,

“Elif Hanım, Semra’nın evine girdik gerçekten evin içi duman içinde ama yanan bir şey yok. Ancak duman yan komşudan geliyor gibi, onu çağırdık hemen geliyor.”

“Allah razı olsun, biz de burada çaresizlik ve korku içinde bekliyorduk.”

Öksürerek cevap verdi.

“Merak etmeyin, yangın Semra’nın evinden değil.”

“Aman zehirlenmeden siz de hemen dışarıya çıkın lütfen.”

“Tamam, çıkıyorum. Ben size haber vereceğim.”

Bu sözlerle birlikte oldukça rahatladık, çok geçmeden de yine aradı.

“Yan komşunun termosifonu kısa devre yapmış ve yanmış, alev alıp tutuşmamış ama bütün ev simsiyah olmuş. İtfaiye de geldi ama tutuşmadan yangın sönmüş.”

Ertesi sabah yola çıkıp Cumartesi günü akşamüstü Ayvalık’a geldik. İlk iş olarak Nilgün’ü, Nilay’ı, Nazan’ı ve Ayşe Ablayı arayıp geldiğimizi haber verdik. Yarın için onları eve kahveye davet ettik, bir an önce işe koyulmak gerek. Yaşanan bir evin bütün eşyalarını ihtiyaç sahiplerine vermeliyiz, bu işin zor olacağının farkındayız, bakalım neler olacak?

O arada yan komşumuz Hayriye Hanım’a da geçmiş olsun demek gerekiyor, gerçekten çok büyük bir tehlike atlattı. Bir süre önce rüyamda kız kardeşimle telefonda konuşmuştum, bana “komşuma veda edemedim, ona üzgün olduğumu söyle.” demişti. Biz yan komşu olarak hep İstanbul’da ki komşumuzu düşünmüştük ama karım Semra’nın Ayvalık’ta ki komşusundan söz ettiğinden emin.

Hayriye Hanımların elektrikçi dükkânları var ve eve işten erken dönemiyor. Gece dokuz gibi karım kapılarını çaldı, karımı görünce çok sevindi. Hemen geçmiş olsun dileklerimizi iletti, o arada bana seslendi,

“Canım, Hayriye Hanıma gördüğün rüyayı anlatsana.”

Ben de rüyamda kız kardeşimin bana telefonda söylediklerini aktarınca gözleri yaşlı boynuma sarıldı ve ağlamaya başladı. Biraz sakinleşince karıma evi gösterdi, gerçekten çok büyük tehlike atlatmışlar evde yangın çıkmaması büyük bir mucize.

Pazar günü öğlende hüznü ve üzüntüyü bir yana bıraktıktan sonra balkonda altı kişi oturmuş kahvelerimizi içerken neler yapabileceğimizi konuşmaya başladık. Arabamız Opel Corsa, oldukça küçük ve bagajı da bir valizle hemen doluyor. O nedenle buradan alıp İstanbul’a götürebileceğimiz eşyalar oldukça sınırlı. Gelirken yanımızda üç tane valiz getirdik, televizyon, elektrikli fırın, giyecekler, bir halı dışında alacağımız pek bir şey yok. Fırını da ölçeceğim, eğer bagaja girerse götüreceğim yoksa o da verilecek.

Bu durumu sohbet ederken net bir şekilde anlattık, kardeşimin eşyalarını ihtiyacı olanlara ücretsiz vermek istediğimizi açıkça belirttik. Herkes kardeşimden bir hatıra almak istiyor ama daha fazlasını isteseler de alamazlar. İhtiyacı olanların da hiç çekinmeden bunu belirtmelerini onlardan samimiyetle rica ettik. Ayşe Abla ve Nazan birkaç bir şey söyledi ama o kadar fazla şey var ki.

Onlar çıkmadan az önce Nilay da geldi, o Semra’nın en yakın arkadaşı ve hastalığında da onun çok yardımını gördü. Neler yapabileceğimizi konuştuktan sonra Nilayla birlikte biz de pazara gidip domates salatalık fasulye gibi birkaç bir şey aldık. Nilay da alışverişini tamamlayınca, oradan doğruca Cunda Adası mezarlığına gittik. Zaman ne kadar hızlı geçiyor, Semra’yı defnedeli tam otuz altı gün olmuş. Bu küçük mezarlıkta onun mezarını bulmamız hiç zor olmadı. Başucundaki tahtaya bağladığımız yemenisi hâlâ öylece yerinde duruyordu. Gözlerimiz ister istemez doldu ama alınyazısı da işte böyle bir şeydi. Bunu tersine çevirecek bir güç ise maalesef ortada yoktu.

