Masal gibi-14

1966 da yeni bir yıla lapa lapa yağan karla birlikte adım attık, sabah radyoda yayınlanan hava durumu haberlerine göre Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava ülkeye Trakya’dan giriş yapmış. Birkaç gün içinde bütün Trakya ve İstanbul da karla kaplanıp bembeyaz olacakmış ama bu üç sene önce yaşanan uzun süreli kar felaketi gibi gerçekleşmeyecekmiş.

Sabahları hazırlanıp karlarda ezilmiş olan yerlere basarak dar yollardan güle oynaya okula gidiyoruz. Annem okula giderken karların içinden yürümemem için beni her sabah uyarıyor, sınıfta ıslak çorap ve ayakkabılarla oturup üşütüp hasta olacağımı söylüyor. Okula gelince hepimiz soluğu yanan sobanın başında alıyoruz, okuldaki hademeler öğrenciler gelmeden önce sobayı yakıp kömürü dolduruyorlar.  Tabii öğlen tatilinde üzerine su dolu bir güğüm de koymasalar çok iyi olacak ama dinleyen kim? Beslenme saatini süttozundan uyduruk süt içme zamanı olarak değiştirseler yeridir.

Akşamüstü dersler bitince okuldan eve döndüğümüzde, soluğu kuzinenin olduğu mis gibi pişmiş çörek, börek kokan küçük odada alıyoruz. Kuruması için ıslak botlarımızı sobanın yakınına bir gazete üzerine koyup ayağımıza kuru pantolon ve yün çoraplar giyiyoruz. Dize kadar tamamen ıslanmış olan pantolonları yarın yeniden giyeceğimiz için annem onları gecikmeden sobanın yakınına asıyor. Eve gelirken yürüdüğümüz yollarda karlara içine dalıp yatmadan, kartopu oynamadan gelmemi beni iyi tanıyan annem eminim hiç beklemiyor hem o zaten bizlere sabah giderken karlara dalmayın diyor dönüşte değil.

6 Ocak gazetesinde de İstanbul’da kar yağışının yoğun bir şekilde başladığı yazıyordu. Bu hafta derste yağışları ve tabiat olaylarını işledik. Sabahat Öğretmenim bizlere önce yönleri tahtaya çizdi, rüzgârları, bulutları, şimşek ve gök gürültüsünü anlattı. Ardından da yağmurun, dolunun, kar yağışının ve sisin nasıl oluştuğunu sobanın üzerinde kaynayan çaydanlıkla deneysel olarak gösterip anlattı. Suyun ısıyla nasıl su buharı olarak yükselip sonra yağmur olarak yağdığını hepimiz gördük.

O zaman dünyada kaybolan bir şey yok diye düşündüm, su güneşin etkisiyle buhar olup yukarıya çıkıyor sonra da ısıya göre bir yerde aşağıya iniyor. Yani sahip olduklarımızın aslında kaybolma olasılığı yok, bir gün yine başka yerde karşımıza çıkacak. Bu düşüncemi öğretmenime anlattığımda gülümsedi, her şeyin bu mantıkla kabul edilemeyeceğini söyledi. Bence aynı, kedin mi kayboldu, başka bir yerden çıkar. Bizimkini kaçtır Balık Pazarına götürüp bırakıyoruz, bir süre sonra kendiliğinden geri dönüyor.

9 Ocak 1966 tarihli gazetede ‘ 5 milyonluk İstanbul’ diye bir haber vardı. Yazılanlara göre gelecek yıllarda İstanbul’un blok apartmanlar şehri olacak ve nüfusu da 5 milyonu aşacakmış. Sakin Anadolu yakasında yatay, nüfusun daha fazla olduğu Rumeli yakasında da dikey bloklar kurulacakmış. Daha Ekim ayında yeni yapılan nüfus sayımında 1 milyon 792 bin 71 kişi olan İstanbul’un nüfusunun beş milyona nasıl ulaşacağını aklım almıyor.

Diğer yandan annem bu habere hiç mi hiç sevinmedi, böyle haberlerle köyden kente göçün artacağını ve gecekondu yapımının çığ gibi büyüyeceğini düşünüyor. Zaten genç kızlığında Büyükdere’de bunları da görüp bizzat içinde yaşamış. O sakin, sessiz eski İstanbul’u daha çok seviyor. Ben neyi seveceğimi bilmiyorum, şu ân tek sevdiğim yer burası.

