Masal gibi 13-1965-2

Eylül’ün ayının ikinci yarısından sonra Sonbahar kendisini göstermeye başladı, havalar gündüz güzel ve sıcak ama geceleri çok soğuk oluyor. Gece sinemaya gelip açık havada oturup film seyredenlerin sayıları da azalıyor. Sinemanın sezonu kapatma zamanının geldiği iyice belli oldu, sahipleri de bunun farkında olmalı ki harekete geçtiler.

Çalışanlar altlarından uzun tahtalarla birbirine çivilenmiş olan tahta sandalyeleri sıralar halinde taşıyıp büfelerin ve makine dairesinin boş olan yan taraflarına üst üste koymaya başladılar. Üzerlerini de yağmur ve kardan korumak için büyük ve kalın naylonlar ile örttüler. Bu naylonların kışın rüzgârla açılmaması için de gerilip uzun tahtalarla çeşitli yerlerinden çivilendi.

Hemen girişte ve karşı tarafta bulunan iki büfenin içinde bulunan yiyecek ve içecekler de birkaç sefer yapan kamyonetle boşaltıldı. Büfelerin ise önlerini tahta kapaklarla kapayıp demirlerini geçirdiler ve kilitlediler. Ardından da yine kalın ve uzun naylonla kapatıp üzerinden tahtalarla sıkıca çivilediler. Arka tarafta bulunan Makine dairesi ve girişteki gişeler kapatılıp kilitlendi.

Şimdi ortada kocaman boş bir betondan yapılmış alan var. Sinemanın kapıları da kalın zincirlerle kapatılıp kilitlendi ama kırık demirlerin içinden geçip içeriye girmek çocuklar için çok kolay. Ortadaki boş alanda kısa zaman içinde çift kale maçlar yapılmaya başlandı, benim ilgimi ise perde ve onun arkası çekiyor.

O günlerde okullar açılınca yine siyah önlüklerimizi ve beyaz yakalarımızı giyinip abimle birlikte okulun yolunu tuttuk. Bu sene o beşinci sınıfta okuyor ve seneye ortaokula başlayacak. Okula beraber sadece bu sene gideceğiz, seneye evli evine köylü köyüne yani. Okulun bahçesinde sınıfımızın sırasına girdik, artık üçüncü sınıf öğrencisiyim. Sabahat öğretmenimi görünce hemen yanına gidip elini öptüm, ilk defa bir öğretmenime kendimi böyle yakın hissediyorum.

Öğlen tatillerinde artık eve bir koşu gidip yemek yiyemiyoruz, çünkü yeni evimiz okula daha uzak ve zamanımız yetmiyor. Günler ilerledikçe annem beslenme çantamıza daha fazla yiyecek koymaya başladı. Okulun kooperatifinden zaten simit, susamlı ve leblebili tatlılardan satın alıp yiyoruz. Okuldan yürüyerek eve döndüğümüzde hemen önlüğümüzü çıkarıp kuzinenin konulduğu odaya geçiyoruz, annem biz gelmeden önce acıkacağımızı düşünerek onca işi arasında muhakkak fırınına bir şey de atmış oluyor.

Onun işi de çok zor, hem üç çocuğun yemesi, içmesi ve temizliği için uğraşıyor hem de onların giyimi ve okulu ile ilgileniyor. Evde düzenli olarak yapılması gereken yemek, temizlik, bulaşık ve çamaşır gibi işler de var. Bütün bunları nasıl yetiştirdiğini küçücük aklım almıyor, üstelik arada bir de kahveden eve gelmeyi bilmeyen bir koca var. Yani onun yerinde olmak istemezdim.

Evin yanındaki küçük binada odunluğumuz ve mutfağımız var, uzun taştan bir tezgâhın üzerine o zamanlar yeni çıkmış olan üçlü Aygaz ocağı konuldu. Annem yemekleri burada pişiriyor, çamaşırları ise gaz ocağı üzerine koyduğu tenekede kaynatıp yıkıyor. Benim en çok hoşuma o koyu mavi çivitler gidiyor, bu minnacık şeylerin yıkanan çamaşırları neden mavi yapmadığını aklım bir türlü almıyor.

Bizim için hayat çok basit, sıcak çayın yanında fırından çıkan sıcak puf şeyin içine yan komşularımız olan köylü teyzelerden alınan sarı renkli ve kokulu tereyağını sürünce sanki her şey birden anlam kazanıyor. Isırdığımızda içinden akan yağ damlaları ile o sıcak şeyleri çabucak yutup bitiriyoruz. Okulda zaten teneffüslerde geniş bahçede koşturup oynuyoruz, bir de güle oynaya eve gelirken acıkıyoruz.

