Seyir defterinde yeni bir sayfa

Evraklarımı hazırladığımda 1978 yılının bir Eylül sabahı Kadıköy’den Eminönü’ne babamla birlikte vapurla geçtik. O yukarıda sigarasını çayı eşliğinde keyifle içerken,  ben her zaman yaptığım gibi ilgiyle limanı, denizi, gemileri ve martıları seyrediyorum. Beyazıt’ta bindiğimiz otobüsten indikten sonra yürüyerek meydanı aştık, Eczacılık fakültesinin yanından sokağa girip yüksek duvar boyunca yürümeye başladık. Geçen hafta çekinerek buraya gelmiş hem fakültenin yerini görmüş hem de kayıt için gereken resmi evrakları öğrenmiştim.

Sanki ilkokula yeni başlıyormuşum gibi heyecanlı ama aynı zamanda da tedirginim. Akıl almaz bir siyasi kavga üniversitede tüm hızıyla ölümüne devam ediyor. Babam, hâlâ gözlerinde hiç büyümeyen çocuklarından birini korumak ve kollamak için kendince gereğini yapmaya çalışıyor. Bu sefer onun bu içten yaklaşımı benim de çok hoşuma gitti.

İşletme Fakültesi merkez binanın dışında Süleymaniye tarafındaydı, gidiş gelişlerde kendi adıma Beyazıt meydanına çıkmak zorunda değilim. Vapurdan indikten sonra Mısır Çarşısının içinden geçtikten sonra yürüyerek Tahtakale ve Süleymaniye Camii yanından da okula kolayca ulaşılıyor. Benim gidiş geliş rotam belli, daha önceden Avrupa dönüşü otobüste kendimce belirlediğim bu yolu ilk günden benimsedim ve düzenli olarak kullanacağım da kesin.

Okulun açılacağı gün karşıya geçerken vapur oldukça kalabalıktı. Vapur çıkışı Yeni Cami’nin önünden geçip Mısır Çarşısı’na daldım. Bildiğim yoldan Süleymaniye’ye doğru yokuş yukarı yürüdüm, büyük caminin yanından sola dönüp ilerlediğimde Esnaf Hastanesi beni karşıladı. Yolu takip edip fakülteye ulaştığımda giriş kalabalıktı. Kenarda oturmuş ya da ayakta durmuş sigara içenler, aralarında sohbeti koyulaştıranların yanından geçip merdivenlere adım attım.

Hiç kimseyi tanımıyorum, neci olduklarını, nereden geldiklerini ve siyasi düşüncelerini bilmiyorum. İster istemez temkinli olmak zorundayım, burası İstanbul Üniversitesi ötesi yok. Kalabalığın arasından geçip merdivenle alt kata indim, birinci sınıf anfisinin alt katta olduğunu girişte sorup öğrenmiştim.

Loş uzun koridor öğrencilerle dolu, sigara dumanından resmen göz gözü görmüyor. Bu da benim kaderim herhalde, ciğerlerime evde yeterince sigara dumanı çekmiyormuşum gibi şimdi de burası var. En dipteki birinci sınıf anfisine doğru ilerlerken, sağ tarafta açık duran geniş kapıdan görünen hıncahınç dolu olan kantin gözüme çarptı. Yüksek perdeden çıkan heyecanlı konuşma sesleri, kahkahalar, burnuma gelen çay ve tost kokuları, sigara dumanıyla sanki harmanlanmış bir durumda.

O kalabalıkta başımı kantine sokup ne var ne yok diye içeriye bakmanın bir anlamı yok, çünkü hiç kimseyi tanımıyorum. Mecburen koridorda ilerledim ve ders göreceğimiz büyük anfiden içeriye adımımı attım. İçerisi benim bu güne kadar eğitim gördüğüm sınıflarla kıyaslanacak gibi bir yer değil. Şimdiye kadar böyle kalabalık bir yerde bulunmamıştım, Yabancı diller yüksekokulunda ders gördüğümüz sınıflarımız sadece yirmi kişilikti.

Ön tarafta bulunan bir adımda çıkılan kürsü ve onun arkasında bulunan büyük kara tahta gözüme çarptı. Öğrenciler hemen kürsünün önünde bulunan birkaç metre genişliğindeki bir alanda gruplar halinde toplanmış birbirleriyle konuşma ve tanışma heyecanı içindeler.

