Çalışma dosyası: Ufkun ötesi

1. Bölüm

İçinde bulunduğum uçak Dalaman Havalimanına inmek için deniz üzerinden geniş bir dönüş yaparken gözüm dışardaydı. Oturduğum koltuğun yanındaki küçük pencereden aşağıda güneşin vurduğu göz alabildiğine uzanan lacivert sulara tatlı bir heyecanla baktım. Şimdi yukarılarda gökyüzünde güneş ve denizin arasında bir yerlerde sanki hayal âleminin içinde geziniyor gibiyim.

Çok eskilerde Karya ülkesi denilen bu dantel gibi işlenmiş tenha koylarda, demir atmış büyük yelkenli teknelerin üzerinden uçağımız süzülürken, bir ân oradakilerden birinin güvertesinde bulunmayı çok istedim. Denizin belli belirsiz kıpırtıları ile hareket eden o zarif teknenin arka güvertesinde bir koltukta oturduğumu hayal ettim. Elimde soğuk bir bardak içinde sek viskim, o dinginliğin ve güzel ânın tadını büyük bir keyifle çıkarıyorum. Denizin kokusunu içime çekerken, sessizliğin içinde karmaşadan iyice olan yorulmuş ruhum dinlenip huzuru buluyor.

Böyle ütopik şeyleri düşünürken bile bakışlarımın yumuşadığını ve içimin keyifle titrediğini hissettim. Belli ki yaşadığım soluksuz koşturmaca içinde, hayatımda böyle keyifli ânların olabileceğini ülkeye geri döndüğümden beri unutmuşum. Hayal dünyam sanki derin bir kış uykusuna yatmış gibi görünüyor.

İstanbul’da içinde bulunduğum iş ortamında beni ciddi görünümlü, genellikle asık suratlı görürler. Samimiyetten uzak duran, başkalarının özel sorunlarıyla hiç ilgilenmeyen, az konuşan, sadece kendi işine yoğunlaşan kapalı kutu biri olarak niteler ve öyle tanırlar. Aslında bu insanlar pek de haksız sayılmazlar, çünkü dışarıda öyle yabani bir karakter çizerim. Şimdi ise bu gömleği evde bırakıp tatile geldim, insanlarla arama mesafe koyduğum olumsuz kimliklerden sıyrıldım, sadece gerçek kendimle birlikteyim. Bir sonraki tatilimde hedefimi de şimdiden biliyorum, kesinlikle Mavi Tur.

Dâhili hoparlörden yapılan anonsla birlikte uçağın alçalıp inişe geçeceği haber verildi, ben de uyarılara uygun olarak zaten bağlı olan kemerimi tekrar elimle kontrol ettim. Hayat bu kadar hızlı bir şekilde akarken, düşünmek ve hayal kurmak bile sanki büyük bir lüks gibi.

Uçaktan indikten sonra içeride serin bir ortamda herkesle birlikte ben de valizimi almak için kısa bir süre bekledim. Dalaman Havalimanından dışarıya adım attığım ânda yakıcı güneş hemen kendisini gösterdi. Otele gideceğim transfer şirketi minibüsünü bekleyenler arasında görünce hemen oraya gittim, elimdeki evrakları şoföre gösterip boş bir yere oturdum. Listede ki yolcular tamamlanınca da boğucu sıcak bir havada yola koyulduk.

Oturduğum yerin penceresinden etrafıma sakin bir şekilde bakarken, daha dün internette okuduğum buraları ile ilgili olarak anlatılan efsaneyi hatırladım. Anadolu’da M.Ö 1150 yıllarında bu civarlarda kurulmuş olan Karya krallığı, Kar medeniyeti tarafından oluşturulmuş. Daha sonra Truva taraflarından Kral Altes önderliğinde gelen Leleg soyundan insanlar da onlara katılmışlar.

Efsaneye göre Karya Kralı Miletos’un ikiz çocukları olmuş. Erkeğe Kaunos, kıza da Byblis adı verilmiş. Büyüdüklerinde Prenses Byblis, ikizi olan Kaunos’a âşık olmuş ama ondan bir karşılık bulamamış. İkizini bir daha görmek istemeyen Prens Kaunos, babasının ülkesini terk edip Lidya sınırında Dalyan’ın karşısında bilinen Kaunos kentini kurmuş. Prenses Byblis ise üzüntüyle çok fazla gözyaşı dökmüş ve sonunda kayalıklardan aşağıya atlayıp yaşamına son vermiş. İşte Dalyan’ın su kanallarının onun gözyaşlarıyla ve su perilerinin onu pınara dönüştürmesiyle oluştuğu anlatılıyormuş.

