Adamın biri-2

Şarköy’de Salı ve Cuma olmak üzere haftada iki gün pazar kuruluyor. Biz de Salı günü birkaç şey almak için karımla birlikte yürüyerek pazara gittik Pazarda çevre köylerden gelip ürünlerini satmaya çalışan insanlara özellikle dolaşıp bakıyoruz. Kendi tarlalarında ve bahçelerinde yetiştirdikleri sebze, taze baharatlar ve meyveler ile kendi ürettikleri zeytin, zeytinyağı, yumurta, kuskus, kesme erişte ve tarhanalar tercihlerimiz arasında.

Ancak bu organik sebze meyve işi popüler olup ayyuka çıktıktan sonra köylerden gelen satıcıların ürünlerinin fiyatları da bu durumdan oldukça etkilendi. Artık ürünlerini satmak için gayret etmiyorlar, pazarlık ise hiç yapmıyorlar, aldın aldın ilgilenmiyorlar bile. Millet olarak her şeyi abartmayı severiz, aman ne güzel hormonsuz, ilaçsız ürünler diye ilgilenirken bir de baktık ki köyden gelenler tok satıcı rolüne bürünmüşler. 

Alacaklarımızı alıp pazardan eve dönerken belediyenin kafesinde mola verdik. Evden buraya kadar uzun bir yol yürüdük, orada yorgun halde oturduk. Siparişlerimizin getirilmesini beklerken karım telefonundan bugün kaç adım attığımızı kontrol etti. Bu adım sayma meselesi de son yıllarda cep telefonlarının özelliklerinin artmasıyla birlikte ortaya çıktı. Şu ân itibarıyla 7000 adım atmışız, ama eve gidene kadar bu 9500 olur.

Böyle giderse çok yakında ağzımıza bir şey attığımızda hemen telefondan sinyal gelecek,

“Hoop, yediğiniz protein size yararlı gelmeyecek, şimdi kolestrolunuz 13 puan yükselecek.”

Olamaz mı valla olur da veya tuvalete girip çıktınız telefonda bir uyarı. Önce keyifli bir müzik çalıyor ve ekranda gülen bir insan işareti,

“Bravo, 200 gram atık ile vedalaştınız.”

Bence telefonlarla oyun, reels filan derken fazla haşır neşir olmamak gerek yoksa yakında hayatımızı önce sorgulamaya sonra da gizliden müdahale etmeye başlayacaklar. Bakın bunu bir yere yazın, bir gün içlerine değişik duyarlı algılayıcılar konulduğunda bu dediklerim olursa gülümseyerek beni hatırlarsınız. Belki şimdi telefonların müdahaleleri sözlü ve yazılı uyarılar şeklinde olacak ama bir gün belki de birileri kozmik ışınlar göndererek bizleri kendi mantıkları ve istekleri çerçevesinde yönlendirmeye ve yönetmeye çalışacaklar.

Görevli kişinin siparişlerimizi getirmesiyle birlikte hayal dünyasından sıyrıldım. Galiba resmen telefon paranoyasına tutulmuş biri gibi hareket ediyorum. Bu kadar saçma şeyi düşünmek öyle pek hayra alamet değil, belli ki o kadar adımı attıktan sonra hem zihnim hem de bedenim biraz yorulmuş gibi görünüyor.  Tabak dolusu patates kızartmasından ağzıma bir tane attım, yani burada hazırlanan hamburger menülerini İstanbul’da yeme şansınız yok. Resmen filmlerde gördüğümüz gibi kocaman ve lezzetli bir şey,  fiyatı da oldukça uygun.

Karnımız doyup dinlendiğimize kanaat getirince ayaklandık, daha eve kadar epey yolumuz var. Yirmi dakika içinde eve ulaştık ama yorulmuşuz, dinlenmenin ve bu durumu çözmenin en iyi yolu da dimağımızı saran bulutları dağıtmak! Bunun kısa ve sonuç veren etkili tek bir ilacı var, o da kahve.  Doğal olarak her zaman yaptığımız gibi neskafe yapıp ön verandada yerimizi aldık.

