Tarçın – 2

Bu fantastik hikayenin birinci bölümünü 3 Ocak 2018 tarihinde yayınlamıştım, şimdi devamı ile karşınızdayım. Hikayenin giriş kısmını hatırlamak için ilk bölümü verdiğim linki kullanarak okuyabilirsiniz. Bunu hikayenin daha iyi içine girmeniz için özellikle tavsiye ediyorum.  Tarçın

SAMSUNG DIGITAL CAMERA

Hatırlıyorum da Tarçın eve karımın kucağında ilk geldiğinde önce şaşkın bir halde ne yapacağını, ne tarafa gideceğini bilememişti. Onu aldığımız yerden gelirken yanımızda getirdiğimiz üzerinde kokuları olan gazeteleri, küçük balkonda daha önceden yere serdiğimiz kalın naylon örtünün üzerinde yere yaydık. O etrafı ürkek bir şekilde incelerken, holün bir köşesine de onun için kabın içerisinde su ve yiyecek koyduk.

Evin içi boydan boya halı ile kaplı, bu nedenle oldukça tedirginiz. Köpek onların üzerlerine çişini yaparsa, ne kadar silerseniz silin çamaşır suyu olmaksızın o kokuyu çıkarmak zor. Çamaşır suyu da doğal olarak halının rengini alacak. Bu nedenle, onun dolaşım alanlarını önce daralttık. Taş zeminlerin üzerlerinde serili olan kilimleri de ortadan kaldırdık.

Karım eskiden kalmış büyük bir kanepe yastığını, onun yatağı olarak düşünüp, önceden belirlediği yere koymuştu. Oynaması için evde bulunan oyuncak köpek ve tavşanı da yatağının yanına koyduk. Zaten şirin yavru şiş karnıyla da daha fazla dayanamayıp, ayaklarını dört bir yana açarak soğuk taşın üzerinde öylece uyuya kaldı.

Biz annesinden ayrılan her yavru gibi ağlayıp huysuzlanmasını beklerken, o daha ilk andan itibaren evimizi benimsedi. Sabaha kadar tedirgin bir şekilde uyumamıza rağmen onun ağlama sesini hiç duymadık. Gece onu sürekli olarak kontrol ettik, yalnız bırakmamaya çalıştık. Bir ara kokuları takip ederek kapalı küçük balkona çıktı ve koyduğumuz gazetenin üzerine tuvaletini yaptı.

Ertesi gün ilk işimiz, veterinere gidip aşı zamanlarını öğrenmek ve köpek maması almak oldu. İlk aşılarını sahipleri diğer yavrularla birlikte yaptırmışlardı. Yeni mama ile su kabı da alıp eve döndüğümüzde, evde üç canlı olarak yaşadığımızı artık ben de benimsemiştim. Ona uygun gördüğümüz isimle, Tarçın diyerek hitap etmeye başladık.

Eve karnı tok gelen yavru, kabına koyduğumuz mamaya o gün hiç yaklaşmadı. Ertesi gün de mama yemeyince, mecburen mamayı elimize alıp öyle avucumuzdan vermeye başladık. Bunu reddetmedi ve o günden sonra da bu avuçtan yedirme uygulaması mecburen devam etti.

Bir sabah kalktığımızda, ayakkabı dolabının kenarının dişlendiğini fark ettim. Dişleri yeni çıktığı ve kaşındığı için etrafında bulunan eşyaları kemirme alışkanlığına, tesadüfen güzel bir çözüm buldum. Nereden aklıma geldiyse, kemirilen o yere elime geçen limon kolonyasını sıktım. O keskin koku onu o kadar fazla rahatsız etti ki, Tarçın bir daha oraya yaklaşmadı. Bu işin çözümünü böylece onu hırpalamadan ve hiç bağırmadan basit bir şekilde bulmuş olduk.

O arada oturduğumuz apartmanda yapılan toplantıda, dairelerde köpek beslenmeyecek diye karar alındı. Tarçın havlayacak da duyulacak, onu gönderecekler diye de korkuyoruz. Köpek bu adı üstünde, tabii havlayacak ama ben her havladığında ona kızınca, yavrum evde havlamaması gerektiğini de öğrendi. Erkek köpekler genellikle dişi sahiplerini sahip olarak benimserlermiş, bizimkisi ise bu bağırış çağırış sırasında korkuyla karımı değil beni benimsedi.