Okulda sobalar henüz yanmaya başlamadı, doğal olarak Amerikan süttozu içme faslı olmadığı için benden mutlusu da yok. Keyifli geçen bu güzel günlerin havaların soğuması ile birlikte sona ereceğinin de farkındayım, yine burnumu tutarak o berbat şeyi içeceğiz. 10 Ekim hafta sonunda annem ile babam hemen açık sinemanın diğer tarafında bulunan Şehit Asım ilkokuluna gidip milletvekili seçimi için oy kullandılar. Biz de o arada yan taraftaki açık sinemanın içinde koşturup oynamaya devam ettik.

Görsel:Gökçe Koleksiyon Arşivi

Bizimkiler hep İsmet İnönü’nün başkanı olduğu CHP’ye oy veriyorlar ama seçimleri bu sefer Çoban Sülü’nün Adalet partisi seçimi 210 milletvekili alarak önde bitirmiş. CHP ise sadece 134 milletvekili çıkarabilmiş. Ben daha küçüğüm, politika işlerinden de hiç anlamıyorum, babam da asker olduğu için pek fazla ilgilenmez, onun esas ilgi alanı kâğıt oyunlarıdır.

Görsel:Twitter arşivi

Cumhuriyet Bayramı yaklaşıyor ve okulda yavrukurtların yürüyüş çalışmaları da başladı, abim de onların arasında zaten kalın siyah gözlükleriyle hemen fark ediliyor. Babam üzülmememi, pek yakında asker elbiselerimin dikileceğini söyledi ama yakın kelimesi ne kadarlık bir süreyi kapsıyor gerçekten bilmiyorum. Ben okulumda derslerime devam ediyorum, teneffüslerden sınıfa kan ter içinde geri dönüyorum. Bahçede deli gibi koşturuyorum, çok hareketli olduğum için Sabahat öğretmenim arada annem gibi yavaşlamamı istiyor.

O günlerde evimizin önündeki arsaya tahtadan uzun bir bina yapılmaya başlandı, burası marangoz atölyesi olacakmış, getirilen büyük ağaçları kereste haline getireceklermiş. Bir gün biz okuldayken kamyonlar bir sürü dalları yontulmuş kalın ağaçları boş alana getirip indirmişler. Tahta binanın içine de onları kesecek makineleri getirip yerleştirmişler. Çok geçmeden makineler çalışmaya ve ağaçlar kereste haline gelmeye başladı, benim için o büyük ağaçların arasında oynamak, üzerlerine inip çıkmak çok güzel. Annem Urfa’da bacağımı kırdığım için oldukça endişeli, gözünün önünde olmamı istiyor ama beni tutmak öyle kolay mı?

Ben yerde gökte sanki hayal âlemindeyim, büyük kütüklerin üzerinde oynamakta sıkılınca soluğu asmanın üzerinde alıyorum. Eğer hava rüzgârlıysa da uçurtmayı alıp uçurmaya başlıyorum, artık üçüncü sınıf öğrencisiyim, uçurtma işi artık çocuk oyuncağı.

Bir gün üstünden hiç inmediğim asmada ayağım kayınca tutunamadım, kalın daldan aşağıya doğru tepetaklak düşerken pantolonumun bel kemeri asmanın bir çıkıntısına takıldı ve arkadan asmaya asılı bir vaziyette kaldım. Oradan kendimi kurtarıp inemeyince mecburen anneme seslendim. Ağaçta beni öyle çaresiz görünce şaşırdı ama kendini tutamayıp kahkahalarla gülmeye başladı.

Bu keyifli anın tadını sonuna kadar çıkarırken sormadan duramadı,

“Oğlum, söyler misin bunu nasıl becerdin?”

Becermedim ki sadece ayağım kaydı, o dal düşmemi engelledi ama bu durumu ona nasıl anlatayım? Beni kucağına alıp kaldırınca kemerim takıldığı yerden kolayca kurtuldu. Yere indirince eğilip yüzüme baktı, ciddiyetini korumaya çalışırken tembihte bulunmayı unutmadı,

“Oğlum belayı mıknatıs gibi çekiyorsun, seslendiğimde sesini duyacağım, anlaşıldı mı?”

Nasıl anlamam, bunun sonu hiç acımam terliği yersin.