Karım sigarasını keyifle tüttürürken o arada günün sürprizi kendisini gösterdi, özgür deniz köpeği Shark’ın maceraları birden gündeme oturdu. Köpeği besleyen karşı köşedeki komşumuz Arzu, evlerine selamsız sabahsız dalan şımarık sarı köpeği severken eli onun yanağında bir metale değince köpek bir irkilmiş. Eline değen şeye dikkatli bir şekilde bakınca onun bir olta iğnesi olduğunu görmüş.

Ben kahvemi yudumlarken, karım elinde sigarası karşı eve gitti, onu Arzu ile konuşurken gördüm.  Geri döndüğünde karımın yüzü sirke satıyordu ve bana bu olta iğnesi meselesinden bahsetti, doğal olarak telaşlanmıştı. Bir süre önce böyle benzer bir olay bize anlatılmıştı. Hatırladığım kadarıyla bu sahilde bir ay kadar önce de aynı şekilde siyah beyaz küçük bir kedinin ağzına da olta iğnesi takılmış. Yan komşumuz Sema ile Fahiman o kediyi alıp veterinere götürmüşler, veteriner ağızdaki oltayı çıkarmış ve tedbir olarak kediye tetanoz iğnesi de vurmuş.

Karım kendisine anlatılan bu olayı bildiği için doğal olarak eline telefonunu alıp henüz burada olan Fahiman’ı aradı. O kulaklıkla bilgisayardan bir şey dinleyip seyrettiği için dışarıdan seslenildiğinde duymuyor. Neyse karım telefonla ona meseleyi anlatırken aklıma dudaklarına, dillerine kendi istekleriyle piercing yaptıran çılgın gençler geldi, galiba Shark onların köpek modeli gibi. Bu espriyi şu ân tedirgin olan karımın yanında pek fazla dillendirmedim, kendisi endişeli olunca sertleşebiliyor.

Fahiman, tereddüt bile etmeden arabasını hemen getirdi. Tek yapılacak iş deniz köpeğini yakalayıp arabaya koymak ve veterinere götürmek. Bu işi yapmak için arabanın sürgülü yan kapıları açıldı ve birinci Shark harekâtı başladı. Önce onu çekmek için arabanın içine cazip mamalar konuldu ama bu onu cezbetmedi.  Belki gelir umuduyla karım arabanın içine girip oturdu, tüm sevimliliğiyle köpeği elindeki mamalar ile içeri çekmeye çalıştı ama nafile.

Köpek şımarık bir edayla kuyruğunu sallayarak kapıya kadar geliyor ama içeriye bir adım dahi atmıyor. Köpek deyip geçeriz ama iş bu kadar basit değil, namussuzun inanılmaz bir algılama yeteneği var. Sokak köpeği olduğu için boynunda tasması bulunmuyor, yani onu bir yerinden tutup arabaya atma şansımız da yok. Hayvanın korkup can havliyle ısırma ihtimali de çok fazla.

Yine de köpekleri olan birilerinden gidip bir tasma bulundu, tasmayı ona en yakın olan karım takmayı denedi ama köpek bir iki deneme sonucu meseleyi hemen anladı ve kendini koşarak denize attı. Akıllı köpek kendisine sunulan yiyecekleri, aferin kemiklerini hiç itiraz etmeden alıp yiyor ama kendisini kesinlikle yakalatmıyor. Tasmayı köpeğin boynuna takmak imkânsız gibi görünüyor.

Kendi adıma tepkilerini bilemediğim bir sokak köpeğine müdahale etmiyorum, çünkü elimle besleyip dolaştırdığım bir köpek tarafından da ısırıldığımı hiç unutmadım. Kendi köpeğimin vakti zamanında gırtlağına elimi sokup kâğıt mendilleri çıkarmışlığım vardır ama diğerlerine olan güvenim sıfır.

Shark Efendiyi takip ederken o sırada sahilde üzerini çıkaran birini gördüm, aslında hava günlük güneşlik ama ben de eski delikanlılıktan eser yok. Denize girmek güzel de suyun dışında esen rüzgârla birlikte üşüyorum, kışın bile soğuk havada denize girenleri görmüştüm ama ben onlardan biri değilim.