Görsel: Semih kayalar

Anadolu’nun eski medeniyetleri ve onların kültürel zenginlikleri, bütün dünya milletleri tarafından el üstünde tutulmakta. Bu coğrafyada yaşayan insanlar tarafından ise bunlar yok sayılıp görmezden gelinmekte, üstelik de sürekli olarak cahilce talan edilmeye çalışılmakta. Bu yaşanan gariplikleri ise benim aklım bir türlü almıyor.

Biz buralara milyonlarca kişi kalkıp uzak yerlerden gelmedik, aksine hep buralardaydık. Neden hep gözümüzün önünde olan köklerimizi gidip dışarılarda aramaya çalışıyoruz?

Bizlere miras kalan, üstünde yaşadığımız kültürel değerlerin kıymetini ne zaman anlayacağız?

Onları ne zaman gerçekten sahiplenip koruyacağız?

Beynimin içinde cahil, açgözlü, kurnaz ve yobaz insanlarla kavga ederken, o arada minibüsün Dalyan’da bulunan otelin önünde durduğunu fark ettim. Otelim suyun kenarında özellikle İngiliz turistlerin tercih ettiği, eski Muğla evleri tarzında inşa edilmiş yeşillikler içinde güzel bir yer. Otele giriş işlemleri sonrasında bir görevlinin eşliğinde bana ayrılan odaya geçtim. İlk iş olarak orada etrafı inceleyip biraz da dinlendim, ardından da çantamdakileri çıkarıp dolaplara yerleştirdim.

Hazır olunca yanıma omuz çantamı, kitabımı ve havlumu alıp doğruca havuzun kenarına gittim. Kendime boş bir şezlong bulunca, elimdekileri üzerine koyup hiç beklemeden havuza daldım. Tepede güneş parlıyor, ben ise ılık bir suyun içindeyim. Bu insanda inanılmaz bir rahatlama hissi yaratıyor. Gevşemiş bedenimle sanki ruhum, içinde birikmiş yorgunluklarını atıp dinleniyor. Suyun içinde kollarımla havuzun kenarına tutunmuş dururken, huzurla gözlerimi kapattım ve kulağıma gelen ağaçlardaki kuşların ve böceklerin seslerini dinledim. Bakımlı düzenli sulanan bahçeler yemyeşil, yeni kesilmiş bayıldığım çimen kokusu da her yanı sarmış durumda.

Daha ilk günden güneş yanığıyla uğraşmamak için oyalanmadan sıcak havuzdan çıktım. Üzerimden sular akarken şezlonga oturup, havlumu elime aldım. Kurulanınca şemsiyenin altında gölgeye yerleşip güneş gözlüklerimi taktım ve etrafımda bulunanlara onları rahatsız etmeden göz atmaya çalıştım.

Ortada gürültülü bir şekilde koşturup oynayan çocuklar yok. Kendilerini güneşin kudretli kollarına bırakanların pek çoğunun ellerinde bulunan kitapları görünce, yabancılar arasında bulunduğumu anladım. Bizim Türk insanları öyle okumayı pek sevmezler. Onlar ellerinde telefonla mesaj atmaya, oyun oynamaya ve saatlerce öylece yayılıp yatmaya bayılırlar.

Havuz başında görevli olarak animasyonda çalışan çocuklarla tanışmam fazla zamanımı almadı. Buralarda neler yapabileceğimi, zamanımı nasıl geçirebileceğimi onlardan çabucak öğrendim. Etrafta tekneyle ve turlarla gidebileceğim yerleri, hiç sıkılmadan bana anlattılar. Yarın gitmeyi düşündüğüm İztuzu plajına piyade denen küçük yöresel teknelerin işlediğini, bunların meydandaki iskeleden kalktığını ve doldukları anda hareket ettiklerini öğrendim.

“Bizim otelden iskele yürüyerek en fazla on beş dakika tutuyor, biz hiç arabaya binmiyoruz,” dediklerinde hakikaten sevindim. İstanbul’da zaten trafiğin içinde her gün boğuluyorum, burada sadece yürümek, zihnimi boşaltmak ve temiz havayı içime çekmek müthiş bir şey olacak.

