Matmazel Klara’nın evi

İnternette tesadüfen Edirne’de yıllar önce oturduğumuz evle ilgili bir haber görünce hemen ilgilendim. O oturduğumuz evin şimdiki harabe halindeki resimlerini görünce, ister istemez o günler aklıma geldi ve kelimeler yazıya dökülmeye başladı.

Edirne’ye geldiğimiz 1964 yılının Ağustosunda Filyokuşu’nda bir evde oturmaya başladık, burada iki sene oturduktan sonra Kaleiçi semtinde, yazlık Cumhuriyet sinemasının girişinin karşısındaki sokağı içinde tahtadan bir konağın alt katına taşındık. Evin sahibi ise Matmazel Klara isminde Yahudi bir kadındı ve evin üst katında oturuyordu. Onun katının girişi arka taraftan olduğu için kendisini çok fazla görmezdik. Bu konak Filyokuşu’nda oturduğumuz evimize göre çok büyüktü, tavanları da oldukça yüksekti.

Klara1Görsel:Hudut gazetesi

Üst üste yığılmış olan taşlardan örülmüş boyumu kat be kat aşan bahçe duvarlarının ev ile birleştiği yerde iki kanatlı rengi kararmış kocaman iki kanatlı tahta bir kapı bulunurdu. Dilli bir düzeneği uzanarak bastırınca kapının bir kanadı o şekilde açılırdı, ayrıca kapının takılı olduğu kalın tahta üzerinde bir de makara bulunurdu. Bu makara içeride uzunca telle bir iç kapının yanındaki büyük çıngırağa bağlanmıştı, çekildiğinde zil görevi görüp çalardı. Doğal olarak azar işitene kadar o çıngırakla oynadığım için bunu çok iyi biliyorum.

Kapıdan içeriye girildiğinde, geniş bir taş avlu ile onun dışında çıkabileceğim gibi ağaçların olduğu toprakla kaplı bir bahçe karşımıza çıkardı. Sundurmalı konağın kapısına ise iki yandan yukarıya uzanan kirli beyaz mermer merdivenler ile çıkılırdı. Geniş düz taşlarla döşenmiş olan avlunun devamında tek katlı bir yapı daha vardı, orası da evimizin mutfağıydı. Avlunun ortasında bir de kuyu vardı, ipler ve ona bağlı metal bir kova da onu kapatan tahta kapağın üzerinde dururdu.

Bahçede benim için en önemli kısım taş duvarın dibinde yana doğru büyümüş olan kalın asmaydı. Günümün okul dışında büyük bölümünün geçtiği, bu yana doğru büyümüş olan kalın ve yaşlı asma, benim en gözde oyun alanımdı. Defalarca iner çıkardım ama nedense hiç yorulmazdım, her seferinde asmayı yeniden keşfediyormuş gibi hissedip öyle hareket ederdim.

klara2

Görsel: Hudut Gazetesi

Evin merdivenlerinden sekiz on basamakla yukarıya çıkıldığında büyük bir kapıdan yüksek tavanlı bir salona girilirdi. Burası havalar güzel ve sıcak olduğunda misafirlerin ağırlandığı geniş salonumuzdu. O sene alınan eve alınan buzdolabı da bu salonun bir köşesine konulmuştu.

Sağ tarafta bulunan iki odanın ilki kışın kömür sobasının yakıldığı ve biz çocukların yattığı yerdi. Yüksek tavanları nedeniyle soğuk kış gecelerinde orada radyo dinlenip zaman geçirilirdi. Annemin sıkça yaptığı boza ve yoğurtlar da bu sobanın arkasında keyifle demlenip mayalanırdı. Ödevlerimizi annemin nezaretinde yemekten sonra kaldırmadığımız yemek tahtası üzerinde yapardık.

İkinci oda ise annemle babamındı, bizler kendimizi bildik bileli onların odalarında ve yataklarında yatmazdık. Öyle bir yatak keyfi bizim lugatımızda yoktu, sadece sünnet olduğumuzda bir gece orada yatmamıza izin verilmiş, resimler çekilip misafirler ağırlanmıştı. O buz gibi oda kışın yatılacak gibi değildi, bizler yer yatağında ilk sobalı odada uyurduk.