Ertesi gün Nilgün’ün eve gelmesiyle birlikte sis de dağılmaya başladı. O burada resmen bizim elimiz ayağımız oldu. Geçen günkü yangın konusunda ise ne kadar minnettar olduğumuzu belirtmemizin imkânı yok. Nilgün, tam karşıda bir pansiyonun sahibi ve başta yataklar, gardıroplar olmak üzere birçok şeyi alabileceğini belirtince çok sevindik. Ertesi gün de Semra’nın yatak odası tamamen boşaltıldı. Nazan da fikirlerini netleştirince hızla yol almaya başladık. Hayriye Hanım’ın evini boyamaya gelen ustalar birçok şeyi isteyerek aldılar. O arada sinirleri bozulan ve yorulan Hayriye Hanım ile karım çok ilgilendi, onu sakinleştirmeye çalıştı.

Bu şekilde başlayan süreç içinde günlerce evden dışarıya adım atmadık desek yalan olmaz, o arada kopan fırtınalar ve sağanak yağışlar ise bir yerde bize ferahlama fırsatı verdi. Evin içinde fazla bunalmadan çalışma şansı bulduk. Karım, eşyaları almak isteyen kişilerin isimlerini bir etiketle ilgili eşyanın üzerine yazarak yanlış bir şeyler yapma olasılığını da ortadan kaldırdı.

İkinci Pazar sabahı Kız kardeşimin arkadaşları Nurdan ile Saadet geldiğinde ortam yine ağır ve hüzünlüydü, günler ne kadar da hızlı geçiyordu. Nurdan birkaç gün önce Nilgün ile birlikte gelmiş ama sadece mutfakta bulunan dolapları görüp almak istemişti. Dün akşam da telefon edip Saadet ile tekrar gelmek istediğini bildirmişti.

Sigara ve kahvelerden sonra onlar karımın gözden geçirip bir kenara ayırdığı giyeceklere, dolaplardaki kitaplara ve etrafa göz atmaya başladılar. Ben evdeki klasik müzik cd’lerini ne yapacağımı düşünüyorum ama onları isteyen pek fazla kişi de yok. O arada da sabahtan beri yağan yağmur hızını iyice arttırdı, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Balkon doğal olarak çatlamış olan çatıdan su alıyor,  masa üzerindeki telefonların ıslanmaması için hemen onları başka yerlere kaldırdım.

Nurdan ve Saadet’in işi bitince aldıklarını torbalara koyduk, o arada Saadet’in oğlu telefon edip arabayla onları almaya geldiğini, kapıda olduğunu bildirince hazırlanıp o yağmurda hemen evden çıktılar. Biz alınıp değerlenen eşya ve giysilere çok seviniyoruz ama odalar boşaldıkça da ister istemez hüzünleniyoruz. Doğru bir iş yaptığımızın farkındayız ama duygusal olarak bir evi yok ediyormuşuz hissi fark ettirmeden bizi derinden yaralıyor.

Öğleden sonra hava açıp güneş parlamaya başlayınca, “Hadi çıkıp bir Ayvalığa inelim de biraz kasvetimiz azalsın,” sözleriyle toparlanıp evden çıktık. Garajdan gelen bir minibüse binip soluğu Ayvalık’ta aldık. Pazar günü çoğu yer kapalı ama bu bizim pek de umurumuzda değil. Ziraat Bankasının köşesinden geniş yaya yoluna dalıp yürümeye başladık. Etraf yine de kalabalık, biz de onlarla birlikte yürümeye başladık. Biraz ilerden bildiğimiz her iki tarafı dükkânlarla dolu olan bir sokağa daldık.

Açık olanlara göz atarak yürürken birden kulağıma klasik müzik sesi geldi. Farkında olmadan durup nereden geldiğine kulak kabarttım. Ağaca şişelerin asıldığı bir ev aralığında dar girişteki masaları ve sandalyeleri gördük. O arada gözümüze Destek Derneği tabelası ile açık hava sineması yazısı ilişti. Çok fazla düşünmeden ilerleyince içerideki resimler de gözümüze çarptı. Büyük kapıdan içeriye adım attığımızda çeşitli sanat eserlerini, resimleri ve antikaları gördük.

Bir barın arkasında duran beyaz sakallı, başı açık ve gözlüklü güler yüzlü kişi ile selamlaşınca hiç tereddüt etmeden ona doğru yürüdüm. Karım etrafı incelerken, karşımdaki kişiye selam verip derdimi anlatmaya başladım. Vefat eden kız kardeşimden kalan klasik müzik cd’leri olduğunu, bunları vermek istediğimizi belirttim. Yanlış anlamayı önlemek için onları satmadığımızı, bilakis değerlendirilmek için vermek istediğimizi anlattım. Bu sözlerle birlikte onları memnuniyetle alabileceğini söyledi.