Denize giren kişiyi hemen tanıdım, bu kişi gidip sığlıkta suyun içinde oturmayı seven adam. Geçen gün beni oldukça korkutmuştu ama bakalım bu gün neler olacak? Doğal olarak adam üç beş adım atıp balıklama sığ suya daldı, birkaç kuvvetli kulaç sonrasında da oturarak suda ayağa kalktı. Denizdeki adam yürüyüşünü yapmaya başladığında kumluktaki martılar da kendilerini korumak için sürü halinde havalandılar,

Köpek harekâtında ise son çare olarak belediyede bu konu ile ilgili bölüm ve kişiler aranıp bulundu ve arabayla gidilip yerlerinden alındı. Köpek ise kaçtığı denizin içinde dolaşırken etrafını şüpheyle izliyor, Bu sefer Arzu elinde pişirdiği tavukla geldi ve köpek yiyecekle ve tatlı dille kandırılıp sudan çıkarıldı. Görevlilerden biri de gizlice köpeğin arkasına geçip uyuşturucu ilacı olan iğneyi ona attı.

İğneyi yiyince canı yanan hayvan önce korkuyla bir ses çıkardı ve bir anda yarış atı misali olduğu yerden fırladı, koşarak gözden kayboldu. Görevli iki adam ile karım ve komşular onu takip etmeye çalıştılar ama köpek can havliyle kaçıyor. Karımı en son şarap fabrikasının kapısında gördüm ama telaşla alıp başını gitti. Fahiman ile Aydın da arabayla arkadan görevlilere destek olarak yola çıktılar.

Bu kadar kişi köpekle ilgilenirken ben de bizim verandaya geçip yarım kalan soğumuş kahvemi yudumlamaya devam ettim. Denizde yürüyen adamı izlerken aklım bir yandan karımda, köpeğin arkasından heyecanla koşarken gözden kaybolmuştu. Gel hadi koşalım hiç demem zaten sevmiyorum ama desem de eminim bana sadece gülerdi. Neyse o şu ân köpek için endişeleniyor, uyuşturucu ilaç verilmiş köpeğin bir yere gizlenip kalması onu korkutuyor.

Keyifle denize bakarken karım da geri döndü, köpek yakalanma korkusuyla Şarköy meydanına doğru koşarak gitmiş. Diğerleri onu ısrarla takip edince o da geri dönmeye karar vermiş. Yorgunlukla oturmadan önce gidip karşı komşu Arzu ile yaşadıklarını konuştu, geri döndüğünde sigarasını yaktı ve olanları anlatmaya başladı. İğne köpeğe tam etki etmemiş ama köpeğin daha önceden travması olmalı ki o görevli adamlardan deli gibi kaçıyormuş.

Soluklanmaya çalışırken kahvesine uzandı, soğuk içmek onu rahatsız etmiyor ama kibarca sordum,

“Yeni kahve yapayım mı?”

Sigarasından çektiği dumanı üflerken başını hayır der gibi salladı. Dalgın haliyle beni dinlemediğine adım gibi eminim, aklı korkuyla buradan tabiri caizse dörtnala kaçan köpekte. Sepette bulunan kuru soğanlarla oynamayı seven tekir kedi gelip onun kucağına çıkınca, onu sevmeye başladı ve benimle olan irtibatını da kesti. O arada benim gözüm de denizde yürüyüş yapan adamda.

                                                                               ~/~

Denizin içinde kumlukta tek başıma yürürken üşüdüğümü hissetmiyorum. Başımı çevirip kıyıya baktığımda biraz önce fark ettiğim kargaşanın hâlâ devam ettiğini gördüm, kulağı küpeli sarı köpek herkesi peşinde koşturduğuna göre belli ki oldukça dirençli. Sahilde kulak misafiri olduğum konuşmalardan köpeğin ağzında bir olta olduğunu ve insanların köpeği yakalayıp veterinere götürme telaşında olduklarını anlamıştım. Denizde takılıp kopan oltalar belki de dalgalarla kıyıya vuruyor ve bu oltalara sokak hayvanları yakalanıyor, bu durum kimin aklına gelir ki?