Salonun diğer tarafından şimdi tahtalarla iyice kapatılmış olan yukarıya çıkan bir merdiven vardı. Onun yanından da küçük bir odaya geçilirdi, orası annemin kuzinesini kurduğu, bizlere her gün bıkmadan sıcak börek çörekler yaptığı alandı. İki camın önüne bizim daha önce oturup Selimiye camisini seyrettiğimiz sedir konulmuştu. Okuldan geldiğimizde soluğu burada alırdık, evin mutfağı da bu odadan üç dört merdivenle inilen bahçedeki bu karanlık müştemilatın içindeydi.

Uzun bir tezgâhın üzerine o zamanlar yeni çıkmış olan üçlü Aygaz ocağı konulmuştu. Annem yemekleri burada pişirir, çamaşırlarını gaz ocağı üzerine koyduğu tenekede kaynatıp yıkardı. Benim en çok hoşuma o koyu mavi çivitler giderdi, bu minnacık şeylerin yıkanan çamaşırları neden mavi yapmadığını aklım bir türlü almazdı.

Ev sahibimiz olan Matmazel Klara, beyaz saçlı, yüzünü gülerken bir kere bile görmediğim, bu nedenle çekindiğim yaşlı aksi bir Yahudi kadındı. Tek başına yaşardı, kapılar ayrı olduğu için ona gelenleri de görmediğimiz için akrabaları olup olmadığını da bilmezdik. Bizlerle gerekmedikçe konuşup görüşmezdi, bizler de annemin onu rahatsız etmememiz gerektiği konusunda uyarısı nedeniyle ondan uzak durmaya gayret ederdik.

Aslında bizi kendisinden uzak tutan annemin sözleri değil o zamanlar mahalle çocukları arasında korkutma sözleri olan iğneli fıçıya atılma korkusuydu. İnsan olarak birilerini tam olarak tanımazsak, onlar hakkında anlatılan hikâyelere inanma dürtüsüyle hareket ederdik. Matmazelin aslında evdeki rakibi bizler değil annemdi, ikisinin arasında nedenini tam olarak bilmediğimiz sessiz bir çatışma yaşanırdı.

Benim bahçe içinde ayrı bir dünyam vardı, ağaçların tepesinde oturmak, yaşlı asmaya inip çıkmak en önemli uğraşımdı. Evin alışverişi için annem Balık Pazarındaki kasaba veya bakkala nedense abim yerine beni gönderirdi. Arada matmazel beni çarşıdaki bir peynirciye lor almaya gönderirdi. Bizim evde yenmeyen bu şeyi alıp getirir ama ne işe yaradığını bile bilmezdim.

Evin sırasında sokağın başında annemin sevdiği komşusu mavi gözlü köylü teyzeler otururdu, dışı kerpiç olan bu eve tereyağı ve yumurta almak için gittiğimi çok iyi hatırlıyorum. Arka tarafta ise yeni tanıştığım arkadaşım Alev’lerin evi vardı, o sonbaharda evin yanındaki barakada elmaları raflardaki samanların üzerine dizmekte bizde babasına yardım etmiştik. Barakanın içindeki elma kokusu unutulacak gibi değildi.

Evin karşısı ise geniş açık bir araziydi, orada top oynayıp, kendi yaptığımız çıtalı uçurtmaları uçurmaya bayılırdık. Uçurtma için ipleri, babamın artık yırtılmış olan Amerikan çoraplarını sökerek elde ederdik. Bir tahtaya sardığımız bu ipler uçurtmayı en tepelere çıkarırdı. Sonradan bu boş alanda bir briket imalathanesi ve yanında da marangozhane kuruldu. Kuruması için ortaya koydukları büyük künkler de benim için en iyi oyun alanı oldu. Ağaçlara çık, künkler içinde dehlizlerde dolaş, sanki rüya gibiydi.