Bu cevapla birlikte resmen rahatladım, o orijinal cd’lerin çöpe atılmasını hiç istemiyordum ama en son ihtimal bu olacaktı. O arada yanımıza gelen karım da konuşmalara dâhil olunca, bizimle ilgilenen kişi burada neler yapıldığını açıklamalı bir şekilde anlatmaya başladı. Destek Tasarım Akademisi atölyelerinde sanatsal eğitimler verdiklerini, kendisinin de belediyede danışmanlık yaptığını söyledi.

O arada karım ilerleyen samimi konuşmadan cesaret alarak sordu,

“Sizi bir yerden tanıyorum, simanız bana hiç yabancı gelmedi.”

Adam da aynı şekilde cevap verdi,

“Sizin de simanız bana yabancı gelmedi, ismim Ali Akdamar,” diyerek kendisini tanıttı.

Bu sözlerle karım bir anda şaşkınlıkla öylece kaldı.

“Tabii ya, siz Yeşim’in eski kocasısınız,” cevap verdi. “Biz sizin evinize iki defa gelmiştik.”

Böyle söyleyince o da karımı hatırladı ve eski eşini sordu, bu şekilde hepimiz oluşan samimi ortamda konuşmaya başladık.

Fazla rahatsız etmemek için Ali’den vedalaşıp ayrıldık, cd’leri de en kısa zamanda kendisine ileteceğimizi belirttik. Çıkışta gerçekten huzurluydum, ziyan olacağını düşündüğüm klasik cd’ler de yerlerini bulmuştu. Yürüyerek dar ara sokaklara daldık, oradan Şeytanın Kahvesinin oraya çıktık. Oturacak yer bulamayınca da aşağıdaki meydandaki kahvelerden birinde oturup bir şeyler içtik ve aldığımız gazetelere göz attık.

Akşam evde yarın Ali’ye aktaracağımız klasik müzik cd’lerini hazırlarken, eski çerçevelerinden çıkardığım kenarda duran yağlıboya tablolar gözümüze çarptı. Arabada bunları koyacak yer yok gibi görünüyor, karım da benimle aynı fikirde. Evimizin duvarları zaten dedesi ressam Fahrettin Yayböke’nin resimleri ile dolmuş durumda. Dedenin Semra’ya hediye ettiği dört resimden iki tanesi taşınma sırasında çizilmiş ve biraz da zedelenmiş, Bodrum sokakları resmi ise iyi durumda.

Mantıklı bir çözüm olduğunu düşünerek bir öneri de bulundum.

“İstersen bunları Ali’ye götürelim, orada atölyede bunları onarırlar, alıcı çıkarsa da satarlar.”

Bu önerim karımın da hoşuna gitti, birisini kendimize ayırıp diğer üç resmi büyük torbaya koyup bir kenara ayırdık.

Ertesi gün zaman geçirmeden minibüsle Ayvalığa indik, oradan doğruca Destek Derneğine gittik. Saat on bir olmasına rağmen daha açılmamıştı, biz de karşıdaki dükkândaki genç kıza derneğin kaçta açılacağını sorduk. Bir saat içinde açılacağını ama oraya getirdiğimizi belirttiğimiz cd ve resimleri oraya bırakabileceğimizi belirtti. Küçük dükkânlarda hareket alanını daraltacağımı düşünerek tereddüt etsek de sonunda elimizdekileri kızın gösterdiği yere bıraktık.

“Biz ilerdeki BilArt sanat atölyesinde olacağız, bir saat içinde de geliriz,” diye de belirttik.

Billur, sabah Bilart’taydı, bizi içtenlikle karşılayıp karşıdaki kafeye götürdü. Kahvelerle birlikte sohbet de koyulaştı, şimdiye kadar zaman bulup da konuşamadığımız eski yurtdışı gezi ve folklor anılarını yâd ettik. Laf lafı açarken zaman da ilerledi, Billur’a veda edip tekrar derneğe gittik. Kapıları açılmıştı ve masaları dışarıya çıkarılmıştı. Karşıdaki dükkânda bize yardımcı olan samimi kıza teşekkür edip bıraktıklarımızı aldık. Derneğin içine girdiğimizde Ali yoktu, bizi orada başka bir bey karşıladı. Ona durumu anlatıp cd’leri ve getirdiğimiz yağlıboya resimleri bıraktık, sonra da çarşıdan alışverişimizi yapıp eve geri döndük.

Evde daha fazla klasik ve eski orijinal cd bulunca onları da bırakmak için birkaç gün sonra derneğe tekrar uğradık. Ali, içeride bir işle uğraşıyordu, kibarca bir iki dakika beklememizi rica etti. Çok geçmeden de hemen yanımıza geldi ve içtenlikle hatırımızı sordu. Bıraktığımız cd ve yağlıboya resimleri sorunca, aldığını ve her şey içinde teşekkür ettiğini belirtti. Ardından hemen masadaki bilgisayarın başına oturdu ve hemen konuya girdi.

“Fahrettin Yayböke, 1994 yılında İş Bankası sanat galerisinde sergi açmış, şu an bir resmi de İstanbul da bir antikacı da satılık.”