Yukarıya doğru uzanan cilalı uzun oturma sıralarını görünce filmlerdeki sahneler aklımdan geçmedi değil. O sıralarda oturan gençlerin profesörleriyle olan diyalogları, birbirleriyle yaptıkları entelektüel atışma ve konuşmaları, şakalaşmaları, birbirinden hoşlananların kaçamak bakışları ile sanki yeniden çekilmeye başlanacak bir filmin giriş sahnesinde yer alıyor gibiyim.

Burada bulunan kişileri tanımadığım, siyasi geçmişlerini ve kim olduklarını bilmediğim için doğal olarak sadece çevremde bulunanlarla selamlaştım. Yukarıya doğru uzanan üç iniş çıkış var, ben koridor tarafındaki çıkıştan üç beş adım yukarıya doğru yürüdüm, boş olan bir sırada gözüme kestirdiğim yere geçip oturdum. Bulunduğum yerden etrafı seyredip, kendimce olan biteni incelemeye başladım. Anfinin diğer yan duvar çıkışının üst kısmında ise önleri demirlerle korunmuş küçük uzun camlar var. Oradan gelen kısıtlı gün ışığı anfi için yeterli olamayacağı için içerisi tavandaki floresan lambalar ile aydınlatılıyor.

Kürsünün bulunduğu yerde tanışıp sohbet edenlerin kendilerine yer bulup oturmasıyla birlikte içeriye yakaları simlerle işli uzun siyah cüppeleri olan birkaç öğretim görevlisinin girdiğini gördük. Kimin kim olduğunu bilmiyorum ama tanıtılan ve konuşma yapan kişilerden gözlüklü ve gösterişli Prof. Dr. Kemal Tosun ile halkın içinden gelmiş biri gibi sade görünüşlü Prof. Dr. Mehmet Oluç dikkatimi çekti. Kendisi bizlere işletme ve yönetim kavramlarının ne ifade ettiğini basit bir şekilde açıklamaya çalıştı.

Profesörü dinlerken bu fakülteyi ÖSYM sıralamama eklediğim günleri hatırladım. Ne okuyacağımı, mezun olunca nerede, neci olarak iş bulacağımı kendimce sorguladığım o belirsiz ânlar şimdi gerilerde kalmıştı. Aklımdaki delice sorular ve saçma sapan fikirler daha ilk saniyeden itibaren cevaplarını bulmuştu.

Yaşananları görünce içinde bulunduğumuz ortamda hem kişisel olarak hem de geleceğimi düşünerek güvende olduğumu hissettim. İşin doğrusu okuduğum okulun aslında iş âleminde çok iyi tanınan, saygın ciddi ve önemli bir kurum olduğunu, insanlarla makara geçmeyi öğretmediğini daha ilk ândan itibaren anladım. Bizler ticari işletmelerin yönetiminde çeşitli kademelerde yer almak üzere eğitilecektik.

Konuşmalar sonrasında profesörler sınıftan ayrılırken, herkesle birlikte ben de koridora çıktım, orada bulunan camlı panolara asılmış olan ders programımı aldım ve üst kata çıkıp koridorda yürüdüm. Yerini öğrendiğim Ayniyat’tan ders kitaplarımdan ellerinde olanları satın aldım. Aynı koridorun hemen girişinde olan öğrenci işlerine de İETT pasosu almak için başvuruda bulundum. Öğleden sonra dersim olmayınca de vakit geçirmeden günlük yol rotamı tuttum.

İlerleyen günlerde top sakalı olan uzun boylu Doç.Dr. Cengiz Erdamar ile tanıştık. Muhasebeye giriş dersine başladığında bir Fransız gibi onu izlemeye ve tahtaya yazdıklarını not almaya başladım. Ders arasında kürsüde öğrencilerin sorularını cevaplarken hemen yaktığı hoş kokulu tütünü olan piposu dikkatimi çekti. Diğer günlerde İşletme sosyolojisi dersine gelen Doç. Dr. İlhan Erdoğan, İşletme matematiği dersinin eğitmeni Doç.Dr. Kutlu Merih’in derslerine girdim. Ekonomiye giriş dersini veren Prof.Dr. Yüksel Ülken ise oldukça karizmatik bir profesördü, dersi anlatmaya başladığında herkes büyük bir dikkatle onu izlerdi.