Yerde gökte sanki hayal âlemindeydim ama bir gün yaşlı asmada ayağım kaydı ve düştüm, O arada bel kayışım asmanın bir çıkıntısına takıldı ve arkadan asılı kaldım. Kendi ağırlığımla oradan kendimi kurtaramayınca mecburen anneme seslendim, beni görünce şaşırdı ama kahkahalarla gülmesini hiç unutmayacağım. ‘Oğlum bunu nasıl becerdin?’ sözlerini ise hâlâ hatırlıyorum.

Bir de o bahçenin büyük tahta kapısı yüzünden babamdan yediğim tokat meselesi vardı. Yazın asker olan peder tatbikata gider, onu bir ay neredeyse akşamları bile göremeyiz. Geri kalan on bir ayda ise kahve ve oyun tatbikatları vardır ama benim küçük aklım bunlara ermez, sonuçta bu memleket işi deyip geçelim.

Neyse konuya döneyim, bir öğlen eve gelen babam banyoya girmeden önce cüzdanından çıkarıp on Lira verdi.

“Bu parayla köşedeki bakkaldan gidip büyük bir rakı alacaksın, haberi var,” deyip tembihte bulundu. “Rakıyı tuttuğun elinle sakın büyük dış kapının mandalına basma!”

Evin alışveriş neferi olarak güle oynaya iki üç ev yandaki bakkalın yolunu tuttum. Eski bakkallar öyle şimdikiler gibi değildir, orasını ve kokusunu hayal bile edemezsiniz. Her şey yan yanadır, vitrinler ve paketli ürünler yoktur, istenilen şeyi bakkal orada bildiği yerden çıkarır kese kâğıdına veya yağlı kâğıda koyar tartar ve size verir.

Bizim bakkal amca da önce babamın istediği rakının para üstüne verdi ve onları cebime koymamı bekledi, ardından da bir gazete kâğıdına sardığı büyük rakıyı uzattı. Etrafa bakınarak neşeyle eve döndüm, kendi bildiğim gibi rakıyı tuttuğum sağ elimle dış kapı mandalına uzanıp bastım.

İttiğim kapı gıcırdayarak açılırken o arada bir şangırtı koptu, gazete kâğıdından kaçan rakı olduğu yere düştü. O anda bana bakkala giderken yapılan tembih aklıma geldi, üstüm başım rakı kokarken hatamı anlayıp ağlayarak merdivenleri çıkıp içeriye girdim. Giyinmiş ve gitmeye hazır olan Peder Bey o kızgınlıkla kulağıma yapıştı,

“Giderken tembih etmesem neyse ama onu da yaptım,” diyerek bana bir de okkalı tokat patlatınca kendimi yerde buldum.

El kadar çocuğum ama orada durmayacak kadar da akıllıyım. Düştüğüm yerden koşarak dışarıya çıktım ve hemen en arka köşedeki eriğin üzerine tırmandım. Bana yetişemeyen babam arkamdan hâlâ söyleniyordu.

“Kabahat sen de değil, seni oraya gönderen de.”

Ağacın en tepesinde gözlerim yaşlı, yanağım kıp kırmızı sessizce içimi çekerken, ben de içimden ona söylendim.

“Bir beni bellemişsiniz, evin en büyüğü ben değilim ki neden onu göndermiyorsun?”

Peder Bey, giderken parmağını hesap sorar gibi salladı,

“Seninle sonra görüşeceğiz.”

İçimden güldüm çünkü görüşemeyeceğimizi biliyorum, o kahveden gece eve erken gelip hiç işi yok da benimle mi uğraşacak?

Sakarlık konusunda gerçekten de büyük bir yeteneğim vardı, çevremdekiler de bundan nasibini alıyordu. Bir gün yan sokakta mahalle çocukları takımlarını kurmuş maç yapıyoruz. Artık gözlerini kıstığı için görme problemi olduğu anlaşılan birader de gözlük takmaya başlamış ve ortada gözlüğü ile top oynuyor. Onunla karşı takımlardayız ve nasıl olduysa küçük sert topa vurdum, o namussuz top gidip bizimkinin yüzüne geldi ve gözlüğün camı çerçevesinden çıktı.