O mu bana yoksa ben mi ona alıştım bilemiyorum ama sonunda pes ettim ve onu çocuğum gibi sevip, korumaya ve kollamaya başladım. Nasıl olduysa onu korumak için, kendimi Rotwiller gibi kocaman ve vahşi köpeklerin arasına bile korkmadan atar hale geldim. Bir an bile tereddüt etmeden, Tarçın’ı korumak içgüdüsüyle harekete geçiyordum. Ne ben ne de karım gözlerimize inanamıyorduk. Yani gerçekten anlamıyorum, ben hangi arada derede böyle korkusuzca davranan biri oldum?

Tarçın’da onu her şekilde, her kötülükten koruyacağımıza, onu sevdiğimize ve ona asla zarar vermeyeceğimize inanmış olacak ki sakin yumuşak huylu bir köpek oluverdi. O havlamayı unuttu, kesinlikle hırçın bir köpek değil, dişlerini göstermeyi ve hırlamayı da sevmiyor.

Tabii kendine has karakteri de her zaman kendini gösterdi, hiç bir zaman bizim istediğimizi yapmadı ve hep kendi bildiğini okudu. Tanımadığı insanlardan uzak durdu, hiç yılışık bir köpek değil ve başkalarının onu sevmesinden fazla hoşlanmıyor. Bizlere de eğer canı isterse, gelip kendisini sevdiriyor. Evin şımarığı mı? Evet, kesinlikle öyle!

Mamasını her zaman avucumuzdan yedi, sade kuru mamayı hiç sevmedi, kanepeye yayılarak yatmayı ise hep sevdi. Sabahları hava aydınlandığında yatağımın başında dikilmeye ve burnunu yanağıma dokundurmaya bayıldı. Odamızda yatmasına rağmen birkaç defa çok kızdığım için, bizim yatağımızın üzerine çıkmaması ve orada uyumaması gerektiğini çok iyi öğrendi.

Uzun tüylü koca köpek her yerde keyfince yatıyor, ona zarar vermemek ve üzerine basmamak için evin içerisinde ayağımızı sürüyerek yürümeyi öğrendik. Bir gün bile onun herhangi bir yerine dokunmadık, o da bu güvenle her yerde her zaman yayılarak yattı.

Herhangi bir yere giderken, arabanın arka koltuğu onun olurdu. Yola çıkıldığında heyecanla yerinde duramaz, dönüşte ise eve gelene kadar hiç kıpırdamadan uyurdu. Şarköy’de kumların üzerinde koşturmaya, denizde yüzmeye, gizli gizli sahilde bulduğu denizyıldızlarını yemeye bayılırdı. Sokakta yerlerden bir şeyler yemesine çok kızdığım, defalarca ağzını açıp elimi gırtlağına soktuğum için bir şeyi alenen alıp yemezdi.

Öyle böyle dört yaşına nasıl geldi bizde anlayamadık. Minicikken aldığımız o sevimli yavru, kocaman uzun kızıl tüylü, gösterişli bir köpek oluverdi. Bir Pazar sabahı yine Tarçın’la erkenden dışarıya çıktık, önümüzde bulunan boş alanda dolaşıp ihtiyaçlar giderildikten sonra eve döndük. O her zaman yaptığı gibi ayaklarının silinmesinden sonra hızla yatağına gidip yattı. Ben de bilgisayarın başına oturdum, hem kahvemi içiyor hem de bir şeylere bakıyorum.

İçerden gelen bir gürültüyle ve karımın korkulu bağırışıyla endişeli bir şekilde fırlayıp koşturdum.

Tarçın, yerdeki kendi yatağında sanki ölüyor gibi çırpınıp debeleniyordu. Panik halinde onu hemen kucağıma alıp, etrafa çarpıp kendisini yaralamasını önlemeye çalıştım. Elimizden gelen o an için sadece buydu. Daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığımız için ne yapacağımızı, onu nasıl normale döndüreceğimizi bilemiyoruz. Ne olduğunu da anlamış değiliz ama Tarçın hâlâ deli gibi çırpınıyor, kendini oradan oraya atmaya çalışıyor.

Karım, uyku sersemi korkuyla gözyaşı dökerken, ben sadece kucağımda var gücüyle debelenen Tarçın’ı zapt etmeye çalışıyorum. Ondan artık ümidimizi kesmişken, birden duruldu ve yatağına öylece yığılıp kaldı. Ağzı burnu köpük ve salya olmuş, üzeri sidik içerisinde deli gibi nefes almaya çalışıyor. Biz ikimiz ise şaşkın bir vaziyette gözlerimiz yaşlı, sadece olanları anlamaya çalışıyoruz. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıya kaldık, korku ve panik içindeyiz.