Bu arada Balık pazarı kocaman balıklarla dolmuş durumda, gazetede İstanbul’a büyük bir balık akını olduğunu yazıyordu. İnsanlar nerdeyse elleriyle balık yakalayacaklarmış, herhalde kepçe demek istiyorlar. Öyle elini denize daldırıp orada balık yakalamak kolay mı? Benim tek gerçeğim annemin yuvarlak tepsi ile hazırlayıp fırına gönderdiği büyük palamut balıkları. Artık tek başıma fırına tepsiyi getirip götürebiliyorum, annem bana güvenle tepsiyi teslim ediyor, büyüdüm mü nedir?

Artık hafta sonları Serhat ve Ayvazoğlu sinemasına da gitmeye başladık,  erkek sinema sanatçıları arasında Kartal Tibet, Tamer Yiğit ile Ediz Hun’u, kadınlar da ise Filiz akın, Selda Alkor ve Sema Özcan’ın filmlerini çok seviyorum. Arada sinemaya Hint filmleri de geliyor, geçen gün gazetede Hindistan’da Nehru’nun kızı İndira Gandi’nin başbakan olduğu yazıyordu.

Görsel: Ototrink

Hindistan’ın Asya’da bir devlet olduğunu geçenlerde coğrafya dersinde öğrenmiştik, Budist dini orada çok yaygınmış ama ben bunun ne olduğunu bilmiyorum. Acaba onlar da dört dua ile mi hayatlarını geçiriyorlar?

Görsel: Independent Türkçe

26 Ocak günü 9 Şubat tarihine kadar sürecek olan yarıyıl tatiline girdik. Ertesi gün abim de otobüsle İstanbul’a anneannesi ile Melek teyzesinin misafiri olarak gitti, onu alıp babam götürdü. Abimin gidişini kıskanmıyorum, İstanbul’da bulunan annemin annesinin ve kız kardeşlerinin beni davet etmemelerini anlıyorum.

Ben biraz ana kuzusuyum, annemden uzak kalmak pek bana göre değil. Başkalarına karşı yabaniler gibi davrandığım söyleniyor, bende kendi başıma çok tanımadığım insanların yanında nasıl kalabilirim pek bilmiyorum. Diğer yandan İstanbul’dakiler beni hiç tanımadıkları için evlerine davet etmiyorlar diye düşünüyorum, belki de başıma buyruk hareketli biri olduğumu öğrendikleri için benimle başlarını derde sokmak istemiyorlardır. Aman sanki ben de onlara kaldım.

Her neyse ben yine de yeni yıl gelmeden bir hafta önce postanenin oraya gidip, onların hepsine üzerlerinde parlak tozları olan karlı ve çam ağaçlı kartlardan gönderdim, üstelik bunlar için pulları da kendi biriktirdiğim harçlığımdan ödedim. Acaba bayram geldiğinde şu tebrik gönderme listemi bir daha mı düşünüp düzenlesem diyeceğim ama öyle bir listem de yok ki. Abim ve annem kime mektup yazıp kart gönderiyorlarsa ben de onlara uyup aynı şekilde gönderiyorum. Adresler de zaten aklımda!

Aslında dersleri, bilgileri ezberlemekten hiç hoşlanmıyorum, ezberlediklerim de hemen aklımdan uçup gidiyor. Akıldan bir tane bile şiiri okuyamıyorum, sorsanız başımı eğip kırmızı yanaklarla önüme bakarım. Peki, adresleri, insanları veya olayları nasıl hatırlıyorum? Şimdi gidip bunları öğretmenime sorsam, bunların ikisi de farklı şeyler diyecek ama bence değil. Su, yağmur…

Hafta sonunda annem gözünün önünde olmamı isteyince mecburen onu dinledim, beni kontrol edecek kimse yok. Havalar soğuk ve yağışlı olduğu için bahçede bulunan ıslak ağaçlara çıkma iznim iptal, ben de önümüzde bulunan alanda ki marangozhane de ve onun yanına yapılan briket imalathanesi civarında oyun oynuyorum. Orada sadece inşaat briketleri değil büyük künkler de yapıyorlar, işte bunlar benim için en iyi oyun alanı oluyorlar. Künkler içinde oluşan dehlizlerde diz üstü emekleyerek dolaşıyorum, o kalın tomrukların üstünde atlayıp dururken sanki rüyada gibiyim.