Ali, ona getirdiğimiz dedenin resimlerini dikkatle incelemiş ve internette de iyice araştırmış. Üstelik onunla ilgili bizim hiç bilmediğimiz bilgilere de ulaşmış. Büyük bir merakla gösterdiği ekranda ulaştığı bilgilere baktık. Antika Çarşısı Kale isimli bir internet sitesinde yağlıboya resim yer alıyor, satış fiyatı da 2500 TL. Bu antikacının adresi de İstanbul Ayvansaray’da görünüyor. Karşımıza çıkan dedenin resmini ne karım ne de ben daha önce hiç görmedik.

20190812_133853a

 

O arada Ali, resimden ve Fahrettin Yayböke’nin tarzından anlatmaya başladı,

“Böyle naif ressamlardan ülkede on tane bile yoktur, bu nedenle çalışmaları gerçekten çok önemli,” diyerek devam etti. “Bu resimler için teşekkür ederiz, bizim için gerçekten çok değerli.”

Karım, dedesinin resimlerinden böyle övgüyle söz edildiğine çok sevindi ve hemen Şarköy’de bulunan dayısına telefonla öğrendiklerini anlattı. Hoparlördeki konuşmaları bizler de takip ettik. O işittiklerine inanamadı ve hemen araştıracağını söyledi.

Birkaç dakika sonra telefon çaldığında dayı yine karşımızdaydı, internette bulunan resmi gördüğünü ve açıklamaları okuduğunu bildirdi, o da oldukça şaşkındı, belli etmese de yine de gururluydu. Böyle bir şey kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. Telefonu kapatınca bizler de Ali’ye veda ettik ve yanından ayrıldık.

Dar sokakta yürürken karımın telefonu çaldı, arayan anneannesi Mefo,

“Elifcim, ilk fırsatta bize git, evdeki dedenin yağlıboya resimlerini al ve hemen Ethemefendi ‘de ki antikacıya götür.”

Anneanne resim başına 2500 TL sözünü duyunca belli ki zaman kaybetmek istememişti.

Yaşanan bu ilginç ve eğlenceli olayı çevremizdekilere ve tanıdıklarımıza her fırsatta anlattık. Bu arada kardeşimin evini boşaltma işi de son hızla devam ediyordu. Ben bulduğum bir çelik metre ile götürmeyi düşündüğümüz eşyaları ölçüp sonra da gidip bagajı ve arka koltuğu ölçüp duruyordum. Ölçümler sonucu elektrikli fırın bagaja girdi, onun arkasında kalan boşluğa da üçerli beşerli bölüp buzdolabı poşetlerine yerleştirdiğim cd’leri yerleştirdim. Bu çalışma ile koca bir kutuyu devre dışı bıraktım.

Yorucu geçen günlerden sonra salon tamamen boşalmış, geriye kalan eşyaların da yeri tam olarak belli olmuştu. Nilgün ile Nazan alacakları eşyalar için bizim evden ayrılmamızı bekliyorlardı. Çarşamba günü İstanbul’a dönmek için hazırlık yaptık, en sona elektrik ve su aboneliklerinin sona erdirilmesi kalmıştı.

Pazartesi günü sonlandırma işleminin ne zaman ve nasıl yapılacağını öğrenmek için ilgili elektrik şirketine gittik. Gereken evraklar yanımızdaysa işlemleri hemen yapabileceklerini söylediler.

Aklımı en çok kurcalayan şeyi de hemen sordum.

“Peki, aboneliği sona erdirince elektrikleri de hemen kesmeyecekler mi?”

“Hayır, biz hangi tarihi belirtirsek o tarihte gelip keserler ve saati okuyup ücreti daha sonra sizlere tahakkuk ettirirler.”

“Bakın biz Çarşamba günü gideceğiz, sonra elektriksiz kalmayalım?”

“Hiç merak etmeyin, böyle bir şey kesinlikle olmaz.”

O gün akşam saat yedi gibi komşumuz Hayriye Hanım kapımızı çaldı ve bizi kahveye beklediğini söyledi. Biz de hemen yan komşumuza geçip balkonda oturduk. Hayriye Hanım, dıştan sakin görünen ama çok hareketli bir kadın. Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısı, ayrıca yalan dolana da gelemiyor. Kendisine yapılan iyilikleri de kesinlikle bir kenara yazıyor. Bizim o zor ve sıkıntılı günlerinde sürekli onu arayıp sormamızı ve ilgilenmemizi hiçbir şekilde unutmuyor. Bu apartmanda şimdiye kadar hiç kimse böyle insanca davranmadı diyerek bizleri yüreğinde başka bir yerlere koyuyor.