Neyse şu ân keyfimi kaçıramam, Ekim ayının ortasını bulduk ama hava günlük güneşlik, sahil ise biraz önceki hareket dışında çok sessiz. İnsanlar buralarını sanki terk etmiş gibi etraf ıssız. O arada yazlık evlerin açık olan birkaçı gözüme ilişti. Aslında akıllıca hareket ediyorlar, böyle bir yerde toprağa ve denize yakın olmak ne kadar güzel!

Denizin ortasında tek başıma yürüyorum, denizin ıssızlığı sanki beni kucaklayıp sarıyor. Belki uzaktan kimseler duyup fark etmiyor ama ben ıslık çalarak denizin içinde keyifle yürüyorum, o arada her şeyi geride bırakıyorum. Aklımda ne gam kalıyor ne de tasa, sadece etrafımı seyrediyorum, çevremde oynaşan dalgalara yoğunlaşıyorum.

Bir karış derinliğinde berrak suyun altında net görünen kumların üzerinde yürürken, ‘burada hiç canlı yok mu?’ diye içimden düşünmeden duramadım. Tam o ânda küçük balıklardan oluşan ufak bir sürü geçerken gözüme çarptı, derken çok yakınımda büyük bir balık sudan birden atlayıp suya düşünce yüzümde ister istemez bir gülümseme belirdi. Demek ki çabucak bir karara varmamak gerek bu belli, evren bizi yanıltmak için sanki gizli bir köşede pusuda bekliyor gibi. Ne zaman tam işte bu böyledir desem nedense tam tersi oluyor, yani evren bir tek bana mı haddimi bildirmek zorunda?

Ayaklarımı kumda sürükleyerek büyük kumluğa yaklaşırken orada bulunan martılar tedirgin bir şekilde birbiri ardına havalandılar. Benim yaptığım da aslında terbiyesizliğin dik alası, neden gidip o hayvanların rahatlarını bozuyorum ki?  Kumulun üzerinde yürürken kuşların ayak izlerini takip ettim, arada üç parmaklıların yani kargaların da izleri var ama sadece kuvvetli bir dalganın gelmesi izlerin silinmesi için yeterli.

Keyifleri bozulunca isteksizce havalanan onlarca martı biraz ötede denize inip orada yüzmeye başladıklarında ben de geriye dönüp ilk suya girdiğim yere doğru yürüdüm. Birkaç seferdir keyif yaptığım yere geldiğimde, her zaman yaptığım gibi çömelip suyun içine oturdum. Dizlerimi kendime doğru çekip onları ellerimle sardım, su vücudumu yalayarak çevremi sararken ben de sessizce onu izlemeye başladım. Burada bu şekilde düşünmek ya da düşünmeden denizi seyredip dinlemek beni rahatlatıyor. Gerçi geçen gün burada içim geçmedi değil ama su insana gerçekten ninni gibi geliyor.

İnsanlarla konuşarak düşüncelerimi onlarla paylaşmak artık beni yoruyor, Zaten insanlara bir şey sormaya kalksan hemen lafı döndürüp kendilerine getiriyorlar. Bir de bakıyorsunuz ki konu siz değil karşınızdaki kişi olmuş, hâlbuki konuşup dertleşmek isteyen sizsiniz. Bu arada sessizliğin ve suyun içinde kendi kendime o dinginliği yaşarken gizlendikleri köşelerden kendilerini ortaya atan fikirlerin koşuşturması benim çok hoşuma gidiyor. Çözüme ulaşmamış, tıkanıp kalmış meseleler suyun içinde sanki akıp gidiyor.  Bedenimi saran suyun içinde gözlerimin önünde dalgalanan su var. O her şeyin hükmedeni, ruhumun sanki ilacı gibi.