Pazar günü İstanbul’dan dönen babam abimi Büyükdere’ye anneanneme bıraktığını ama birkaç gün sonra Beykoz’a geçeceğini anneme anlatırken işittim. Orada sünnet konusu açılmış, galiba Haziran ayında okullar yaz tatiline girince Tugay’da sünnet düğünümüz olacak. Ben çevremde sünnet olacak olan çocukları çok gördüm, beyaz elbiseleri çok güzel ve süslü oluyor.

Babamın dönüşüyle birlikte annemin hassasiyeti de sona erdi ve normal günlere geri döndük. Yani babam bildim bileli işinden ve kahveden başını kaldırıp da bizlerle çok ilgilenmez, annem neden o yokken beni aşırı sıktı hiç anlamıyorum. Zaten her şeyimizle o ilgileniyor, temizliğimizle, hastalığımızla, okulumuzla, yememizle, içmemizle, yani şimdi bütün bunların ne anlamı vardı?

Annemden dışarıda çok uzaklaşmadan oynama izni gelince hemen arkadaşlarımı buldum, onlarla Cumhuriyet sinemasının içinde veya onların evlerinin yakınlarında oynuyoruz. Sinemanın ortası top sahası olduğu için özellikle hafta sonlarında sürekli maçlar yapılıyor. Ben maç yerine etrafı dolaşıp incelemeyi daha çok seviyorum.

Bir gün çocuklarla birlikte yangınla harabeye dönmüş olan kışlık sinemanın içine yıkık olan duvarından girdik, onlar gibi molozların arasında yürüyüp ben de güvercin yuvalarına taş attım. Onlar sapanlarıyla hiç güvercin vuramadılar ama benim elimle attığım taş zar zor görülen bir yuvaya çarptı. Aşağıya bir şey düşünce koşup baktım ve yuvada bulunan küçük bir yavrunun olduğunu gördüm.

Tüyleri daha yeni çıkmaya başlamış olan gözlerini kırpıştıran ve korkuyla titreyen minik yavruyu yerde görünce ölecek diye çok korkup üzüldüm. Yaralı değildi, attığım taş yuvaya denk gelmiş ve yavruyu aşağıya düşürmüştü. Aklıma annem geldi, yaramazlık yaptığımda ben ondan kaçarken yerden küçük bir taş alıp arkamdan atar ve her zaman da koşarken beni başımdan vururdu. Ben ağlayarak ona geri döndüğümde tentürdiyotla pamuk ortaya çıkar ve başıma sürülürdü. Benim el becerimi annemden aldığım kesin.

Annem bizi canlılara zarar vermememiz konusunda sürekli uyarıyor, ona siz de tavuk kesiyorsunuz dediğimde bana ihtiyacımız için bunu yaptığını söyledi. Ya fazla olan horozlardan veya yumurtlamayı bırakmış yaşlı tavuklardan kestiğini özellikle belirtti. Sadece eğlence olsun diye, zevk için canlılara zarar veremeyeceğimizi yine tekrar etti. Bunu da günah diye düşünmeyip sadece onların yaşamlarına saygı duymamız için yapmamız gerekiyormuş. Bu kocaman dünya hepimize yetermiş.

Yavru güvercini tavanda bulunan yuvasına çıkarıp geri koymam imkânsız, onu alıp eve de götüremem. Annem böyle hayvanları düşünürken azar işiteceğim kesin. Ben de küçücük aklımla kediler kapıp götürmesin diye yavruyu duvarın üzerine yüksek bir yere bıraktım. Gerisi artık onun kendi annesinin bileceği iş! Evde başımın belaya gireceğini bildiğim için bu olayı anneme hiçbir şekilde anlatmadım ama bundan sonra kuş yuvalarına taş atmayacağım, zavallı yavruların ne günahı var ki?

24 Ocak günü Hindistan Havayollarına ait bir yolcu uçağı Bombay New York seferini yaparken İsviçre’nin Cenevre kentine inmeye hazırlandığı sırada Alp dağlarının Mont Blanc tepelerine çarpmış ve 117 kişi ölmüş. Şimdiye kadar uçaklara hiç binmedim, buradan İstanbul’a otobüsle gidiliyor. Trene Kars’tan İstanbul’a gelirken bindim, İstanbul’da da vapura bindim ama uçak başka bir şey olmalı. Merak ediyorum acaba büyüyünce uçağa binme şansı bulabilecek miyim?

Radyo haberlerine göre Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in hastalığının resmi olarak açıklanmasından bir gün sonra 2 Şubat günü Başkan Lyndon Johnson’un gönderdiği özel uçağı Blue Bird ile Amerika’ya tedavi için götürülüyormuş.