Akşamüstü havuz sefasından sonra odamda duş alıp hazırlandım. Otelden dışarıya adım atınca, bana söyledikleri gibi yürümeye başladım, yolu takip ederek kolayca meydana ulaştım. Onlarca küçük teknenin hareket ettiği iskelede, bir müddet turlardan geriye dönenleri seyrettim. Pek çoğunda yanık tenler ve tatlı bir yorgunluk dikkatimi çekti. Burada ben de etrafımda gördüğüm mutlu insanlar gibi beynimi boşaltıp düşüncelerden sıyrılmak, her şeyin keyfini elimden geldiğince çıkarmak istiyorum.

Orada gözüme çarpan bir kafede oturup, soğuk bir şeyler içerken bir süre ilgisizce etrafımı seyrettim. Telefon çalmayınca hayat ne kadar güzelmiş! Yürüyerek otele geri döndüğümde ne kadar iyi bir seçim yaptığımı bir kere daha anladım. Yabancıların arasında ben de kendimi oldukça rahat hissettim, zaten burasını tercih etme nedenim de kesinlikle buydu. Kimse kimseyle ilgilenmiyor ve sadece kendi işine bakıyor, aşırılık yok, gürültü ve kargaşa yaşanmıyor.

Gece yemeğimi aynı masayı paylaştığım İskoç bir aileyle birlikte sohbet ederek yedim, ardından da kalkıp anfi tiyatroya geçtim. Sahnede animasyon ekibi tarafından yapılan gösterileri seyrettikten sonra bara geçip oturdum. Barda istediğim Jack Daniels’ı yudumlarken, orada oturan İngiliz kadınlarla da laflamaya başladım. Oradan Türkiye’ye geldiğimden beri İngilizlerle karşılıklı oturup konuşmayı resmen özlemişim.

Onlar geceye müzikli bir yerde, dans ederek devam etmek istiyorlar, ayaklanıp harekete geçtiklerinde ben de onlara katıldım, birlikte otel dışında bulunan müzikli bir yere gidildi. Gürültü, dans ve eğlence sonrasında gece geç bir vakitte odaya, sarı saçlı hoş bir kadın olan Lizy ile birlikte döndüğümü hatırlıyorum. O kısa bir süre benimle birlikte kaldıktan sonra istemeden de olsa yataktan çıkıp giyindi ve bana sessizce veda etti. Uçağı Dalaman’dan oldukça erken bir saatteymiş ve bir an önce odasına gidip valizini toparlaması ve gitmek için hazırlanması gerekiyormuş. Onu uğurladıktan sonra tekrar yatağa girdiğimde temiz hava ve tatlı bir yorgunlukla hemen dalıp gitmişim.

                                                                        ~/~

Sabaha karşı yatağın başında ışıklar içinde aniden genç bir kadın hayali belirdi. Orada derin bir şekilde uyuyan genç adama düşünceli bir şekilde bir süre baktı. Anlaşılmayan bir şeyler mırıldanıp, sessizce uzandı ve eliyle onun saçlarına dokundu. Yatan kişinin kıpırdandığını fark edince, geldiği gibi hemen sessizce ortadan kayboldu.

                                                                        ~/~

Sabah dışarıdan duyulan kuş ve cırcır böcekleri sesleri arasında erken uyandım, bu gün planım belli. Dün iskelede gördüğüm piyade denilen küçük teknelerden birisine binip ilk önce sazların arasından İztuzu plajına gideceğim. Orada denize girip güneşlendikten sonra da dönüşte çamur banyolarına gideceğim. O çamurların cilt için şifalı olduğu söyleniyor.

Günü kaçırmamak için üzerime bir şeyler geçirip, vakit geçirmeden kahvaltı servisi yapılan yere gittim. Hazırlanmış açık büfeden ben de tabağıma canımın istediklerimden yiyeceğim kadar koyup boş olan bir masaya geçip oturdum. Temiz hava benim de iştahımı açtı, tabağımdakileri bitirince gidip kahve ve lezzetli kurabiyelerden de almadan duramadım. Tatildeyken kendimi bu konuda kısıtlayıp, yiyip içtiklerime dikkat etmek istemiyorum.

Fincanımda kalan kahvenin son yudumunu bitirdikten sonra, odama dönüp hazırlandım. Gün içinde ihtiyacım olan havlu, mayo, şapka, güneş kremi, fotoğraf makinesi gibi şeyleri sırt çantama koyup hiç oyalanmadan otelden çıktım. Yürüyerek meydana ulaşmam çok fazla zamanımı almadı. Sabahın böyle onunda bile ortalık nasıl da hareketli. Sadece ben değil, birçok kişi bir yerlere gitmek için erkenden yollara dökülmüş.