O günlerde fakültede bizim dışımızda üniversite mezunlarına özel bir eğitim veren İşletme İktisadi Enstitüsü’nün varlığını fark ettim. Burada eğitim gören kişiler, kelli felli kravatlı, ceketli beyler ile iyi giyinmiş makyajlı genç kadınlardan oluşuyor. Bizler gibi kot pantolonlu, parkalı, hırpani kılıklı tipler değiller. Enstitü, Amerikan Harward Üniversitesi destekli ücretli bir yöneticilik eğitimi programı yürütüyormuş, yani süper bir şey!

Bizimkisi ise devlet destekli parasız eğitim sistemi, onunla pek kıyaslanacak gibi değil. Enstitüde kılık kıyafet ve devam zorunlu, bizlerde ise ne devam mecburiyeti var ne de kılık kıyafet zorunluluğu. Enstitü öğrencilerinin gruplara ait tartışma odaları var, bizim ise alt katta karanlık uzun bir koridora açılan büyük amfilerimiz. Ancak hepimiz üstten camları olan bodrum kattaki küçük kantini kullanıyoruz.

Genellikle derse girmeyenlerin vakit geçirdiği kantinde dersten çıkmış enstitüler gelirken her seferinde büyük bir uğultu başlıyor. Birden oluşan çay kuyruklarında, öğrenciler tartışma odalarında bitiremedikleri vakaları burada heyecanla aralarında tartışmaya devam ediyorlar. Bizlerin derslerde böyle tartışacağımız vaka problemlerimiz henüz yok, daha işin en başındayız. Şu an ortada bir kusur arayanlar sadece yapılan gürültüye kafayı takıyorlar.

Merkez binada bulunan üniversite yemekhanesi Turan Emeksiz, kavgalar yüzünden kapalı olduğundan, bir gün bile olsa sıcak yemek yeme şansımız yok. Öğlenleri fakülteye orada hazırlanan kumanyalar geliyor. Çok cüzi bir fiyata aldığımız bu kumanyalarda menü belli. Bir gün kuru köfte, haşlanmış yumurta ve ekmek, diğer gün martı dediğimiz küçük tavuk butları ve haşlanmış patates veriliyor. Eğer öğleden sonra dersimiz varsa bu kumanyalar tercihimiz oluyor, çünkü hem ucuz hem de doyurucu. Anfide herkes köşelerine çekilmiş kumanyalarını yerken içerisi soğanlı köfte kokularıyla doluyor.

Son birkaç yıldır çalışarak para kazanıyor ve eve yük olmadan ihtiyaçlarımı karşılıyorum, bu durum kendime olan güvenimi de fazlasıyla arttırıyor. Kasım ayının başlarında üst Bostancı’da bulunan bir ilkokulda hafta sonunda öğrencilere folklor eğitimi vermek üzere anlaştım. Ayrıca büyük bir bankanın Suadiye’de açılmış olan anaokulunda eğitmenliğe de başladım. Bu ilginç deneyimde hafta arasında bir gün birkaç saat en fazla beş yaşındaki minik çocuklara eğiticilik yapıyor ve onlara en basit halk danslarını öğretmeye çalışıyorum.

Her şeyi bu minik çocuklara sanki bir oyunmuş gibi düşünüp bu şekilde gösterme gayretindeyim ama sesimi yükseltmeden bir şeyleri anlatmak o kadar zor ki anlatılacak gibi değil. Çevrelerinde ki ilgili ilgisiz her şeyi öğrenmeye çalışıyorlar, diğer çocuklarla gizli bir rekabet içindeler. Çalışan anne babaların çocukları olarak kendilerini başkalarına sevdirmek, önde olmaya çalışmak onlar için çok önemli. Bu hiper aktif miniklerin dikkatlerini bir konu üzerinde toplamaya çalışmak ise deveye hendek atlatmaktan çok daha zor bir şey.

Halk oyunları derneğine gidiş gelişlerim ise aynı tatta devam etmiyor. Karşılaştığım haksızlıklar ve bana gizlice yapılan ayak oyunları beni artık oldukça fazla rahatsız ediyor. Ne kadar gözümü kapamaya çalışıp bunları görmemeye gayret etsem de izlediğim riyakârlıklar beni fazlasıyla yoruyor. Bütün bu tatsızlıklara rağmen çalışmalara her zamanki ciddiyetimle devam ediyorum ama burada son senem olduğunun artık ben de farkındayım.  Ayaklarım sanki ters gidiyor ama yine de gerekenleri yapıyorum.