Biz yaşadığımız bu kötü şoku daha atlatamadan, Tarçın birden ayaklanıverdi. Sanki sarhoş biri gibi yalpalayarak yürümeye çalışıyor. Üzerindeki salya ve köpüklerle, sidikler de akıyor, o arada bir de silkelenmeye çalışınca onu sıkı sıkı yakaladım. O durumda etrafa dağılacakları kolay temizleyemeyiz.

Onu üzerindeki hiçbir şeye bakmadan kucağıma alıp, hızlı bir şekilde doğruca duşa gittim. Tarçını orada akan suyla ve köpek şampuanıyla, iyice temizlenene kadar yıkadım. Dışarıya alıp onu büyük bir havluyla çok fazla sarsmadan kuruladığımda, kendine iyice gelmişti. Onu serbest bıraktığımda ilk işi gidip kana kana su içmek oldu. Biz karımla birlikte biraz önce kirlenen yerleri temizlerken, o da holde taşın üzerinde yatıp bizi izlemeye başladı. Tarçın, yine eskisi gibiydi sanki biraz öncekiler hiç yaşanmamıştı.

İlk fırsatta onu muayene için götürdüğümüz veteriner, anlattıklarımıza dayanarak onun epilepsi hastalığı olabileceğini söyledi. Onu dikkatli bir şekilde takip etmemizi, eğer kriz tekrar olursa ilaç kullanmaya başlamamız gerektiğini belirtti. Hep insanlarda olur diye bilirdik, ama köpeklerde de epilepsi olurmuş. Bazı cinslerde genetik olarak, bazılarında da yaşadıkları bazı travmalarla ortaya çıkarmış.

Kendimizi hiç bilmediğimiz bu durum karşısında oldukça çaresiz hissediyoruz. O günden sonra tam kırk beş gün her şey yolunda gitti. Yine bir öğlende dışarıya çıkarken, Tarçın apartmanın giriş merdivenlerinde epilepsi krizine girdi. O mermer zeminde bir yerlere çarpıp yaralanmasını önlemek için, çok fazla gayret sarf etmem gerekti. Gerçekten deli kuvveti derler ya, işte öylesine güçlü bir şekilde çırpınıyor. Kendine gelip sakinleşince de, onu bahçedeki çeşmede güzelce yıkadım.

Bu krizden sonra yine bir elli altı gün geçti, biz tam artık bu iş sona erdi diye sevinirken yeniden kriz gelince, doktorun verdiği epilepsi ilacına başladık. Kendimizce doğru bir şeyler yaptığımızı düşünürken, bilakis tam tersi oldu. Krizlerin periyodu on beş güne inerken, şiddeti de iyice arttı. Resmen ödümüz kopuyor!

İlk günler telaş ve korku içinde krizleri dikkatli bir şekilde gözlemleyememiştik, geçen zaman içinde kriz anında neler yaşandığını daha iyi öğrendik. Epilepsi krizleri bir ikisi hariç hep Tarçın uyurken geldi.

Yavrum herhangi bir saatte, uykusundan birden korkuyla fırlıyor. O arada titreyerek nereye gittiğini bile bilemeden, korkuyla bir şeylerden kaçmaya çalışıyor. İlk panikten sonra bir an öylece kasılıp kalıyor, arkasından da yattığı yerde belki onu kovalayan bir canavara yakalanmamak için deli gibi koşmaya başlıyor. Belki de içerisine düştüğü bir kuyudan kendini çıkarmak için delicesine çırpınıp mücadele etmeye çalışıyor. Dört ayağıyla neredeyse beş dakika bu nefes nefese koşmaca sürüyor.  O arada bilinci, kendini alıp başını başka bir yerlere gidiyor. Gözler sanki cam gibi, bakışları derin bir korkuyu yansıtıyor.

Bu mücadelede başı eğer zamanında tutulamazsa, yakınındaki her yere çarpıyor. Dişlerini, yanaklarını veya burnunu çarptığında, etrafa kanlar fışkırıyor. Ağzı köpük içinde tutamayıp kaçırdığı çişi ve kakası üzerinde sonunda yorgun bitap düşüyor, öylece yığılıp kalıyor. Gözlerindeki o korku dolu bakışlar donup kalmış, sanki kilitlenmiş bir yerlere. Ne olduğunu bilemediğimiz, dolandığı o gizemli sarmaldan çözülmek için biraz zamana ihtiyacı var.