Görsel: The Vintage news

3 Şubat 1966 günü Sovyetler Birliğinin insansız uzay aracı Luna 9 ay yüzeyine inmiş. Ben bir yavruyu yuvasına koyamazken insanlar nerelere neler gönderiyorlar. Belli ki bu benim kendi beceriksizliğim ve ayıbım. 4 Şubat günü de All Nippon Havayollarına bağlı bir uçak Tokyo Körfezine düşmüş ve 133 kişi ölmüş. Anlamıyorum daha on gün önce de bir uçak düşmüştü, acaba pilotlar inecekleri havaalanının yolunu mu şaşırıyorlar?

6 Şubat günü gazetede Yunanistan’a sert bir nota verdiğimiz yazıyordu. Kıbrıs konusu hâlâ devam ediyor, habere göre oradaki Türk kuvvetlerinin mevcudu 19 bin kişiye yükselmiş. Bu arada Sümerbank mamullerinin fiyatlarında da indirim yapılmış, bu habere annem çok sevindi.

Görsel: Gitti gidiyor arşivi

Abim İstanbul’dan 6 Şubat pazar günü döndü, zaten 9 Şubat günü de okullar açılıyor. Onu büyük teyzelerden birisi Topkapı’ya getirip otobüse bindirmiş. Babam kahvede olduğu için abimi annemle ve kız kardeşim Semra ile birlikte gidip otobüsten karşıladık. Abim anneme anlatırken orada olduğum için ben de dinledim, İstanbul’da hava sanki yaz gelmiş gibi çok sıcakmış, orada günleri de çok hareketli ve güzel geçmiş. Anlattıklarını düşünüyorum da onun hareket sözcükleri ile benimkilerin aynı olmadığına eminim, o muhakkak gezip tozmaktan bahsediyordur.

Haberlere göre Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in komaya girdiği günden sonra 13 Şubat tarihinde partiler Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda anlaşmışlar. Şu ân Senato başkanı olan Şevki Atasagun cumhurbaşkanı vekili olarak görevini sürdürüyormuş. Bizler de okula gitmeye devam ediyoruz, bu 23 Nisan’da babam asker elbisemi giyebileceğimi söylüyor. Galiba büyük oğlunu İstanbul’a tatile gönderince küçüğe de bir şeyler yapmak istiyor ama ben ne bilirim ki?

Duvarda asılı olan Saatli Maarif Takviminin yapraklarını her gün ben koparıyorum, bu gün yani 19 Şubat günkü yaprakta ilk Cemre havaya düştü diye bir yazı vardı. Anneme sorduğumda bunu anlattı, birer hafta arayla üç cemrenin düştüğüne inanılırmış, havaya suya ve toprağa. Cemrelerle birlikte havaların ısınmaya başlayacağını ve ilkbaharın geleceği düşünülürmüş.

Okulda Sabahat öğretmenime de bu konuşmayı anlattım, o da annem gibi inanışları söyledi. Bu günkü dersimizde konumuz zaten mevsimlermiş ve sınıftaki küreyi eline alarak anlatmaya başladı. Tahtaya bir yuvarlak çizip ortasından çizgiyle ayırdı, ekvatordan, bizlere kuzey ve güney yarım kürelerden söz etti. Başka bir yuvarlak daha çizerek buna da güneş dedi, dünyanın eksenini eğik olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü anlattı. İşte mevsimler dünyanın kendi etrafında dönüşünün güneşin etrafında döndüğü yörünge ile aynı hizada dönmemesinden kaynaklanıyormuş.

Kuzey yarım kürede dünyanın farklı ortalama hava durumlarına göre mevsimler 21 Mart-20 Haziran arası İlkbahar, 21 Haziran-22 Eylül arası Yaz, 23 Eylül- 20 Aralık arası Sonbahar, 21 Aralık-20 Mart arası ise Kış olarak isimlendirilmiş. Bu gün cemreler ve mevsimler bana biraz fazla geldi gibi düşünüyorum, yanımda oturan Nuri’ye bakıp eğriymişim gibi yaptım. O gülerken gözüm hafifçe aşağıya kaydırdığı gözlüğünün üzerinden bana bakan öğretmenime takıldı. Utanç ve korkuyla önüme baktım, onun bu bakışını bilirim, laubalilik etmememi söylüyor.