Okulun ilk haftalarında sınıf arkadaşlarımla fazla samimiyetim olmadı, zaten 200 kişilik büyük bir anfide derslere girdiğimiz için o kalabalıkta ancak yakınımızdakilerle konuşabiliyoruz. Ders bitiminde ise fazla oyalanmadan malum rotamı tutuyorum, Süleymaniye’den yokuş aşağıya iniş çok kolay oluyor. Mısır Çarşısı’ndan çıkıp Yeni Cami önünden yürüyerek Kadıköy vapur iskelesine ulaşıyorum.

Öğleden sonra dersim varsa, öğlen tatilinde anfide oturup aldığım kumanyayı yiyor ve sonra da eğer açıksa okulun girişindeki binanın diğer yanında ikinci katta bulunan kütüphanenin yolunu tutuyordum. Genelde İşletme iktisadi Enstitüsü öğrencileri ve öğretim görevlileri tarafından kullanılan kütüphaneyi ben de kullanmaya başladım. Sessiz ortamda yüksek kitap rafları arasında kitaplara ve dergilere dalmak hoşuma gidiyordu.  Kitap konusu bende her zaman büyük bir tutku olmuştu, özellikle sahip olduğum İngilizcemi ve işletme literatürümü geliştirmek amacıyla daha ilk günlerden itibaren kütüphaneden düzenli kitap alıp okumaya başladım.

Kütüphaneyi kullanma alışkanlığı fakülte öğrencilerinde pek olmadığı için buraya düzenli gidip gelenler hemen göze batıyordu. Zaman içinde kütüphane çalışanları ile aramızda bir samimiyet oluştu, müdür Ülkü Hanım, görevli memurlar Mükerrem Hanım ile Gönül Hanım bana gerektiğinde yardımcı olmaya başladılar. Zaman içinde kütüphane benim her zaman okuldaki adresim oldu.

Okulun çevresindeki öğrenci kahvelerinin kapısından içeriye adım bile atmadım. Kahvehaneler benim için annemin kuması gibidir, zavallı kadın bütün ömrünü kahveden başını hiç alamayan babamı bekleyerek geçirmişti. Bu durum bende büyük bir tepki oluşturdu, arada bir gitmek zorunda kaldığım kahvelerde bile uzun süre kalamıyorum.

İşletme İktisadi Enstitüsü öğrencileri gibi para verip eğitim almadığımız için fakültede her şey öğrencinin sorumluluğuna bırakılmıştı. Derslere devam mecburiyeti ve vizeler de doğal olarak yok. Matematik ve istatistik ağırlıklı derslere düzenli olarak girmeye çalışsam da, bunların dışındakilere genel olarak özel bir durum söz konusu değilse girmiyorum.

O günlerde azı dişim ağrımaya başlayınca ne yapacağımı düşünmeye başladım. Dişçiden de ödüm patlıyor ama çektiğim ağrı da artık ayyuka çıktı. Üniversitenin öğrencilere sağlık hizmetleri verilen Mediko Sosyal Merkezi de bizim okula çok yakın, hemen Esnaf Hastanesinin yan tarafındaki bir binada bulunuyor. Çektiğim acı iyice başıma dank etmiş olmalı ki gözümü karartıp Mediko Sosyal’in yolunu tuttum.

Oradaki görevli hemşireye dişimin ağrıdığını ve onu göstermek istediğimi belirttim. Beni yönlendirdiği diş doktorunun odasına girdiğimde uzakdoğululara benzeyen, çekik gözlü genç bir kadın doktorla karşılaştım. Kendisi şikâyetimi öğrendikten sonra beni dişçi koltuğuna oturtup muayene etti ve çürüyüp ağrı yapan dişimi çekmek zorunda olduğunu belirtti.

O dişin dolgusu daha önce düştüğü için artık yapacak bir şey yok, durumu çaresiz kabullendim. O da uyuşturucu bir iğne vurup bir süre bekledi ve sonrada azı dişimi elindeki aletle sıkıca kavradı. Sesimi çıkartmamaya çalışsam da çene kemiğimin resmen çatırtılarını işittim. En sonunda dişimi çekip aldı, kalan parçaları da tornavida benzeri bir şeyle kanırtarak kemikten çıkardı. Dişin çekildiği yere büyük bir pamuk parçası koyup ısırmamı istedi, ardından tamam diyerek beni gönderdi.

Eve geldiğimde ağrım dinmişti ama çenem korkunç zonkluyordu, ayrıca ağzımda kanama da devam ediyordu. Kanama ertesi gün de durmadan devam edince tekrar Mediko Sosyal’de dişimi çeken doktora gittim, o da ağzıma bakıp inceledikten sonra bana kanı kesici bir iğne vurup tekrar gönderdi. Dişin çekilmesinin üstünden üç gün geçmesine rağmen ağzımdaki kanama hâlâ devam ediyordu.

