Posterlerden söz açılmışken

Konu nereden açıldı bilmiyorum ama sonunda döndü dolaştı ve posterlere geldi. Gençliğimizde odalarımızın duvarlarını büyük grup posterleri kaplardı. Herkes evlerinde kim bilir neler asmıştır tam olarak bilmiyorum ama benim odamın duvarlarında Pink Floyd, (ve arkadaşları değil) Emerson Lake and Palmer, Deep Purple ve Who gibi Rock gruplarının kocaman posterleri asılıydı. Onları nereden, nasıl bulup aldığımı hatırlamıyorum ama benim en kıymetli hazinemdiler.

Biz ve bizim gibi eğitimine devam eden insanlar toplumsal duyarlılığa sahiptik, o meşhur 1968 kuşağının çok az gerisinden geliyorduk ama henüz o sihirli hava yok olmamıştı. İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur arabesk tarzda kendilerine müzik piyasasında yer açarlarken, bizler Bülent Ortaçgil ve yabancı rock gruplarını takip ediyorduk.

Biraz önce parantez içinde yaptığım espriyi ise gerçekten kendi kulaklarımla duydum. Özel radyolar daha yayın hayatına henüz başlamamışlardı ve radyo kanalları TRT ile sınırlıydı. Ayrıca gün içinde birkaç saat deneme yayını yapan bir de polis radyosu vardı. Bazen yabancı güzel parçalar çaldıkları için fırsat buldukça açardım.

Bir gün gerçekten şu anonsu kulaklarımla duydum.

“Şimdi Pink Floyd ve arkadaşlarından bir parça geliyor…”

Gerisini hiç hatırlamıyorum ama nasıl güldüğümü anlatamam. Sunucu zannediyorum dersini yeterince iyi çalışmamıştı.

Pink Floyd şimdiye kadar sahnede canlı olarak hiç seyredemediğim ama çok sevdiğim bir gruptur. Onların ‘The Dark Side Of The Moon’ albümlerinde yer alan şarkıların sözlerini ezberleyemesem de King Crimson’un ‘In the court of the Krimson King ve Epitaph’ şarkılarının sözlerini tam olarak bilirdim. Gerçi onlar gibi o kadar güzel sesler çıkarma yeteneğim olmasa da plak ve kasetlerde çalarken onlara kendimce eşlik etmeye çalışırdım.

Yıllar içinde duvarlardaki posterler belki indirildi ama yüreğimdeki o tablo hiçbir zaman yok olmadı. İşler güçler derken ilerleyen zamanda kız arkadaşımla evlenmeye karar verdik. İkimizin de ruhunda Rock ve Metal müzik yer etmiş. Evleneceğimiz yazın başında istanbul’a Gun’n Roses grubu geliyor. Nişanlım da ben de bu konsere gitmek istiyoruz ama bir yandan da bankada çalışıyoruz.

Nişanlımın eğitime gitmesi gerekince işimiz kolaylaştı, eğitimi Nişantaşı’nda ve konser de o zamanki Dolmabahçe İnönü stadında. Yalnız bilet için konser öncesinde gidip stadın önünde kuyruğa girmek gerekiyor. Ben o zamanlar iyi anlaştığım müdürüm Meral’e gidip durumu anlattım. Hiç tereddüt etmeden bana konser için izin verdi, saat üç gibi nişanlımla stadın önünde kuyruğa girmiştik. Bilet kuyruğu da öyle böyle değil, gişe üst tarafta biz ise alt tarafta caddedeyiz, önümüzde herhalde iki yüz metre kuyruk vardır.

Stadın içine biletimizi alıp ancak saat sekiz gibi girebildik ve sahneye yakın bir yerde ayakta yerimizi aldık. Önce Queen grubundan tanıdığımız Brian May ve grubu sahneyi aldı. Ardından da saat on gibi Guns Roses sahnedeydi. Nişanlım omuzumda onlarla birlikte bildiğimiz yerlerde şarkılara eşlik ettik. O güzel ortamda bir an olsun yorgunluk hissetmedik. Bu konserden sonra ileriki günlerde Scorpions grubunu da canlı izledik, gerçekten muhteşemdi.

O zamanlar görsel sanatlar ve sinema her fırsatta gittiğimiz ortamlardı ve imkânlarımız dâhilinde bunları takip etmeye çalışıyorduk. Evlenince oturacağımız evin bir koridorunu da karımın annesi Jale Annem değişik bir şekilde dekore etmek isteyince hiç düşünmeden kabul ettik. Kendisi inanılmaz yaratıcı bir kadındı ve resmin bütününü görebilme yeteneğine sahipti.

İlk evlendiğimizde bu koridor bizim kendimizce sinema girişimizdi, bunu da Jale Anne akıl etmişti. Önce renkli eski aktüel mecmualardan üç parmak genişliğinde kâğıtlar kesip onları kalem etrafında yuvarlayıp yapıştırdık. Kalınca bir çıtaya ölçülü aralıklarla çaktığımız çivilere ipler bağladık, kesip yapıştırdığımız kâğıtları da aralara boncuklar koyarak bu iplere geçirdik. Yani koridorun girişine kasapların sinek girmesin diye kapılarına astıkları bu sinekliğin değişik bir şeklini yapmıştık. Bu kâğıtlı boncuklu şey içeriyi girişten de ayırıyordu.

 

Taşınmadan önce kiremit rengine boyattığımız koridorun iki duvarına beğendiğimiz eski meşhur filmlerin afişlerini çerçeveletip astık, tavana da iki yana doğru bakan spotlar yerleştirdik. Spotlar yakılınca kâğıtlı boncuklu girişten koridora adım atan kişiler sanki bir sinemanın içindeymiş gibi bir hisse kapılırdı. İnsan evlenirken ne kadar ilginç detaylarla uğraşıyor, yaşayacağı evin içinde değişik konseptler yaratmak için ne kadar çok çabalıyor.

İlerleyen zamanda doğal olarak bu kadar ince detayların temizliği ve korunması ile ilgilenmek zorlaşıyor. Bu film afişleri koridoru dört yıl sonra ev baştan aşağıya tamir, alçı sıva ve boya yapılırken toparlanıp kaldırıldı. İşler bittiğinde ise onları tekrar düzenleyip yerleştirmekten vazgeçmiştik. Belli ki bu sinema konsepti artık hayatımızdaki yerini ve ömrünü doldurmuştu.

Kapısı çıkarılan koridorun duvarlarına film afişlerinin yerine karımın dedesinin yaptığı yağlı boya tablolar asıldı. Sinema havasından resim galerisine dönüş yapılmıştı. Kâğıtlı boncuklu güzellikle de artık vedalaşmıştık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s