Görsel: Kitantik

23 Şubat 1966 günkü gazetelerde ve haberlerde güney komşumuz olan Suriye’de yine askeri darbe yapıldığı ve hükümetin devrildiği bildiriliyordu Nurettin Al Attasi’nin yaptığı darbe sonucu kurulan hükümette Hafız Esad savunma bakanı olmuş. Bu son 17 yılda yapılan bu on beşinci darbeymiş, bu iş bana sanki çocuk oyuncağına dönmüş gibi geliyor ama büyükler her zaman olduğu gibi en iyisini bilirler.

Görsel: Gökçe Koleksiyon arşivi

12 Mart günü yazar Orhan Kemal ile Türkiye İşçi Partisi Fatih İlçe Başkanı Mehmet Şahin hücre çalışması ve komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle tutuklanmışlar. Ayrıca parti liderleri emekli olan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın Senatörlüğünü kabul etmişler. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in sağlık durumu bir rapor ile tespit edilecekmiş.

Görsel: Gitti gidiyor arşivi

Haberlerde belirtildiği gibi 26 Mart tarihinde tedavi edilmek üzere götürüldüğü Amerika’da girdiği komadan bir türlü çıkamayan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ülkeye geri getirilmiş. Görev süresi bittiği için de onun yerine 28 Mart 1966 tarihinde eski genelkurmay başkanı olan kontenjan senatörü Cevdet Sunay Cumhurbaşkanlığına seçilmiş.

Cumartesi günü öğlende okuldan eve döndüğümüzde hemen kuzinenin karşısındaki masaya oturduk, annemin hazırladığı sıcak tarhana çorbasını içerken, hâlâ yolda gelirken aramızda konuştuğumuz yavru köpek konusundaydık. Akşamüstü evimize bir yavru köpek getirildi, onu babam mı yoksa arkadaşının babası avcı olan abim mi alıp getirdi pek emin değilim ama önemli olan gelmesiydi.

Annem bahçede kuytu bir yere odunluktaki tahtalardan küçük bir kulübe bile yapmış, içine de eski bir kilimi yerleştirmişti. Üzerinde büyük siyah lekeleri olan bu dört aylık minik koca kulaklı beyaz köpek yavrusuna, hayvanları çok seven annem Rita ismini koydu.  Onu da gidip nüfusa kaydettirmek gerekiyor mu bilmiyorum ama annem babamı nüfus müdürlüğüne yalnız göndermesin, o gider yine ona gizlice Beşiktaşlı bir futbolcunun adını verir.

Gerçi Rita pek öyle akıllı ve uyanık bir şeye benzemiyor, yemek verirsek yiyor, suyunu içiyor ve hemen uyuklamaya başlıyor. Ben bile ondan çok daha hareketli bir çocuğum. Onun bakımıyla ve yemeğiyle annem bizzat kendisi ilgileniyor, okul dönüşünde de bizler onunla sadece bahçenin içinde oradan oraya koşturup oynuyoruz.

Attığımız küçük kuru dalların peşinden koşuyor, onları geri getirmek yerine alıp ağzında bir köşeye gidiyor ve orada kemirmeye başlıyor. Onların yenilmeyeceğini ne kadar anlatmaya çalışsak da o kendi bildiğini yapıyor. Türkçe mi anlamıyor yoksa inatçı bir hayvan mı pek bilmiyorum ama bu konuda onunla hiç anlaşamıyoruz.   Yorulunca da gölge bir köşeye gidip yatıyor. Rita’nın en çok sevdiği yer ise kuyunun yanı, orası kuytu muydu neydi hiç bilemiyorum.

Birkaç gün sonra okuldan döndüğümüzde annemi bahçede Rita’nın başında bulduk, kopmak üzere olan kulağının ucuna tentürdiyot sürüyordu. Minik köpeği sakinleştirmeye çalışırken elindeki kara yara merheminden de usulca yaraya sürdü. O neler yapılması gerektiğini çok iyi biliyordu. O ağlaşan bizleri de sakinleştirdi, Rita’nın iyileşeceğini ama bu gün canının daha fazla yanmaması için onunla oynamamamızı tembih etti. Hava kararana kadar gidip gelip ona baktık, ben zaten ağaç tepesinden inmediğim için onu hep oradan gözledim.