Görsel: Gitti gidiyor arşivi

24 Ekim Pazar günü evimize kravatlı ceketli ciddi görünümlü sayım memurları geldi, babamla oturup defterlerine kimliklerimizden bilgilerimizi alıp yazdılar. Alınan bu bilgilerle ülkenin nüfusu ortaya çıkarılıyormuş, bunları zaten bu hafta derslerde öğretmenim bize anlatmıştı. Bu arada yine kümeler belirlendi, ben yine Hülya’nın kümesindeyim, beni erkekler nedense kümelerine almıyorlar. İş bahçede oyun oynamaya gelince benden iyisi yok ama…

Cumhuriyet Bayramı yaklaşırken, Sabahat öğretmenimden ilk tokadımı da güzelce yedim. Sabahat Öğretmenim sınıfta tatlı sert bir disiplin uygular, laubali davranışlardan ise hiç hoşlanmaz. O gün öğleden sonra el işi dersindeyiz, Sabahat öğretmenim de başka bir arkadaşıma yardımcı oluyor. Bir şey sormak için yanına gidince arkasından onu gömleğinden çekiştirip dürttüm,

“Hışt bakar mısın?” diye çocukça sordum.

Dönüp bana baktı ve hiç düşünmeden yüzüme küçük bir tokat patlattı, canım acımadı ama o ân utancımdan resmen kıpkırmızı oldum. Ardından da bana hiç kimseye böyle hitap edip, dürterek uyaramayacağımı güzelce anlattı. Haklıydı, benim bunu kısa yoldan öğrenmemin yolu da tokadı yemekten geçiyordu.

Cumhuriyet bayramını sınıfça okulun bahçesinde diğer öğrencilerle birlikte kutladık. Boru ve trampet takımının arkasından yavrukurtlar da yürüdü, bizim kümeden Canan da trampet takımında yer alıyor. Ben de yürüyenlerin arasında olmak isterdim ama maalesef asker elbisemi beklemek zorundayım. Anneme sıkça bunu hatırlatıyorum ama iş babamda, bakalım onun keyfi ne zaman yerine gelecek? Acaba gizlice biriktirdiğim harçlıklarımla ona yazın kırdığım rakının yerine yenisini alsam olur mu?

Bayramın olduğu gün annem ve arabasında kız kardeşim Semra ile birlikte Tugay’ın önünde diğer seyircilerin arasında yerimizi aldık. Baba oğul Cumhuriyet bayramı törenine çıkıyorlar ama ben sanki aileden değilim. Bu resmen haksızlık, onlara artık üçüncü sınıf öğrencisi olduğumu açıkça anlatmalıyım. Neyse huysuzluk çıkarmadan onların geçişini bekledim, önce okulların bayrakları ve trampet ve boru takımlarının eşliğinde abim yavrukurtlarla birlikte geçti. Babam çalan bando ile rap rap yürüyen askerlerin arasında değildi, onu bir cipin içinde gördüm, herhalde göbeğiyle onu fazla yürütmek istemediler.

O hafta nüfus sayımının sonucu gazetelerde yer aldı, ülke nüfusu 31 391 421 kişi olmuş. Edirne’nin nüfusu 102 bin 171 kişi imiş ama diğer ilçeleriyle birlikte 303 bin nüfusu varmış. Bu arada ülkede31 milyon kişinin 20,5 milyonu kırsal alanda, 10,8 milyonu şehirlerde yaşıyormuş. Büyüklükte İstanbul

1 milyon 792 bin 71 kişi ile birinci büyük şehirmiş, onu 1 milyon 69 bin kişi ile Ankara sonrada 621 bin kişi ile İzmir izliyormuş. En küçük il 14 bin nüfusu ile Hakkâri imiş.

Öğretmenim derslerde nüfus sayımı konusunu işledi, ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış ve nüfus 13 milyon 649 bin 945 olarak ortaya çıkmış. Bu nüfusun 7 milyon 65 bin 741’i kadın, 6 milyon 584 bin 404’ü de erkekmiş. Osmanlı devleti zamanında kadınlar hiç sayılmazken, Cumhuriyetle birlikte kadınlar ilk defa devlet kayıtlarında yer almışlar.

Sabahat öğretmenim, bunun çok önemli olduğunu bireylerin 1927 yılında ayrım yapılmaksızın sayıldığını belirtti. 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu; vatandaşlarımızın doğumdan başlayıp, vefatı sonrasına kadar uzanan süreçteki özel yaşam ilişkilerini düzenleyen; Türk kadınına gerek aile içerisinde gerekse sosyal ve kamusal yaşamda birey olma hakkını veren, laik hukukun simgesi olan bir devrim yasasıymış.