Artık hayatı içimden geldiği gibi, kimselere takılmadan, onların beklentilerine cevap vermeye çalışmadan yaşamak istiyorum. Kim olursa olsun önemli değil ama ben kalan ömrümü kendimi bildiğim gibi fabrika ayarlarımda geçirmek niyetindeyim, özgürce, kendi bildiğimce. Kendi isteklerimi ön plana alarak, taviz vermeyi veya uzlaşıcı olmayı bir kenara bırakarak, insanların dertlerini çözmeye çalışmadan, kendimle çelişkiye düşmeden gönlümce yaşamak istiyorum, bunu yapmaya da kararlıyım.

Ne kadar kıymetli olduğunu anlayamadığımız bu hayat gelip geçiyor, geriye kalan pek bir şey yok.  İnsanların beni nasıl tanıyıp bildiğinin artık bir önemi yok, benim kendimi nasıl bildiğimin önemi var. Artık sadece bunu önemsiyorum, huzurlu ve mutlu olmak istiyorum, sadece başka kişilerin hayatlarını kolaylaştırmak önceliğim olsun istemiyorum.  Ne kırmak ne de kırılmak istiyorum.

İşte suyun içinde oturup bunları düşünürken eski açık defterleri de sırasıyla kapatıyorum. Zihnimde çöreklenmiş olan kötü anıları suya boşaltmaya çalışıyorum. Dışarıdan nasıl göründüğümün önemi artık yok, mutlu muyum değil miyim ona bakmaya gayret edeceğim. Nefretlerimi en derinlere gömüp, hak edenlere gereken her cevabı vereceğim, çünkü artık böyle istiyorum.

Ürperdiğimi hissedince oturduğum yerden isteksizce kalktım ve sahile doğru hareketlendim. Sudan çıktığımda buraya geldiğim zaman fark ettiğim hareketlilik de sona ermişti. İnsanlar dağılmıştı ama bir evin verandasında oturan iki kişiyi gördüm. Kurulanıp giyindikten sonra neler olduğunu öğrenmek için onlara doğru yürüdüm.

                                                                               ~/~

Karımla birlikte otururken denizde izlediğimiz adamın sahilde giyinip bize doğru geldiğini gördük. Verandanın önüne gelince merakla sordu,

“Merhaba, rahatsız ediyorum ama merak ettim, biraz önce o bir köpeği yakalamaya çalışıyordunuz, nasıl mesele halloldu mu?”

Yerinden kalkan karım, üzgün ve ümitsiz bir ifadeyle cevap verdi,

“Maalesef olmadı, uyutucu iğneyi yiyince canı yanan köpek Şarköy’e doğru kaçtı, ben ancak ilk motele kadar gidebildim.”

“Güçlü bir hayvan olmalı, hemen bayılmadığına göre.”

“Evet, iğne beş dakika içinde etki ediyormuş ama bizimki dayanıklı çıktı.”

O arada ben de karımın yanına gelip söze karıştım,

“Ben de size bir şey sorabilir miyim?”

Gülerek cevap verdi,

“Sorunuz denizin içinde oturup ne yaptığım değil mi?”

Başımı evet der gibi salladım,

“Valla yalan da değil, üstelik geçen gün bizi çok da korkuttunuz.”

Farkında olmadan gülümsedi,

“Tamam, bir kahve ikram ederseniz, ben de size anlatırım.”

Böyle söyleyince karım hemen davette bulundu,

“Buyurun, memnuniyetle ikram ederiz.”

İçeri geldiğinde hemen elini uzatıp kendisini tanıttı,

“Ben Oğuz Oktaygil,”

Bizler de isimlerimizi söyleyip kendimizi tanıttık. Bu konuşma sonrasında geçip bir koltuğa oturdu, o arada daha konuşmaya başlamadan Fahiman ile Aydın’ın geldiğini gördük. Aydın evine geçerken Fahiman da yanımıza geldi ve hemen neler olduğunu anlatmaya başladı.

“Köpeği n peşinden meydana kadar gittik, görevliler o arada ikinci bir iğne daha attılar ama hayvan kendisini nasıl kastıysa iğne eğrildi.”

“Yani sonuçta köpek yakalandı mı?”

“Hayır, namussuz kaçtı. Görevliler yarın tekrar gelip deneyecekler.”

“Tabii köpek buraya dönerse,”

“Döner dediler ama…”

Karım endişeyle araya girdi,

“Shark, ilaçlı bir halde bir yerde kalacak, bu hiç iyi değil.”