Annem onun kulağının bu hale nasıl geldiğini çabuk çözmüştü, Matmazel Rita’nın kulağının üzerine o uyurken dolu su kovasını koymuş, metal kova da kulağını koparırcasına kesmiş. Akşam babam eve gelince kendi aralarında bu meseleyi konuşmuş olmalılar ki annem yemekten sonra derslerimizi yapmaya başlamadan bizleri karşısına oturttu ve çok üzülmemize rağmen Rita’nın burada kalmasının onun yararına olmayacağını, annem anlayabileceğimiz bir dille bizlere anlattı ve aldıkları kararı açıkladı. Babam onu en kısa zamanda birliğe götürecekti.

Ertesi sabah uyandığımızda gözlerimiz bahçede Rita’yı aradı ama onu göremedik. Babam sabah erken birliğine giderken, Rita’yı da beraberinde götürmüştü. Bari onunla vedalaşıp, koklaşıp öyle ayrılsaydık. Belki onun yanına yiyeceği bir şeyleri koyardık, acıkınca yerdi. Gözlerimiz yaşlı kahvaltımızı yaptık ve siyah önlüklerimiz giyip okula gitmek üzere hazırlandık.

Okuldan eve döndüğümde ekmeğimin üzerine salça sürüp soluğu asmanın üzerinde aldım. Rita için bütün gün nerede, nasıl yaşayacağı ile ilgili olarak küçücük aklımla akıl yorup düşündüm. Akşam kahveden geç gelen babamla uyuya kaldığım için aklımdaki konuyu konuşamadım. Sabah okula gitmeden önce annem bize Rita ile ilgili öğrendiği haberleri verdi, babamın birliğinde asker abiler onu cephaneliğin orada beslemeye başlamışlar.

Rita ile çok kısa bir zaman geçirmiştik ama onu çok sevmiştik, Matmazelin bu hainliğini de unutmam çok zor. O beni artık lor almaya çarşıya biraz zor gönderir, bitti o bolluk. Nereden olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama geçen gün konuşma sırasında öğrendiğim bir söz buraya tam oturacak, ’Geçti Bolu’nun pazarı sür eşeğini Niğde’ye!’ Yani Bolu ile Niğde arası biraz uzak diye öğrendim ama neyse fazla kurcalamamakta da yarar var.

7 Nisan günü evde annem kız kardeşimin doğum günü için bir kek yapmıştı. O neler olduğunu pek anlamasa da akşam sobanın başında oturup keklerimizi çaylarımızla birlikte yedik. Bu gün yazar Orhan Kemal cezaevindeyken dostları da onun 30 sanat yılı jübilesini yapmışlar. O yokken böyle bir şey nasıl olur ki?

Matmazel birkaç gündür çocuk diye seslenerek peşimde ama onu duymamazlığa geliyorum, Rita konusundan sonra annemle arası da olmadığı için bir şey söyleyemiyor. Ee bu annemin dediği gibi etme bulma dünyası. 15 Nisan günü bir hafta sürecek olan Yahudilerin Hamursuz Bayramı başlıyormuş. Bu bayram gazetede yazdığına göre Mısır’da Firavun İsraillileri serbest bıraktığında, onların ekmek hamurunun mayalanmasını bile beklemeden şehirden ayrılmalarını anlatıyormuş. Bunu anmak için bir hafta boyunca mayasız ekmek yenirmiş. Belli ki Hamursuz bayramı için aldırmak istedikleri var ama onun da ayakları var, çıkıp biraz yürüyecek ve temiz hava alacak.

23 Nisan Çocuk bayramı yaklaştıkça heyecanım da arttı, babam asker elbisemi bu bayram giyeceğimi anneme söylemiş. Bu sefer ciddi olduğunu biliyorum çünkü birkaç gün önce annem askeri birlikte bulunan terzinin istediği ölçüleri evde üzerimde alıp bir kâğıda yazdı ve babama verdi. Ben de okulda öğretmenime bu durumu söyledim, yürüyüş provalarında beni yavrukurtların hemen arkasına aldılar.

Cumartesi günü öğleden sonra evden babamla birlikte çıktık, haftaya aynı gün törende yer alacağım için berbere gidip tıraş olmam gerekiyormuş. Genellikle bizi berbere annem götürüp bırakır, bu gün hangi dağda kurt öldü bilmiyorum. Neyse Tahtakale’nin girişine yakın bir yerde bulunan berbere girince, babam berber amcayla selamlaşıp onunla bir kenarda konuştu. Ardından da ‘tıraşın bitince sen eve kendin dönersin,’ deyip beni orada bırakıp çıktı.