Kabul edilen Medeni kanunla birlikte, özel yaşamlarına ilişkin haklar açısından kadınlar, erkeklerle eşit yurttaş olma hakkını kazanmış; evlenme, boşanma, mirastan eşit pay alma gibi konularda Türk kadınının hakları güvence altına alınmış. Çağdaş bir toplum yaratmak ülküsüyle, kadını özgür ve eşit bir birey haline getirmek için kabul edilen Medeni Kanun, Türk kadını için en anlamlı kazanımmış.

1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce Belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanınmış.

Evde anneme öğrendiklerimi anlattığımda, biz çocuklara şimdiden kadın erkek eşitliğini aşılayan Sabahat Öğretmenime çok teşekkür etti. Ülkenin ileriye gitmesinde kadın ve erkeğin ne kadar önemli olduğunu o da bir kez daha vurguladı. Yani ben zaten kız arkadaşlarımı kendimden farklı görmüyorum ki, biz çocuğuz ve büyüyünce de şimdi sınıfta kümelerimizde çalıştığımız gibi kadın erkek hep birlikte olacağız.

Görsel: İnternet haber

Annem balık pazarına her hafta sonunda gittiğimizde, oradan muhakkak balık alıyor. Şimdi mevsimi olan kocaman palamut ve lüferlerden evde bizlere muhakkak yediriyor. Pazar günleri öteki evimize yakın olan fırına yine tepsi içinde palamut balığı götürmeye devam ediyoruz. Annem, bu balıkların gelişmemize ve sağlığımıza çok iyi geleceğini söylüyor, yıllarca yememiş olsam da ben artık balık yemeyi çok seviyorum.

8 Kasım 1965 günü Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesine bağlı olarak Basın Yayın Yüksek Okulu açılmış. Öğretmenim ülkemizde doğru haber almayı sağlamlaştıracak insanların böyle okullarda okuyup eğitim göreceklerini söyledi. Yani gazeteci olmak herhalde sokaklarda gazete satmak diye kendi kendime düşünüp sorduğumda, benim yanlış düşündüğümü söyledi.

Gazetecilik doğru haberi araştırıp bulup ortaya çıkarmakmış, oturduğun yerde yanlış şeyler yazmamakmış. Kurtuluş savaşı sırasında İstanbul’da yayınlanan gazetelerin bazı köşe yazarlarının ne kadar kötü haberler uydurduklarını, düşmanla işbirliği yaparak Ankara hükümetini cahil halka kötülediklerin anlattı. Bu okulun açılmasının ne kadar isabetli olduğunu sözlerinin sonunda yeniden önemle vurguladı.

Okulda ve evde sobalar yanmaya başladı, küçük odada kuzine var, ön odada ise kömür sobası yanmaya başladı. Yüksek tavanları nedeniyle evi ısıtmak kolay değil, bu yüzden soğuk kış gecelerinde akşamları ömrümüz bu odada geçmeye başladı. Radyo zaten bu odada, Orhan Boran ve Yuki, arkası yarın, radyo tiyatrosu ve liseler arası bilgi yarışmasına devam.

Annemin sıkça yaptığı boza ve yoğurtlar da bu sobanın arkasında keyifle demlenip mayalanıyorlar. Okul ödevlerimizi annemin nezaretinde yemekten sonra kaldırmadığımız yemek tahtası üzerinde yapıyoruz. Dışarıda artık Boncuk isminde tekir bir kedimiz var, annem onu kendi besliyor ama evin içine hiç almıyor. Ona dışarıda tahtadan bir yuva yaptı, içine de eski bir minderi koydu.

Okula gidip gelirken 25 Kasım Edirne’nin kurtuluş günü de gelip çattı, tabii benim asker elbiseleri yine ortada yok. Abim, nispet yapar gibi yine yavrukurt elbiselerini giyip babamla birlikte resmigeçitte yer aldı. Babam bu sefer söz verdi, 23 Nisan geldiğinde elbiselerim hazır olacakmış, taburdaki terzi şu sıralar hiç müsait değilmiş.

Bayram geçince kendimi hem okulda teneffüslerde hem de evin etrafında oyunlara vurdum, yerimde duramıyorum. Annem yine başıma bir şey gelecek diye korkuyor, dizlerimin yaraları bitmek bilmiyor. Bu arada sakarlık konusunda da gerçekten büyük bir yeteneğim var, çevremdeki kişiler de bundan nasibini yeterince alıyorlar.

Bir gün evin arka sokağında mahalle çocukları ile takımları kurulmuş maç yapıyoruz. Geçen sene gözlerini kıstığı için görme problemi olduğu anlaşılan abim koca kara çerçeveli gözlükler takmaya başladı, onu uzaktan bile kolaylıkla seçiyorum. Evdekilerin tüm tembihlerine rağmen bu gün maçta da gözlüğü ile top oynuyor.