Fahiman, elinden bir şey gelemeyeceğini anlatmaya çalıştı,

“Köpek kaçıp nereye girdi onu bile göremedik, hem inan ona hiçbir şey olmaz.”

“İlaçlı haliyle bir yerlerde düşüp kalacak.”

“Zannetmiyorum, görevliler ancak yüzde on ilaç aldığını düşünüyorlar, bence merak etme.”

İçi rahatlayan karım onu da kahve için davet etti ama o evdeki kediyi merak ettiğini söyleyip gitti.

Konuşmalar sonrasında karım misafirimize döndü,

“Kusura bakmayın laflar uzadı, nasıl kahve içiyorsunuz, Türk mü neskafe mi?”

“Türk kahvesi olsun, sade içerim yanına bir şeker koyarsanız sevinirim.”

Bu sözlerle karım gülümsedi,

“Yandan çarklı yani?”

Adam gülümseyip doğru der gibi başını salladı.

Karım içeriye giderken bana döndü,

“Yaz kış burada mı kalıyorsunuz?”

“Hayır, birkaç senedir Ekim sonunu görüyoruz. Bence buraların en güzel zamanları!”

“Doğru düşünüyorsunuz, aynı fikirdeyim.”

“Peki, siz bu havada denize girdiğinizde üşümüyor musunuz?”

Hayır der gibi başını salladı,

“Ben boğaz çocuğuyum, ömrüm soğuk sularda yüzerek geçti.”

“Boğazda ne tarafta oturuyorsunuz?”

“Yeniköylüyüz, bizimkiler doğma büyüme oralı, tabii biz de öyle.”

“Benim anne tarafım da Büyükdereli.”

“Neredeyse aynı mahalleliymişiz.”

“Aslında yakın sayılırız.”

Karımın içeriden kahvelerle geldiğini görünce kalkıp sineklikli kapıyı açarak ona yardımcı oldum. Tepsiden kahvelerimizi alınca sohbet yeniden başladı ve misafirimiz de merak ettiğimiz konuya geldi.

“Size samimi bir şey söylemek isterim, bu sene oluşan sığlık bana böyle denizin içinde oturma fırsatı yarattı. Eskiden böyle bir şey yaptığımı hiç hatırlamıyorum.”

“Geçen haftalarda deniz daha da çekilmişti, o oturduğunuz yere ben gazinonun oradan yürüyerek geldim.  Su dizlerimi bile hiç geçmedi.”

Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra şekerinden ısırdı, ardından da karıma döndü,

“Elinize sağlık, çok güzel!”

“Afiyet olsun, ben de böyle yandan çarklı içerim ama bizim gibiler pek yok.”

Çalan telefonla birlikte pardon diyerek telefonunun ekranına baktıktan sonra bizlere baktı,

“Kusura bakmayın, cevap vermem gerek.”

Bizler tamam der gibi bir işaret yaparken o da telefonu açtı,

“Merhaba Jülide, şu ân müsait değilim, seni arayacağım,”

Aldığı cevapla da uzatmadan konuşmayı bitirdi.

Telefonu masanın üzerine koyduktan sonra özür diler gibi bir tonda bizimle konuşmaya başladı,

“İsterseniz şimdi şu deniz konusuna dönelim.”

Neden denizde öyle düşünceli bir şekilde oturduğunu anlattıktan sonra bizlerden müsaade istedi.

“Kahve için çok teşekkür ederim. Islak bir şekilde çok kaldım, gitmem gerek.”

Oğuz Bey, yerden göğe kadar haklı, hava güneş gittiği anda hava soğuyor. Islak bir vaziyette bu kadar oturması bile insanı hasta edebilir. Onunla birlikte bizler de kalkıp onu uğurladık, anlattıkları aslında ilginçti. İşittiklerimizden anladığımız kadarıyla o denizde bir derdinden dolayı öyle oturmuyordu, sadece huzuru yakalama çalışıyordu. Acaba aynı şeyleri ben de yapsam nasıl olur diye içimden düşünmedim desem yalan olur.