Berber Amca, çocuklara her zaman yaptığı gibi koltuğun kol koyma yerlerinin üzerine alttan bir yerden bir tahta alıp koyduktan sonra beni de onun üstüne oturttu. Üzerime beyaz önlüğü bağlayıp ensemden bir toplu iğneyle açılmasın diye onu tutturduktan sonra eline tıraş makinesini aldı ve saçımı kendince kesmeye başladı.

Benim saçlarım hem böyle kısa kesilmez hem de makasla kesmesi gerekir.

“Amca, çok kesiyorsun kesme,” diyerek ağlamaya başladım.

Beni hiç umursamadı,

“Rahat dur biraz, baban saçlarını böyle kesmemi istedi,” diyerek işine devam etti.

Gözlerimden yaşlar akarak başım önde onun işini bitirmesini bekledim, önlüğün iğnesini çıkardıktan sonra fırçayla ensemdeki saçları aldı. Tamam deyip beni koltuktan indirdiğinde yüzüne bile bakmadan kaçarcasına oradan çıktım, ağlayarak evin yolunu tuttum. Annem beni böyle gözleri yaşlı ve üzgün görünce sakinleştirmeye çalıştı, meğer babam asker elbisesi giyeceğim için saçlarımı da makineyle çok kısa kestirmiş. Alt dudağımı sarkıtmış bir halde mızıldanırken biryandan da sakinleşmeye çalışıyorum. Yine de çok kızgınım, neden bu durumu bana kimse ağzını açıp da önceden anlatmıyor? Saçlarım için o kadar gözyaşını dökmezdim.

Günler hızla geçiyor ama törende giymeyi hayal ettiğim asker elbisem hâlâ ortada yok, gece camlarda babamın gelmesini bekliyorum ama o kahveden çıkıp da eve erken gelmiyor. Her sabah okula gitmeden önce anneme elbiseyi soruyorum ama başını üzgün bir şekilde hayır der gibi sallıyor. 23 Nisan töreni Cumartesi günü yapılacak, bana diğer öğrencilerin giyeceği elbiselerden de dikilmedi. Onları galiba bu bayram annemlerle birlikte bir kenardan seyredeceğim.

Perşembe günü olduğunda artık umudumu hepten yitirmek üzereydim, akşamüstü asmanın üzerinde oturmuş annemin yaptığı tuzlu poğaçamı yerken ayaklarımı öylesine manasızca sallayıp duruyordum. İçeride kuzinenin başında ödevlerimizi yaparken sokak kapısının açıldığını duyunca fırlayıp koştum. Babam ayakkabılarını çıkarıyordu, elinde de bir paket var. Çok merak ediyorum ama soramıyorum ki, sana ne deyip kızabilir de. Ben merakla kıvranırken o odasına gidip üzerini değiştirdi ve ön odada oturup annemim koyduğu çayı içmeye başladı.

Annemin, ‘hadi kıvrandırma da ver artık,’ sözleriyle bana baktı, yatak odasından paketi alıp gelmemi söyledi. Bu sözlerle birlikte önce anneme baktım, biz babamdan doğrudan bir şey isteyip alamadığımız için annemin onayını bekler gibiydim. Onun tamam der gibi başını sallamasıyla birlikte yel gibi uçup yatağın üzerinden getirdiği paketi alıp babamın yanına geldim.

Elimdekini heyecanla uzatırken beni durdurdu.

“Sen aç bakalım,” deyince bir yere ilişip paketi kucağıma koydum.

Ellerim titreyerek paketin bağlandığı ipi çözmeye çalıştım, minik kalbim deli gibi atıyor. İpten sonra iğnelenmiş paket kâğıdını aralayınca ütülenip katlanmış asker elbisemi gördüm, üzerinde de siyah tankçı beresi konulmuş. Ayrıca yanında beyaz kalın bel kayışı ile ince bir kayışta var.

Dilimi yutmuş gibi önümdekilere bakarken annemin sesini duydum,

“Babanı öpmeyecek misin?”

Bu sözlerle yerimden kalkıp sevinçle onun boynuna sarıldım, beni mutlu görünce o da gülümsedi.

“Giy bakalım, görelim. Nasıl olmuş?”

Hemen soyunmaya başladım, annemin yardımıyla elbiselerimi üzerime giydim, tam bana göre yapılmıştı. Babam bel kayışı ve önden arkaya giden diğerlerini takıp ayarladıktan sonra başıma da bereyi takıp düzeltti, ardından bir adım geri gidip bana baktı,

“Tamam, istediğim gibi olmuş. Üsteğmenim, güle güle kullan,” deyince hemen koşturarak diğer odadaki büyük aynaya bakmaya gittim. Karşımda gördüklerime inanamadım, bu elbise hayallerimin bile ötesinde.