Abimle karşı takımlardayız ve nasıl olduysa küçük sert çizgili plastik topa vurdum, o namussuz top da gidip bizimkinin yüzüne geldi ve gözlüğün bir camı çerçevesinden çıktı. Yani, şimdi ne diyebilirim ki? Maç bu oynarken her şey olur ve zaten olan da oldu. Babam bunu yine benim yaptığımı öğrenirse, işte o zaman hapı yuttuğumun resmi.

“Sen her şeyi kırmak zorunda mısın?” diye söylenerek kulaklarıma yapışacak. Belki de annemi bile dinlemeden beni götürüp Çocuk Esirgeme kurumuna verir, of ya bilmiyorum işte.

Aslında kabahat abimde, neden gözlükle maç oynuyor? Gazetelerde takımların fotoğrafları çıkıyor bir tane gözlüklü futbolcu var mı? Diğer yandan düşünüyorum da Allahın sopası da yok gibi, o yavrukurt elbiseleriyle yürüyüşlere çıkıp duruyor, ben imrenir miyim diye hiç düşünmüyor. Al işte sana da güzel bir yürüyüş.

Abim, gözlüğünü ve çıkan camı bana verdi, onu eve götürüp bir yere koymamı söyledi. O maçına kaldığı yerden devam ederken zaten sıkıldığım için maçı bırakıp ben de eve yürüdüm. Etrafa bakarak giderken o arada gözlüğün camı elimden düştü ve yan kenarı da kırıldı. İşte şimdi çifte bela ile karşı karşıyayım, bunları öyle ortaya koysam tokadı bile yerim. Ben de ne yapayım gözlüğü götürüp bahçeden de girişi olan mutfaktaki Aygaz ocağın altına sakladım.

Gözlüğün nerede oğlum sorularını birkaç gün geciktiren abimin yalanı annemin ocağın altını temizlemeye kalkmasıyla sona erdi. Olay doğal olarak sonunda bana gelip dayandı ama bu işte benim suçum yok. Ben ortanın getir götürücüsü değilim, herkes malına doğru dürüst sahip çıksın. Allahtan gözlük camı çok pahalı değilmiş de ucuz kurtuldum, felaketler neden gelip beni buluyor?

Görsel: Gökçe Koleksiyon arşivi

11 Aralık günü Sadun Boro ve teknesi Kısmet ile ilgili gazetede bir haber vardı, 3 Aralık Cuma günü Kanarya Adalarının Las Palmas limanından denize açılan tekne, Atlantik Okyanusunda dev dalgalarla boğuşuyormuş. Onları gören Panama bandıralı bir şilebin kaptanı bu haberi iletmiş. Yani koskocaman okyanusta yol almak iyi cesaret, büyüyünce ben de böyle maceralara girişir miyim onu da bilmiyorum.

Görsel: Twitter arşivi

18 Aralık 1965 günü gazetelerde Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’a müdahalede bulunamayacağı kararını kabul etmediğini yazıyordu. Hükümet, Londra ve Zürih Anlaşmalarının uygulanacağını da kesin olarak ilan ediyordu. Radyoda ülkede savaş rüzgârlarının estiği söyleniyor ama bunun bu sefer benimle hiçbir ilgisi yok, 1965 yılı hayırlısı ile bir bitsin ben başka bir şey istemiyorum.

3 comments

  1. Elinize emeğinize sağlık gerçekten bir masal gibi olmuş yazınız. 1965 yılının Eylül ayında başlayan Aralık ayında biten bir masal dı sanki 4 aylık zaman diliminde olanların da bir özeti gibi olmuş benimde bir okuyucu olarak fikrim oldu çok teşekkürler

    Liked by 1 kişi

    • Günaydın, öncelikle Cumhuriyet bayramınızı kutlarım. Yazı için yaptığınız yorum için müteşekkirim. Çalışmanın ilk bölümünü hazırladığımda, karım masal gibi olmuş diyerek ismini koymuştu. 13 bölüme kadar on yıllık tarihsel bir süreci tarayarak geldim, Bu otobiyografi çalışması korkarım daha sürecek gibi. Tekrar nazik yorumunuz için teşekkürler. Selam ve sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

      • İyi akşamlar yazılarınızı ilgi ile takip ediyorum elinize sağlık iyiki yazıyorsunuz. Bende bir takipçi olarak o yıllar ve dönemler hakkında bilgi sahibi oluyorum yazılarınızdave Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Bende sevgili eşinizin ve sizin Cumhuriyet Bayramınızı kutluyorum🇹🇷 saygılar sevgiler😊🥰

        Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s