Birader vasıtasıyla Taksim İlkyardım Hastanesinde görevli bir dişçi tanıdık bulununca hemen apar topar ona gittim Ağzıma şöyle bakınca ilk söylediği şey,

”Ağzın resmen savaş alanına dönmüş, bunu sana kim yaptı?” diye sordu.

Ben de ona üniversitede gittiğim diş doktorunu ve onun yaptıklarını anlattım.

“Doktorun sana vurduğu o iğne genellikle aylık kanaması fazla olan kadınlara vurulur,” diye açıklamada bulunup aslında yapılması gerekenleri anlatıp hemen harekete geçti.

Ağzımı vakit geçirmeden uyuşturdu ve diş etime dikişler attı, ardından da iğneler vurdu. Antibiyotik hap verip bir hafta kullandıktan sonra dikişlere aldırmaya gitmemi söyledi. Kanama daha eve gelmeden kesilmişti, verilen ilaçları kullandım ve randevu verdiği günde de gidip dikişlerimi aldırdım. Var olan dişçi korkum yaşadığım bu olumsuz olayla birlikte iyice zihnime yerleşti.

Bostancı İlkokulunda yapılan çalışmalar 23 Nisan’da çocukların gösterileri sonrasında nihayetlendi. Hafta sonu bir gece de okul aile birliği ile birlikte Bostancı’da danslı bir yemekte bizler de kurtlarımızı döktük. Anaokulunda ise velilere yapılan büyük gösteri sonrasında işimiz bitti ve okula veda ettik.

Mayıs ayında Taksim’de bulunan Atatürk Kültür Merkezi sahnesinde oynama ayrıcalığına sahip oldum. Halk dansları hayatım boyunca bu kadar modern ve büyük bir sahne ile karşılaşmamıştım. Artvin ekibini sanki veda dansım gibi büyük bir keyifle yönettim ve zevkle oynadım. Yaşadığım mutluluk ve gurur ile hissettiğim duygular anlatılacak gibi değil.

Derneğin Spor Sergi sarayında düzenlediği halkoyunları yarışmasında ise sahne çıkışında görev aldım. İlk gün sonunda bir arkadaş vasıtasıyla sarışın, güzel bir genç kadınla tanıştırıldım. Yanıma tanışmak için pek gönüllü gelmediğini ilk ândan itibaren hissettirdi. İşin doğrusu benim de bu konuyla ilgili olarak herhangi bir isteğim olmamıştı.

Ayıp olmasın diye karşılıklı olarak ufak tefek sorular sorup, zamanı geçiriyoruz. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinde okuduğumu anlatınca, kendisi de Olgunlaşma Enstitüsüne gittiğini anlattı. Orada düzenlenen defilelerde, mankenlik de yapıyormuş.

İşte öyle böyle derken, konu nereden geldiyse burçlara geldi.

“Hangi burçtansın?“ diye merakla sordu

“Akrep burcu!“ diye cevap verdim.

Kararlı bir ifade ile konuyu kesip attı.

“Sizinle anlaşmamız çok zor. Benim burcum Boğa.“

Bu burç konusu konuşması yarım saat daha devam etti, bizim arkadaş olma ihtimalimizin olmadığı ortadaydı. Konuyu bu günlük Beyoğlu’nda İnci pastanesinde profiterol yerken tatlıya bağladık ama bundan sonra görüşme ihtimalimizin zayıf olduğu da ortada.

Fakültede ilk günden beri derslere mümkün olduğu kadar çok devam ettiğim için notlarım oldukça düzenli. Sınav zamanı geldiğinde, öğrenci birliğinin daha önceki yıllarda çıkmış sınav sorularını ve cevaplarını teksir yaptırıp ucuza sattığını gördüm. Ben de bundan aldım ve çalışmaya da başladım. İlk imtihan zamanları geldiğinde postaneye gidip imtihan harçlarını yatırdık ve o makbuzu da öğrenci işlerinde kendi öğrenci karnemizin sayfalarına işletip damgalattık.