Ertesi gün sabah erkenden evrakları alıp elektrik şirketine gittim, işlemlere başlamadan önce görevli kadına tekrar sordum,

“Biz yarın gideceğiz, işlemler bittikten sonra elektrikler bugünden kesilmez değil mi?”

“Hayır, bakın sizin evinizin elektrik kapanış gününü Perşembe günü olarak not ediyorum,” sözleriyle abonelik iptal işlemlerini yaptırdım.

Çıkan borcu ödedim ve ayrıldım. Ancak içime sinmeyip yoldan tekrar geri dönüp sordum.

“Elektriğin kesilmesi bugün olmayacak değil mi?”

“Hayır, size not aldığımı söyledim. İçiniz rahat olsun.”

O günümüz bizi davet eden Nilgün ve Nazan’lar ile birlikte geçti, bu arada bagajı da tamamen doldurduk. Akşamüstü Ayşe Ablalardan sonra uğradığımız Meral ile evinde sohbet ederken telefonuma elektrik şirketinden ödemem gereken borcumla ilgili mesaj geldi. Evin elektriğinin kesilmiş olacağını hemen anladım, bunu karıma da söyledim. Eve döndüğümüzde gerçekle yüz yüze geldik, elektrik idaresinden gelenler hazır buradayken elektriği de kesmişlerdi.

Buzdolabı, termosifon devre dışı kalmıştı ama daha önemlisi telefonları şarj etme şansı yoktu. Aklımıza hemen komşumuz Hayriye Hanım geldi, işten gelince kapısını çalıp durumu söyledik. Merak etmeyin hemen çözüm bulurum dedikten beş dakika sonra balkondan bana uzunca bir uzatma kablosunu uzattı. Biz de içeriden küçük bir lambayı getirip salona koyduk.

Biraz sonra kapı tekrar çalınınca karşımızda Hayriye Hanımı gördük, elinde bir lamba vardı. Salonda yanan lambayı görünce hemen sordu.

“Siz işi çözmüşsünüz, o lamba yetecek mi?”

Karım gülerek cevap verdi,

“Yeter, kocamla biraz romantizm yaşarız.”

Biraz sonra kapımız tekrar çalındı, Hayriye Hanım karıma meyve dolu bir tabak uzattı. İçinde çilek, kayısı ve yeşil erikler vardı.

“Romantizm öyle kuru kuruya olmaz!”

İnce düşünceli, çok temiz yürekli bir kadındı komşumuz Hayriye Hanım.

Çarşamba sabahı, Hayriye Hanıma kabloları verip erken vedalaştık, ardından su şirketinin yolunu tuttum. Oradan da elektrik borcunu ödemek için Uludağ Elektriğe. Dün benim işlemlerimi yapan görevli kadın oradaydı, doğrudan ona gittim. Doğal olarak beni hemen tanıdı,

“Dün elektriğin kesilmeyeceğini belirtmiştiniz ama eve gelen arkadaşlar aynı yere bir daha gelmemek için elektriği kesip öyle gitmişler.”

Sözlerime inanamadı,

“Olamaz, biz aynı gün elektriği kesmeyiz, üstelik sizin için 25 Temmuz uyarısı var.”

“Maalesef akşam elektriksiz kaldık.”

“Çok özür dilerim sizi yanılttım ama bu ilk defa başımıza geliyor.”

Artık yapacak bir şey yoktu ve borcumu ödeyip oradan ayrıldım.

İşlemleri bitirip geri döndükten sonra gidip Nilgün ve kocası Hüseyin Abi ile vedalaştık. Ayvalık defterini kapatıp, her şeyi ucu ucuna ve eksiksiz yerleştirdiğimiz arabamızla öğlen saatlerinde yola koyulduk. Karımın arabayı kullanmaktan başka çaresi yok, koltuğunu öne çekmesinden faydalanarak arkasını tamamen doldurdum. benim ayaklarımın arası bile dolu.

İstanbul’a vardığımızda saat yedi buçuğu bulmuştu. Arabayı yerleştirdiğimiz gibi yine aynı şekilde boşalttık, saymadım ama evden arabaya en az on kere inip çıktığıma yemin edebilirim. Evin içi bir anda eşyalarla doldu, hiç vakit geçirmeden getirdiklerimizi yerlerine yerleştirmeye başladık. Eskileri de kapının dışına çıkardık, ilk giden doğal olarak evdeki elektrikli fırın oldu.

İlerleyen günlerde bu eşya boşaltma işi aynı hızla devam etti, gereksiz olan her şeyi gözümüzü bile kırpmadan elden çıkardık. Getirdiğimiz büyük televizyonu eski küçüğün konulduğu ferforje kitaplığa koymamız imkânsız. Ben o eski kitaplığı elden çıkarmak istiyorum ama karım bunu istemiyor. Sonunda o demir şeye bir yer buldu, doğal olarak ön balkona girmek zorunda kaldık. Orada bulunan bir sürü şey kendisini bir anda çöpte buldu, değer ifade edenleri de apartman görevlisine pas ettik.