Annem, kirlenmemesi ve ütüsünün bozulmaması için elbiseyi bir askıya asıp hemen dolabın içine kaldırdı. Ertesi gün okulda yerimde duramıyordum, bahçede, sınıfta karşılaştığım tanıdığım veya tanımadığım her çocuğa asker elbisemi anlattım. Sabahat Öğretmenim derste daha az konuşmam için arada uyardı ama kendimi tutamıyorum. Herkes duysun ve bilsin istiyorum, benim asker elbisem var.

Cumartesi günü sabahtan asker elbisemi heyecanla giydim, kumaşı bacaklarımı biraz kaşındırdı ama hiç önemi yok. Hazır olduğumuzda annem abimle beni karşısına alıp giydiklerimizi inceledi, sağını solunu düzeltti ve sonra yavrukurt olan abimle birlikte evden çıkıp okula gittik. Annemler bizleri törenin yapıldığı yerde, Tugayın önündeki tribünlerde oturup seyredecekler.

Okula geldiğimde heyecandan yerimde duramıyordum, elbiselerime bakan çocuklara ellemeden bakmalarını söylüyordum. Zamanı geldiğinde tek başıma küçük asker için belirlenen yere geçtim ve bu şekilde yürüyüş başladı. Aynı yollardan Tugayın orada bizim okula ayrılan yere gidip geçiş saatini beklemeye başladık.

Tören sırasında bana gösterildiği gibi Vali ve diğer devlet büyüklerinin yer aldığı tribünün önünden geçerken selam verdim. Alkışlarla yürüyüşümüzü tamamladığımızda gururluydum, çocukça çok mutluydum, kendimi daha farklı hissediyordum.

9 comments

  1. Keyifle okudum yazınızı elinize emeğinize sağlık. Ayrıca ara da küçük espriler serpmeniz de anlatımınızı güzel ve ilginç hale getirmiş çok teşekkürler çalışmalarınız da başarılar 😊

    Liked by 1 kişi

    • Günaydın, zaman ayırıp çalışmamı okuduğunuz için esas ben teşekkür ederim. Bu otobiyografi çalışmasında sizlerin notları benim için çok değerli. Size ve sevdiklerinize şimdiden sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl diliyorum. Selam ve sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

  2. Güzel yorumunuz ve güzel dilekleriniz için ben de teşekkür ederim.
    Sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, huzurlu, neşe dolu bir yıl geçirmenizi dilerim her şey gönlünüzce 💚🍀olsun. Eşinize ve size selamlar sevgiler😊

    Liked by 1 kişi

  3. Otobiyografinizi keyifle okuyorum. Anılarınızı okurken ben de geri gidip bakınıyorum 😁1966 yılında biz Bandırma’daydık. Benim de yağmur yağdığında annem kızmasın diye okuldan eve ayakkabılarım elimde gelmişliğim vardır. 🤦‍♀️Anneciğim ıslanan kurdelemi de sobanın borusuna sürerek ütülerdi. Yavrukurt giysimdeki kemerde sallanan ipi babam çok güzel bağlardı. Aslında bayram geçişlerimizi ne kadar heyecanla beklerdik. . İşte böyle çocukluğuma geri gittim yine. Teşekkürler Gürcan Bey. Selam ve sevgilerle…

    Liked by 1 kişi

    • Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim, nihayet asker elbiseme kavuştum ama yazarken bile heyecan duydum. Bu arada sitenizde Küba yazılarına başladım, keyifle okuyorum. Yazılarınızda inanılmaz tarih ve biyografiler var, bu kadar ince ayrıntıları ve bilgileri bulup, bilip yerleştirmeniz inanılmaz. Okumaya zevkle devam edeceğim. Selam ve sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

      • Yazarken ve sonra okurken duyulan heyecanın tadı bambaşka biliyorum. Değerli yorumunuzla mahcup ediyorsunuz. Sıralamada sizden sonra geldiğim kesin. Fırsat buldukça bende keşif yapıyorum. Mumbai’deyim çok fotoğraf var uğraştırıyor. Hayat bu işte ben seviyorum yazmayı ve sizleri okumayı… Devam… Selam ve sevgiler bizden…

        Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s