O daha kendine gelip ayaklanmadan, içerisine çamaşır suyu koyduğumuz yer silme suyunu ve onun için kullandığımız iki üç havluyu hazır ediyoruz. Çok geçmeden sallanarak yattığı yerden ayağa kalkmaya çalışıyor. Tarçın’ı o anda hemen tasmasından yakalayıp, doğru banyoya duşa kabinin içine götürüyorum. Ben onu suyun altında yıkayıp temizlerken, karım da kriz geçirdiği ve yürüdüğü alanı çamaşır sularıyla temizliyor. Sonra onu havlulara sarıp mümkün olduğu kadar fazla da sarsmadan, tüylerini kurulamaya çalışıyorum.

Biz onu iyileştirmek için hastalığın üzerine gittikçe, dikkat edip titizlendikçe krizler iyice arttı, bunlarla bir türlü baş edemedik. İnternette köpeklerdeki epilepsi hastalığı üzerine yapılmış araştırmaları ve makaleleri bulup okumaya çalıştık ama ülkemizde bu konuda yayınlanmış hiçbir şey yoktu.

Yararı olacağını düşünerek Tarçın’ı Üniversite Veteriner Fakültesine götürüp, bu konuya çözüm aradık. Orada bizimle ilgilenen doçent, bize Avcılar’da bir klinikte çok pahalı testler yaptırttı ve verdiğimiz epilepsi ilacını da hemen kesmemizi söyledi. Bu olaydan birkaç gün sonra Tarçın’ın krizleri yeniden nüksetti ve daha sık gelmeye başladı.

Karım o günlerde bizimle ilgilenen doçentin asistanıyla tesadüfen karşılaşınca, o da hemen Tarçın’ın nasıl olduğunu sormuş,

Karım üzgün bir vaziyette,

“Doçentin söylediği gibi epilepsi ilacını kestik ama krizler hemen arttı,” diye cevap vermiş.

“O ilaçlar yavaş yavaş azaltılarak kesilir, hoca bunu size söylemedi mi?”

Maalesef bu önemli ayrıntı bizlere söylenmemişti. Esas ilginç olan, hayatlarında belki bir defa bile epilepsi krizi görmemiş veterinerlerin köpeğimizi tedavi etmeye çalışmalarıydı. Benim elimde bulunan materyaller, belki onlarınkinden çok daha fazlaydı.

Bu olumsuz gelişmelerden sonra, epilepsi krizleri, on üç ile yirmi bir günlük aralıklarla gelmeye başladı. Bunu bildiğimiz için kriz yaklaştığında, Tarçın’ı çok yalnız bırakmamaya gayret ediyoruz. Özellikle benim yanında olmam, deli kuvveti ortaya çıkan Tarçın’ı tutmam çok önemli. Onunla baş etmek gerçekten çok zor!

Eğer kriz biz dışarıda iken gelirse o salyalı ve sidikli haliyle bütün evi dolaşıp, bizi ararken ister istemez bilmeden her tarafı kirletip kokutuyor. Bu nedenle evden çıkmamız gerekirse de, onun hareket alanını daraltarak, temizlenmesi zor yerlere girmesini önlemeye çalışıyoruz. Hareket alanlarında da kanepelerin üzerine örtüler, altına naylonlar koyarak tedbirler alıyoruz. Aldığımız tüm bu tedbirlere rağmen kendi başına geçirdiği kriz sayısı toplasanız üç yüz epilepsi krizi içinde beş taneyi bile bulmuyor.

8 comments

  1. Çok üzücü. Birçok doktor arkadaşım ülkemizde veterinerliğin tıptaki gelişmişliğe oranla bayağı bir geri kaldığını söylüyor. Teşhis, tedavi hepsi ayrı dert. Coffee geçen sene çok ciddi bir sistit geçirdi. Antibiyotik tedavisi mantara, mantar tedavisi kan değerlerinde çok ciddi düşüşlere sebep oldu. Birden 5 kilo verdi, yemek yemez hale geldi, aklımız çıktı. Çok zor…

    Liked by 1 kişi

  2. Aslında siz güzel yazdığınız için beğeniyorum, ama onun durumuna ne kadar üzüldüğümü tahmin edersiniz, sizin üzüntünüzü anlasam da o korkunç durumları siz ve eşiniz yaşadınız. Tarçınsız bir yaşam zor olmalı. Sizlere sabırlar diliyorum.