Akşamüstü Fahiman  köpekten bir haber var mı diye uğradı, karım oldukça üzgün ama elinden gelen bir şey de yok. Duyduğu her köpek havlamasında dışarıya çıkıyor.  Gündüz firar eden köpek Shark o gece saat on bir gibi geri geldi, onu gören karım sanki çocuğunu bulmuş gibi mutlu oldu.

Reklam

5 comments

  1. Gürcan bey gerçekten de telefon konusunda çok haklısınız telefonlar hayatımıza öyle bir müdahil oldu ki yakında her şeyimizi ele geçirecekler hani benim yazımın bir tanesinde bir sözüm vardır gerçekler hem acıdır hem acıtır

    Liked by 1 kişi

  2. Merhaba Gürcan Bey; Çok yaşayın telefonların geleceği konusunu okuyunca beni güldürdünüz. Size katılıyorum sırf merak ettiğim orkide konusunda bir araştırma yapmıştım. Hala karşıma Orkide ile ilgili yazılar geliyor. İnanılmaz yani. Köpekle mücadele umarım bir şekilde sonuçlanır. Ama adamın birinin neden denizin ortasında oturduğunu hoş bir sohbet sonrası öğrenmeniz güzel olmuş.
    İnsanlarla konuşarak düşüncelerimi onlarla paylaşmak artık beni yoruyor, Zaten insanlara bir şey sormaya kalksan hemen lafı döndürüp kendilerine getiriyorlar. Diye başlayan paragrafınızda yazdıklarınıza kesinlikle katılıyorum. Hatta bugün epeydir görüşmediğim arkadaşımla telefonda konuştuk. Ama nasıl tam 20 dk. anlattı etti sonra sesini duymak seninle konuşmak ilaç gibi deyip müsaade istedi. Arada iki laf dert yanamadım bile. 😁 Böyle durumlarda *Benim bu hayattaki görevim de bu, dert dinlemek herhalde diyorum. Hayat gittikçe su gibi akıyor. Keyif kahveleriniz bol olsun. İyi geceler. Selam ve sevgiler.

    Liked by 1 kişi

    • Merhaba Alev Hanım, ikinci bölümü yazmakta geciktim ama o arada üç ile dördüncü bölümü de aradan çıkardım. Hikaye denizde oturan adama dönüyor. İnsanlarla ilişkiler konusuna gelince, ben gerçekten artık kendimi geriye çekiyorum. Dert dinlemek istemediğim gibi insanların her konuda fikirleri olması ve bunları her ân karşınıza çıkarmaya çalışmaları yorucu. İnsanlar artık çok sık görüşemiyor ama bir araya geldiklerinde de sadece kendilerini anlatma çabasındalar. Halbuki o zamanı değerlendirip yaşamak daha iyi olmaz mı diyeceğim ama olmuyor. Hasta olanlar hastalıklarını, çocuğu olanlar onların başarılarını, eşiyle sorunları olanlar,, falan filan derken konu o anın keyfini çıkarmaktan uzaklaşıyor. Hayat böyle bir şey işte desek de değil, bence biz nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz. Şimdi bu yazdıklarımla ben de onlara benzedim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim, selam ve sevgiler bizden.

      Beğen

  3. Umarım Shark şimdi iyidir. 🙂
    Black Mirror dizisini hiç izlediniz mi? Özellikle son sezon bölümleri tam da bahsettiğiniz her şeyin bir AI tarafından izlenip gözlenebildiği, denetlenebildiği veya puanlanıp hiyerarşiye konabildiğini anlatıyor. Distopya severseniz tavsiye ederim. Sevgiler..

    Liked by 1 kişi

  4. Öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim, Olta Shark’ın yemek yemesini engellemiyordu, iyiydi de. Onunla ilgili gelişmeleri çalışmanın üçüncü bölümüne saklamıştım, müsaade ederseniz yazmak istemiyorum. Sözünü ettiğiniz Black Mirror dizisin gelince hiç seyretmedim, ilk fırsatta internetten izlemeye çalışacağım. Ben de merak ettim şimdi. Selam ve sevgilerimle…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s