Birader çerçeveyi ve camı bana verdi ve eve götürüp bir yere koymamı söyledi. O maçına devam ederken zaten sıkıldığım için maçı bırakıp ben de eve yürüdüm. Etrafa bakarak giderken o cam elimden düştü ve kenarı kırıldı, ben de ne yapayım gözlüğü götürüp bahçeden de girişi olan mutfaktaki Aygaz ocağın altına sakladım.

Gözlüğün nerede oğlum sorularını birkaç gün geciktiren biraderin yalanı annemin ocağın altını temizlemeye kalkmasıyla sona erdi. Olay doğal olarak sonunda bana gelip dayandı ama bu işte benim suçum yok. Ben ortanın getir götürücüsü değilim, herkes malına kendi sahip çıksın.

O kış Edirne’de kar durmak bilmedi, sabahları İnönü ilkokuluna karlarda açılan dar yürüyüş tek başıma yollarından keyifle yürüyüp gittim. Abim artık ortaokula gittiği için onunla birlikte aynı okulda değiliz. Gerçi onun okulu da benimkinin biraz daha ilerisinde ama onun farklı arkadaşları var. Okulda ise hiç keyfim yok, annem gibi sevdiğim öğretmenim bu sene emekliye ayrılıyor.

Akşamüstü eve geldiğimde soluğu kuzinenin olduğu odada alıyorum, botlarımı sobanın yakınına bir gazete üzerine koyup kuru çoraplar giyiyorum. Dize kadar ıslanmış olan pantolonumu da yarın giyeceğim için onu da annem sobanın yakınına asıyor. Yürüdüğüm uzun yolda karlara yatmadan, içine dalmadan gelmemi beni iyi tanıyan annem hiç beklemiyor. Bizlerin hasta olmaması için elinden geleni yapıyor.

O sene hayatımda iki önemli olay olmuştu, birincisi öğretmenim emekli olup bizleri bırakmıştı, ikincisi ise sünnet olmamızdı. Bizlere alınan beyaz kısa pantolon ve gömlek ile başlayan sünnet kıyafetlerine, camilere yapılan ziyaretlere ve faytonla gezintilere bayılmıştım ama sonunda Necdet Tosun kadar şişman bir sünnetçiden kaçamamak çok kötüydü. Üstelik babam da ona yardımcı olmak için beni sıkıca tutuyordu, insana bunu babası yapar mı yani?

Ertesi sabah evde üzerimizdeki uzun gömleklerin önünü tutarak ördekler gibi yürümeye başlamıştık. Akşam Orduevindeki düğünde geriye kalan küçük pasta ve limonataların kendilerini öksüz hissetmemeleri için elimizden geleni yapmak gerekiyordu. Abimle birlikte doğal olarak elimizden geleni yaptık, sonuçta mağdur olan ikimizdik. O günlerde yumurtanın sarısı yere düştü yarısı ile başlayan türkü beni çok kızdırırdı, bu dalga geçilecek bir olay mıydı?

Emekli olan öğretmenim için ise çok ağladım ama Balık Pazarına yakın olan Verem dispanserinin sırasında oturan sınıf öğretmenim Sabahat Hanıma da her hafta okul dışında da muhakkak uğramaya başladım. Çocuğu var mıydı pek bilmiyorum ama beni sevdiğini bilip hissederdim, kendi anneannemden görmediğim yakınlığı ve sıcaklığı ondan görürdüm. Evine gittiğimde de zaman nasıl geçer anlamazdım.

İkinci senenin sonunda sokağın en sonundaki eve taşındık. Orası kocaman bahçesi ve onlarca ağacıyla benim için bir cennetti. Matmazel Klara’yı ise konaktan taşındıktan sonra bir daha hiç görmedim ama o konakta yaşadığım olaylar hafızamdan hiç silinmemecesine kazınmıştı. Burada anıları paylaştığım, şimdi aramızda olmayan bütün büyüklerimi saygı ve sevgiyle anıyorum.

2 comments

    • Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Resimlerdeki 60’lı yıllarda bizim yaşadığımız ev ama görüldüğü gibi maalesef harabe halinde. Satın alan kişi onu restore edecekmiş.

      Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s