İmtihanlara yeni çalışmaya başlamışken olmadık bir aksilik bütün dengemi altüst etti. Hamile bir sokak kedisi kırık olan havalandırma camından içeriye girip, bizim apartmanın bodrumunda yavrulamış. Mayıs sonunda ürkek minik kedi yavrularını, merdivenlerde görmeye başladık. Bu arada bodrumun her tarafını da pireler sarmış durumda. Pirelerden kurtulmanın tek yolu bodrumu ilaçlatmak ama yavru kediler orada olduğu sürece böyle bir şey yapılamıyor. Bıçak kemiğe dayanınca komşular bir araya gelip aralarında bir karar aldılar. Aşağıdaki bütün kediler toparlanacak, geri dönmemeleri için de uzak bir yere götürülüp bırakılacaklar ve bodrum bir şirkete de baştan aşağıya ilaçlatılacak.

Harekete geçilen o sabah, pirelenmeyi göze alan gözü pek birkaç kişi, bodruma indi. Kedi yavruları birer birer yakalanıp, karton bir kutuya konuluyor. Ben de yukarıya kaçmalarını engellemek için merdivende hazır bir şekilde bekliyorum. O arada aşağıdakilerin elinden kurtulan, minik kedi yavrularından biri fırtına gibi merdivene atladı. Onu ancak sırtından yakalayabildim ama yavru kedi yaşadığı korkuyla parmağımı ısırıverdi. Parmağımın kanamasına boş verip yavru kediyi diğerlerinin yanına koydum.

Tüm kedi yavruları ve anne kedi yakalanınca, kutunun üzeri dışarıya çıkamayacakları şekilde kapatıldı. Karşı tarafta Küçükçekmece’ye giden bir komşu, onları arabasıyla alıp götürdü. Ben de evde elimi iyice yıkayıp, kolonya ile sildim.

Perşembe günü fakültede ders bitiminde sınıfta yemeğimi yedim, sonra Süleymaniye’den Tahtakale’ye doğru saptım ve Kapalıçarşı’ya yürüdüm. Nuruosmaniye kapısından çıkıp, etraftan sorup yerini öğrendiğim Çemberlitaş’ta bulunan Kuduz Hastanesine gittim. Hastane, ana caddede sinemaların bulunduğu iş merkezinin yanından inen bir yokuşun aşağısında. Hasta kabulde görev yapan kişiye, kedi tarafından ısırıldığımı söyleyince, beni hemen oradaki ilgili doktora yönlendirdi.

Doktora apartmanda bulunan yavru kedinin parmağımı nasıl ısırdığını anlattım.
“Sana şimdi tedbir olarak üç gün kuduz iğnesi yapacağız, sen de bize seni ısıran o yavru kediyi getireceksin,” dedi. “Onu da kontrol altında tutacağız, eğer o yavru kedide bir şey çıkmazsa iğneyi de hemen keseceğiz.”
Üzgün bir ifadeyle kendisine cevap verdim.
“O yavru kediyi size getirmem imkânsız, çünkü Küçükçekmece’ye götürülüp bırakıldı.”
Doktor, hiç düşünmeden yapılacakları söyledi.
“O zaman yapabileceğimiz bir şey yok, yirmi bir tane iğne olacaksın.”

Bir anda panik oldum, birkaç gün sonra fakültede final sınavlarım başlıyor. Farkında olmadan itiraz edip durumu anlattım.

“Şu an iğneler ve sağlığın imtihanlarından çok daha önemli, mecbursun geleceksin.”

Belki beni bu konudan affeder diye alttan almaya çalıştım.

“Doktor Bey, bakın ben tam olarak anlatamadım galiba, sizinle pazarlık yapmıyorum sadece durumumu anlatmaya çalışıyorum.”

Doktor, sakin bir şekilde açıklamalarını sürdürdü.

“Seni çok iyi anlıyorum ama senin birinci önceliğin bu. Eğer kendi rızanla buraya gelmezsen, ben de seni buraya polis eşliğinde getirtirim.”
Devlet bu konuda çok hassas, kaçış yok!

Doktor, defterde gerekli olan yerlere kaydımı yapıp, adres bilgilerimi aldı. O arada ilk aşımı da oldum, bana verilen kontrol kâğıdını çıkışta görevliye imzalattım. Ertesi gün yine aynı yere gidip ikinci aşımı oldum. Hafta sonu hastane çalışmıyor diye düşünerek Çemberlitaş’a aşı olmaya gitmedim, evde oturup imtahanlarıma hazırlandım.