Ön balkon şimdiye kadar hiç böyle güzel olmamıştı, meğer bu garibime biz ne kadar çok eziyet ediyormuşuz. O kitaplık güzel bir çiçeklik haline geldi, açmış orkidelerle göze çok hoş geldi. Bir arada soluğu İkea’da aldık, elimizde ölçüler olduğu için televizyon altlıklarının olduğu kısımda oldukça fazla zaman geçirdik. Sonunda istediğimiz gibi şey seçtikten sonra Restaurantta huzurla oturup köftelerimizi yedik. Büyük kutuları alıp eve geldiğimizde şimdi sıra onları monte etmeye gelmişti. Bana rağmen sonunda televizyon altlığımızın kurulması bitti, televizyonu ve uydu alıcısını da çalışır hale getirince topu karım aldı.

Bu evden eşya atma işlemi araya bayram girince kendiliğinden sona erdi. Bizler de bir parça ortamdan uzaklaşıp dinlenmek için Kurban bayramını Çengelköy’de ki dairede geçirmek istedik. Cuma gününden de yeteri kadar giyecek ve yiyecek alıp oraya gittik. Günlerimizi kültür gezileri yaparak değerlendirmeye başladık. Cumartesi günü Sultanahmet’te Şerefiye Sarnıcı ve Arasta Çarşısı ile Kapalıçarşı’yı gezdik. Sıcakta farkında olmadan oldukça yorulmuşuz.

20190810_122800

Pazar akşamı karım beni Fener ve Balat’a götürmek istediğini söyleyince yüzümü ekşittim. 1987 yılında fotoğraf çeken okuldan bir kız arkadaşıma eşlik etmek için oralara gitmiştim. O eski kırık dökük yerler ve fakirlik zihnimde yer ettiği için üzülmemek için gitmeyi hep reddederdim. Bu sefer fazla tepki göstermeden gitmeyi kabul ettim.

Sabah Üsküdar’dan Haliç hattı gemisine binip yola koyulduk. Fener’de inmeden önce uzaktan beni götüreceği kiliseyi gösterdi. İskelede indikten sonra on dakika içinde Sveti Stefan Bulgar Kilisesine ulaşmıştık. Açıktı ve ziyaret edilebiliyordu, biz de demirden yapılmış olan bu kilisenin bahçe kapısından içeriye adımımızı attık. Sessiz ve temiz bir bahçeden sonra üç beş merdivenle kiliseden içeriye girdik. Turistlerin yanı sıra ilgili Türk gençleri de vardı, biz de sessizce etrafa bakıp resimler çektik.

20190812_111853

Ardından bu günkü turun rehberi olan karım, sıradaki yer Fener Rum Patrikhanesi deyince hemen karşı çıktım.

“Ben bu halimle o kadar yokuşu çıkamam.”

Hemen açıklamada bulundu,

“İtiraz etme, yukarıdaki büyük bina ruhban okuludur, biz başka bir yere gideceğiz.”

Böyle söyleyince ağzımı kapatıp onu takip ederek yürümeye başladım. Birazdan sokak içinde bir yere geldik ama ortada öyle büyük ve şaşaalı bir kilise yok. Güler yüzle bizi karşılayan güvenlik görevlilerinin yanından küçük bahçeye girdik. Karşımda sanki eski sade bir manastır var, yani koskoca patrikhanenin ibadet yeri burası mı?

20190812_120652

Şaka bir yana bu dışarıdan gördüğüm sadelik beni çok etkiledi ama içerisi böyle değildi. Girilen gösterişsiz kapıdan sonra geniş alanda salon ve karşıda da altın renkli işlemeler olan bir duvar vardı. Tavandan sarkıtılmış büyük kristal avizelerin altında oturma yerleri yapılmıştı. Duvar kenarlarında eski patriklerin kemiklerinin bulunduğu pirinç veya cam sandıklar dikkatimi çekti. Değişik bir koku ve ambiyans içinde etrafı ve ibadet eden kişileri ilgiyle izledim, yanımdan geçen bir rahiple selamlaştım.

20190812_115046

Dışarıya çıktığımda karımla birlikte bahçede görülecek yerleri de gezip fotoğraflar çektik. Fener Rum Patrikhanesinden çıkınca da kendimizi sokaklara vurduk. Benim geldiğim zamanla şimdi gördüklerim taban tabana zıt. Sanki entelektüel bir zümre burayı tekrar ele almış ve tüm havasını değiştirmiş. Evler yıkılmadan restore edilerek ilginç ve güzel bir ortam yaratılmış. Güzel insanlar sokaklarda dolaşıyorlar, fotoğraf çekip açılmış kafelerde oturup kahve içiyorlar.