    Liked by 1 kişi

    • Öncelikle çalışmalarımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Tarçın konusu karım ve benim için çok özel ve hassas bir konudur. Veterinerlerin yeterince faydalı olamadığı epilepsi hastalığı ile dört buçuk yıl mücadele ettik. Onu iyileştirmek için çok uğraştık ama maalesef elimizden bir şey gelmedi. Gözlerimizin önünde minnacık kalbi öylece durdu. Çocuğumuzu kaybetmiş gibi çok üzüldük ama bir yandan da iki üç haftada bir gelen ve onu çok yıpratan krizlerden kurtulduğu için sevindik. Hastalığı dört yaşında çıktı, sadece severek elimizden geleni yaptık. O sanki köpek olmayı sevmiyordu, yaşamı boyunca hep elimizden yemek yedi. kendisini istediğinde sevdirdi, bir gün olsun havlayıp dişini göstermedi. Denizde oynamayı severdi ama onu kirletmeyi sevmezdi, çişini yapmak için sudan çıkıp yüz metre koşturur ve sitenin dış duvarına giderdi. İnsanlardan uzak dururdu ama benim köpekleri sevmemi sağladı, karımı sahibi beller diye beklerken benim sözümü dinledi. On iki saat krizden krize girdiği gün veteriner elinde onu uyutacak iğne ile bizim gözümüze bakarken biz bunu yapamadık. Bir ümitle kendine gelir diye bekledik, sonunda o bizi bu karardan kurtardı. Sözün kısası çok hüzünlü bir zaman aralığıydı, yazarken acaba onu yeterince yansıtabiliyor muyum diye düşünüyorum. Bu sorunun cevabını da tam olarak bilmiyorum. İlginize çok teşekkür ederim, selam ve saygılarımla iyi geceler diliyorum.

      Beğen

      • İyi akşamlar…
        Tarçın çok tatlı bir köpekmiş, siz de onu çok iyi bir şekilde anlatmışsınız. eşinizin ve sizin ne kadar üzüldüğünüzü tahmin edebiliyorum, tabii bu tahmin sizin anlatımınız sayesinde. Onun için elinizden geleni yapmışsınız, ne yazık ki hayvanlar da insanların hastalıklarını yaşayabiliyor. Tarçın’ı bize tanıttığınız için size çok teşekkür ederim. Kaleminize sağlık… Tarçın da onu ne kadar sevdiğinizi sağlığında anlamıştır. Şanslıymış sizin gibi sahipleri olduğu için.

        Liked by 1 kişi

  3. Çook güzel bir köpekmiş Tarçın. Sizlerce Nasıl sevilmişse aynı şekilde o da sizi çok sevmiş belli. Ne güzel bakmışsınız ama bazı dertler deva bulmuyor.😔 Bu yazınızın masal olmasını dilerdim. Huzur içinde uyusun.💗

    Liked by 1 kişi

    • Tarçın ilginç bir köpekti, kendini isterse sevdiren, havlamayan sakin bir köpekti. İnsanlara ders verdiği de olurdu. Şarköy’de kumsalda oynarken o birden koşarak site duvarının oraya gider ve orada ihtiyacını giderirdi, bu söylediğim yer de yüz metre uzaktaydı. Denizi ve sahili hiç kirletmedi, denizde yüzmeye bayıldı. Yumurta, bezelye ve havuç düşkünüydü, gök gürültüsünden ödü kopardı. Veteriner hekimleri ve iğne olmayı hiç sevmezdi, onu arabadan zor indirirdim. Bir yer giderken aramızda gözünü kırpmadan giderdi, eve dönerken onu bırakacağımızdan korkarak arabaya binip bizi beklerdi ve hareket edince de hemen uyurdu. Yani hatırladığım çok şey var. Hastalığından ise hiç söz etmek istemiyorum, anlattıkça yüreğim acıyor, dediğiniz gibi her şey masal olsaydı ama dört buçuk sene epilepsi ile mücadele etmek hem onu hem de bizi çok yıprattı.

      Liked by 1 kişi

      • Daha önce yazmışımdır belki. Acınızı anlayabiliyorum. Bizimde ev kedisi Peluş’umuz vardı 14 yaşına kadar hiç sokağa çıkarmamıştık. Nasıl olduysa bir ara evden kaçtı tam bir hafta sonra geldiğinde perperişan her tarafı irinli yaralarla doluydu. Bir ay uğraştık ilaçlarını biz de burnunu kapatıp yutturuyorduk. Sonra iyice zayıfladı konan teşhis bizce de inanılmazdı; aids evet insanlar gibi kedilerin de aids hastalığı varmış. Çok acı çekiyor uyutmalıyız diyen doktorumuza uyduk. Evden alırlarken ki bakışını ömrümce unutmayacağım. Verdiğimiz kararla bizi üzdüğü için üzüldüğünü anlatıyordu inanamadım. Hayat bizlere devam ediyor. Sevdiklerimizi kalbimizde yaşatıyoruz. Sevgiyle kalın. Tarçın’da Peluş’da huzur içinde uyusunlar. 💗💗

        Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s