Fakültede Pazartesi günü imtihanlarım başladı, sınav çıkışında hemen oradan Çemberlitaş’a hastaneye gittim. Aşı için kuyruğa girdim, sıram gelince de aşımı yaptırdım. İmzalatmak için kontrol kâğıdımı verdiğim doktor, azarlar gibi sordu.
“Cumartesi ve Pazar günleri hastaneye aşı olmaya gelmemişsin, neden gelmedin?”
Gayet normal bir şekilde, safça cevap verdim.
“Hafta sonu tatil değil misiniz?”
Konuyu hafife alıp, dalga geçtiğimi düşünerek beni sert bir şekilde uyardı.

“Kuduz aşısının tatili olur mu? Her gün aksatmadan buraya aşı olmak için geleceksin.”

Fakültede o ilk imtihan döneminde, o sıcakta hafta sonu dâhil olmak üzere her gün Çemberlitaş’ta bulunan Kuduz Hastanesine gittim. Vurulan aşının dozu düzenli olarak arttı, sonunda enjektör dolu hale geldi. Aşıyı olunca dışarı çıktığımda ayağım çekiyor, bir süre ağrıyla yürüyemiyorum. Caddeye kadar olan o dik yokuşu çıkmak ise tam bir işkence. Haziran ayı sonunda hem final imtihanlarım hem de aşılarım sona erdi, Edirne’de seneler önce yediğim iğnelerle birlikte bu güne kadar vurulduğum kuduz aşısı sayısı da böylece otuz beşi buldu.

Yaz tatili geldiğinde dernekte bizim seyahat dönemimiz başlardı, bu sene de hayatım boyunca en çok görmek istediğim yer olan beyaz zambaklar ülkesi Finlandiya seyahati var. Dernekte sıkı bir şekilde çalışmalara başladık ama ayağım sanki geri gidiyor. Seyahate gitmek için kaydımı yaptırdım ama hiç gidesim yok. Aslında en çok istediğim yere gitme şansı karşımda duruyor ama yüreğim sakın gitme diyor. En sonunda yüreğimin sesini dinledim ve altı yıldır emek verdiğim dernekten Temmuz ortasında ayrıldım. Herhalde dernek başkanına bu güne kadar tek istifa mektubu veren kişi ben olmuştum.

Dernekte çalışmalarla bir ilgim kalmayınca kendime daha çok zaman ayırmaya başladım. Bu yaz başkalarının yaptığı gezi organizasyonlara katılmak yerine çevremizdeki arkadaşlardan gelen talep üzerine bu işe soyunduk. Önce Kadıköy’de gidip büyük motorların sahipleriyle konuştuk, Aynacıoğlu 1 teknesi fiyat ve büyüklük açısından bizim için uygundu. Tekne Kadıköy’den sabah dokuzda kalkıp boğazı aşacak ve Poyrazköy’de yüzme, yemek ve dinlenme molası verecekti. Yemekleri bizler kendimiz yanımızda götürecektik.

Tekne turu inanılmaz eğlenceli geçti, Poyrazköy’de kumlukta demir atan tekneden saatlerce denize girip çıktık, güneşlenip gülüp oynadık. Beş gibi ise demir alan teknemiz dönüşe geçti, serin esintiyle birlikte saatlerce vakvak dansı yaptık. Dans edip şarkılar söyledik ve eğlendik. Boğazda etrafı seyredecek zamanımız bile olmadı.

Tekne turu güzel geçince hemen Kırklareli Kastro’ya günü birlik otobüsle gezi yapalım denildi. Tekne kadrosundan yirmi kişi kadar toplanınca, bir midübüs aramaya başladık. Kadıköy dolmuşlarının orada park halinde olan kısa burunlu bir mercedes midibüsü görünce yanına gittik. İçeride olan şoförü ile konuştuk, fiyatta ve zamanda anlaşınca kaparo verip el sıkıştık. Pazar sabahı yedi buçuk gibi Kadıköy iskelesi önünden hareket edip akşam altı gibi geri dönecektik. 

Pazar sabahı midibüs konuştuğumuz gibi Kadıköy iskelesinin orada park edilmiş olarak bekliyordu, içeride güneşliklerden birinin üzerine bir yazı yazılmıştı. ‘Sen sus gözlerin konuşsun,” yani bu ilginç cümle o günden beri aklımdan hiç çıkmadı. Herkes zamanında gelince güle oynaya yola koyulduk, Mayıs ayında tanıştığım burçlarımızın uyuşmadığını söyleyen kız da bizimle beraberdi.