20190812_122444

Burası benim hatırladığım evler arasında iplerde çamaşırların asılı olduğu, çamurlu sokaklarda küçük çocukların oynadığı yer değil. Orası sanki başka bir tarih diliminde kalmış. Evler duruyor ama ipler kesilmiş, çamaşırlar yok, sokaklar parke taşlarla döşenmiş. Çocukların yerini aydınlık yüzlü gençler ve turistler almış. Burada yaşayan insanlar da bu ortama ayak uydurmuşlar, burayı gezmeye gelenleri benimseyip kabullenmişler. Karım sokaklarda fotoğraflar çekerken ben ilgiyle etrafı gözledim, burası resmen turistik bir yer haline gelmiş.

Hoşumuza giden bir kafede oturup sandviç yerken çalışan kıza Ayvansaray’ın yerini sorduk. Buraya kadar gelmişken Dedenin resminin yer aldığı antikacıyı da gidip görmek istedik. Yeri buraya yürüme mesafesindeymiş, internette de on bir dakika diye gösteriyor. Hesabı ödedikten sonra ayaklanıp yürümeye başladık, gözümüz Yandex’te sokakları geçtik. İkna olmadığımız yerde insanlara sorduk ve yürümeyi sürdürdük.

Bir yere geldiğimizde Yandex sağa sapmamızı söyledi ama karşımızda geniş merdivenlerden oluşan bir yokuş var. Pastırmacı yokuşu yazan tabelanın yanından oflaya poflaya yürümeye başladık ama yol sanki evlerin içinde sona eriyor. Söylenerek çıktığım sokağın ucunda eski surların devamı gibi bir mahzeni gördük. Üzerinde bir tabela var: Antika Çarşısı Kale.

20190812_133513

Bir parça soluklanıp geniş yuvarlak kemerli kapıdan içeriye adım attık, sol tarafta eski dönem oymalı salon koltuklarının kullanıldığı bir kafeyi görünce iki merdivenle oraya girdik. Önünde çocukluğumuzdan bildiğimiz gazozların yan yana yerleştirildiği yüksek tezgâhın arkasındaki genç siyah saçlı kadına doğru ilerledik.

Genç kadın gülümseyerek hoş geldiniz deyip sordu,

“Kafe için mi geldiniz?”

Karım hemen cevap verdi.

“Biz aslında bir yağlıboya resim için geldik.”

“Hangisi?”

“Fahretin Yayböke’nin resmi.”

Bir an şaşkınlıkla duraksadı.

“Bu resmi internette mi yoksa başka bir yerde mi gördünüz?”

“İnternette gördük ama buraya gelmemizin ilginç bir hikâyesi de var,” deyip devam etti ve kendisini tanıştırdı. “İsmim Elif, Fahrettin Yayböke’nin torunuyum.”

Genç kadın şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi, hemen tezgâhın arkasından çıkıp yanımıza geldi. Elini uzatıp bizlerle tanıştı,

“Ben Hatice, işittiklerime inanmıyorum. Ne diyeceğimi şaşırdım, siz bizi nasıl buldunuz?”

Karım, hemen açıklamada bulundu.

“Ayvalık’ta tesadüfen size ulaştık.”

“Peki, resimleri görmek ister misiniz?”

“Siz de başka resimlerde mi var?”

“Resimler iki tane, hadi gelin,” diyerek bize yol gösterdi.

Antika eşya ve resimlerle dolu bir koridordan birkaç merdivenle yukarıya çıkınca burnumuza kesif bir oje kokusu geldi. Oradaki kilimin üzerinde oturan iki küçük kız oje şişelerini yan yana koymuşlar, belli ki renk deniyorlar.

“Kızlar, bu işi hadi başka yerde yapın,” uyarısıyla toparlanmaya çalıştılar. Bizler de onların yanından gülerek geçip beş altı merdivenle başka geniş bir salona çıktık.

Hatice Hanım, eliyle karşı duvarı işaret etti.

“Resimler işte tam karşıdalar.”

20190812_144721

Antikaların arasından dikkatle geçip resimlerin yanına gidince ağzımdan,

“Aa, Mendocino’daki evin resmi!” sözleri kendiliğinden döküldü.

Ben Amerika’yı gidip hiç görmedim ama bu evin resmini evde karımın aile resimleri arasında gördüğümü iyi biliyorum.

Karım da hemen beni tamamladı,

“Doğru, ben bu resmi hatırlıyorum.”

20190812_133822a

Yanımda duran Hatice Hanım, yaşadığı bu ilginç olayla birlikte kollarını bana gösterdi,

“Valla heyecandan tüylerim diken diken oldu.”

Haksız da değil, böyle olaylarla insan her gün karşılaşmıyor ki.

“Hemen kocamı çağırayım, o da bu önemli anları kaçırmasın,” diyerek telefonunu çevirdi ve kocasına konuyu anlattı.