Kastro kumsalında günümüzü denize girerek oyunlar oynayıp sohbetler ederek geçirdik. Burçlarımız pek uyuşmasa da bizim aramızda sohbet dönene kadar devam etti. İkimizin de zor kişiler olduğu ortada, yakın olma beklentilerini çoktan ipe serdik ama nedense arkamızı da dönüp gidemiyoruz.

İlerleyen günlerde deniz ve adalar birden ön plana çıktı, arkadaşlarla daha önce çok sık gitmediğimiz Büyük Adayı ve Sedef Adasını keşfettik. Sabah Kadıköy’de iskelede buluşuyoruz, bindiğimiz ada vapurundan Büyük Adada inince, grup halinde güle oynaya İnci Burnu’na kadar yürüyoruz. Orada bulunan yüksek çam ağaçlarının altında kendimize güzel bir yer bulup günümüzü orada denize girerek, midye toplayıp pişirerek, piknik yaparak ve sohbet ederek geçiriyoruz. O namussuz burçlarsa yine aramızdaki en büyük engel.

Bir gün sadece Aya Yorgi Kilisesi için Büyük Adaya gittik ve o güzel ortamda uzun saatlerimizi geçirdik, her şey muhteşemdi. Bazı günler Bostancı’dan bindiğimiz vapurla bütün adaları dolaştıktan sonra en son Sedef Adası’nda iniyoruz. İskelede vapurdan inilince hemen plaja geçiliyor, akşama kadar orada denize giriyor sonra tekrar vapura binip dönüyoruz.

Ercan Turgut

Ada dönüşlerimizde gün batımında Bostancı’da Turgayın Tavernası Derya’da oturup yorgunluk çaylarımızı içmeden hiçbir yere gitmiyoruz. Bazı geceler de aynı tavernaya gidip Ercan Turgut’u dinliyoruz, dansla eğlenceyle geçen çok keyifli yaz günleriydi.

7 comments

  1. Gürcan bey, kusuruma bakmayın n’olur çok güldüm ben; dişçi faciasına ve kuduz iğnesiyle olan kaçak dansınıza.. Ve şu sigara ve tost kokulu kantinin kokusu genzimi yaksa da… Çok keyiflisiniz.. Nerelerdesiniz kuzum, daha sık uğrayıverin lütfen buralara… Emeğinize sağlık 😉

    Liked by 1 kişi

    • Günaydın Aslı Hanım, sizleri bir parça da olsa güldürebildiysem ne mutlu bana! Güzel sözleriniz için minnettarım. O yıllar endişeyi, korkuyu içimizde her zaman hissettiğimiz, çok eğlenceli günlerdi. Gerçekten çok çalışıp koşturdum, hiçbir şey bana havadan gelmedi. İşte 1977’den itibaren ele aldığım o günleri ‘Yeni bir dünya I-II ile başlattım, bu ise 1979 yılını anlatıyor, yani aslında bölüm üç gibi. Bu hikayeleri yıllar önce öylece yazıp ilgisiz zamanlarda paylaşmışım, devamlılık olmadığı için konunun bütünlüğü eksikti. Onları olmaları gereken şekilde ve şimdiki anlatım tarzımla anlatmak en doğrusuydu. Ben de o günleri yeniden yazarken çok eğlendim. Selam ve sevgilerimle, sağlıklı ve mutlu günlere…

      Liked by 1 kişi

      • Zarif cevabınız için teşekkür ederim, takipçiniz olarak büyük bir keyifle okuyor ve hatırlıyorum bazı trajikomik yaşananların bana has sekanslarını… Sevgilerimle… 😉

        Liked by 1 kişi

  2. Gürcan Bey; yazınızı hatırladım böyle çok daha güzel olmuş. Beni de fakülteye başladığım günlere geri götürdünüz. Diş Hekimi olarak sizde korkuya sebep olan her iki hekim arkadaşın davranışını da doğru bulmadım.🤷‍♀️ Umarım korkunuz devam etmiyordur.😉 Sevgilerle yazmaya devam.

    Liked by 1 kişi

    • İyi akşamlar Alev Hanım, yazıyı diğer iki çalışma ile bütünlük sağlaması için yeniden yazıp yayınladım, diğerini de bu yazıya link verip içi boş olarak muhafaza ediyorum. Hikayeleri belirli zaman aralıklarını baz alarak guruplandırıyorum. Birbirini takip eden hikayeler okunduğunda süreklilik ve anlam ifade ediyor. Blogda bu devamlılık belirli hikayeler dışında yok. Derlemelerim bittiğinde size de gmail’den göndermek isterim. Selam ve sevgilerimle,

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s