Bize dönüp sordu,

“Kocam da sizinle tanışmak istiyor, burada bir yarım saat zaman geçirir misiniz? Size içecek bir şeyler ikram ederim.”

Memnuniyetle diyerek kabul ettik, bunca şeyden sonra yapılacak en doğru şey buydu. Resimlere yakından bakarak onları dikkat inceledik, bunlar kesin Fahrettin Yayböke resimleri. Ben her iki yağlıboya resmi de daha önce hiç görmedim.

O arada karım telefonla Şarköy’de ki dayısını görüntülü aradı, karşısına karısı çıktı.

“Kathycim, sana bir şey göstereceğim,” diyerek ekranı ilk resme çevirdi.

Karşıdan gelen tepki bizimkisiyle benzerdi,

“Aa, bu resimdeki ev bizim California Mendocino’daki evimiz.”

“Öyle! Resim zaten dedemin, biz şimdi Ayvansaray’da bir galerideyiz, dur dedemin diğer resmini de göstereyim,” diyerek telefon ekranına diğer resmi getirdi.

“Bunları Ahmet gördü mü?”

“Bunu gördü ama diğerini değil. Dayım nerede, yoksa uyuyor mu?”

O arada dayının oğlu Kenan ekranda göründü, karım ona da resimleri gösterdi. O da resimlere şaşkınlıkla baktı, sonra telefonu babasının yanına götürdü.

Dayı, uyku sersemi resimlere bakıp sordu,

“Kaça satıyorlarmış?”

Telefonu kapattığımızda Hatice Hanım da oldukça heyecanlıydı. Böyle bir olayla karşılaşmak, bizzat içinde yer almak öyle pek kolay bir şey değildi. Soluklanmak için aşağıda bulunan kafeye indiğimizde, karım içebileceği izniyle birlikte hemen sigarasını yaktı. Yaşananlar gerçekten de heyecan vericiydi, Ayvalık’ta başlayan bir hikâyenin peşinde Ayvansaray’a kadar gelip, burada resimlerle karşılaşmıştık.

Bizlere limonata ikram eden Hatice Hanım da çayını ve sigarasını alıp yanımıza geldiğinde konu yine dedeye gelince, Ellerinde çok fazla görsel ve bilgi olmadığını söyledi. O arada aklıma Facebook’ta daha önce paylaştığım sergi fotoğrafı gelince hemen arayıp onu bulduk. Karım da Whatsapp’tan Hatice Hanıma gönderdi. Erenköy’de T.İş Bankası Sanat Galerisinde çekilen bu fotoğrafla ressam Fahrettin Yayböke’yi de görüp tanımış oldular.

Hatice Hanıma hikâyemizi anlatmaya yeni başlamıştık ki eşi Yücel Bey de geldi. Bizlerle tanıştı ve ona da tekrardan onlara nasıl ulaştığımızı anlattık. Bizim de esas merak ettiğimiz onların bu resimleri nasıl aldıklarıydı. Yücel Bey, her iki resmi de bir eskicide görmüş, çok beğenip almış. Karı koca onları nedense çok benimsemişler ve isteyenlere de satmak da istememişler. O arada da ressam Fahrettin Yayböke’yi de araştırıp internet sitesinde buldukları bütün bilgileri derlemişler.

Yücel bey, bizim verdiğimiz fotoğrafı görünce çok sevindi. İki resim arasında hayalinde nasıl bir hikâye oluşturduğunu samimiyetle anlattı. Bize yaptıkları işlerden bahsetti, şu an kullandıkları galeriyi nasıl temizleyip kullanılabilir hale getirdiklerinden söz etti. Daha sonra da tekrar resimlerin olduğu salona çıkıp resimlerin önünde fotoğraflar çektirdik.

20190812_145334

Oradan mutlu bir şekilde ayrılıp tekrar vapura binmek için iskelenin yolunu tuttuk. Bu gün iki içten insanla tanıştığımız için sevinçliydik. Yolda kendimizi daha önce hiç görmediğimiz ve adını duymadığımız bir ayazmanın önünde bulduk. Panayia Vlaherna Ayazması veya Meryem Ana Ayazması diye bir şey olduğunu bizler bilmiyoruz ama Yunanistan’dan insanlar turlarla oraya gelip şifalı sudan alıp dileklerde bulunuyorlar.

20190812_151721

Biz bugün bir izin peşinden gidip çok güzel tesadüflerle karşılaştık, aslında bu ilginç zincir Ayvalık’tan başlamıştı. İkimiz de biri kaç saattir yaşadığımız tatlı heyecanın etkisini üzerimizden henüz atamadık. Haliç’in kenarındaki iskelede Üsküdar’a gidecek olan gemiyi beklerken, esen kuvvetli rüzgârla birlikte günün yorgunluğu da kendisini hafiften hissettirmeye başlamıştı.

Reklamlar

4 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s