Yol kenarında bulunan marketten kendime iki küçük şişe soğuk su aldım ve çantama yerleştirdim. Etrafa bakınarak caminin yan tarafından iskeleye doğru yürüdüm. Küçük tur tekneleri baştankara edilmiş bir biçimde, orada yan yana yolcularını bekliyorlar. Teknelerini çabucak doldurmaya çalışanların bağırışları, kulakların en derinlerine işliyor.

“Plaja, İztuzu’na!”

İskelede yolcu alan küçük tekneye ben de binip, gözüme kestirdiğim bir yere oturdum. Göz göze geldiğim kişilere, gülümseyip kibarca selam verdiğimde başlarıyla cevap verdiler. Çevremde işittiğim konuşmalara istemeden kulak kabarttığımda, orada oturan yolcuların hemen hepsinin yabancı olduğunu anladım. Yüzlerde sabah mahmurluğunu görüyorum, gözlerdeki uykulu bakışlar ‘daha güne başlamadık,’ der gibi.

Kalın tentenin altında olsak da güneşin yakıcı sıcaklığını daha şimdiden hissediyoruz. Oturan yolculardan bazıları üstlerindekileri daha hareket etmeden çıkarmaya başladılar. Ben de üzerimden tişörtümü ve şortumu çıkarıp çantama koydum, herkes gibi mayo ile oturmaya başladım. Dün havuz başında biraz yandım ama çevremde bulunanlara göre daha beyazım. Cildim oldukça hassas ve güneşin altında fazla kalamıyorum, korumalı krem sürüp öyle güneşe çıkmam gerekiyor. Şimdi ise lacivert bir tentenin altında oturuyorum, bu yüzden içim oldukça rahat.

Beyaz boyalı küçük tekne dolunca, kaptan hiç vakit geçirmeden iskeleye bağlı olan ipleri çözdü ve motoru çalıştırdı. Motora biraz gaz verdiğinde teknemiz titreyerek hareket etti. Diğer teknelerin arasından, yanlardaki lastikleri gıcırdatarak yavaşça geriye doğru gitmeye başladı.

Teknede herhalde on beş yirmi kişi kadar varız. Çoğumuz etrafı daha iyi görebilmek için kenarlara boydan boya konulan tahta oturma yerlerinde hafifçe yan oturuyoruz. Büyük çantalar kimilerinin yanlarında, bazılarınınsa ayaklarının altında duruyor. Fotoğraf makineleri ve cep telefonları ellerde, sürekli olarak resimler çekiliyor. Konuşanlar, sadece gördükleri ilginç şeyleri ve yerleri heyecanla birbirlerine gösteriyor.

Yolcular kayalara oyularak yapılmış olan, muazzam Karya Kral Mezarlarını herkes gibi hayranlıkla seyrederken, küçük tekne sola dönüp, geniş kanaldan uzun kamışların arasına doğru ilerledi. Dev kamışlar efsanede anlatılan Prenses Byblis’in gözyaşları içinde, bir orman misali yayılıp genişlemişler. Sanki burada kendi bağımsız cumhuriyetlerini kurmuşlar. Arada açtıkları dar kanallardan da teknelere, sanki ‘buyurun geçin’ diyorlar. Uçuşan sivrisinekler, pervaneler ile ağlarını örmüş örümcekler sazların çoktan doğal arkadaşları olmuş. Değişik kuş cıvıltıları arasında, bazen telaşla çırpılan güçlü kanat seslerini duyuyoruz.

Oturduğum yerden köpüklerle akıp geçen yeşil mavi renkli suları ilgisizce takip ediyorum. Alabildiğine uzanan bu kamış tarlasında, teknemiz arada bunlara sürtünerek yol alıyor. Bir dönemeçte, motor sesiyle ürken birkaç karabatak telâşla önümüzden kaçışırken, başlar bir anda ilgiyle o tarafa doğru çevrildi.

Bu tekne yolculuğunu ilk defa yapanlar için her şey büyük bir gizem. Bu yolu kullanmaya alışmış kaptanlar için ise uzun kamışların arasında dönüp, gidiş kanallarını bulmak kolay bir iş. Arada bir merakla bizim kaptanı da izliyorum, belli ki bu rota gide gele artık tam olarak ezberlenmiş. Sayısız kanal içerisinde, hiç tereddütsüz ve güvenle yapılan otomatik hareketler.

Eğilip elimi serin sulara sokmak için içimde dayanılmaz bir istek var. Ancak etrafta gördüğüm kabarcıklar, arada suya dalan minik kafalar beni farkında olmadan ürkütüyor. Ayrıca teknelerin yanında bulunan, birkaç karış yüksekliğindeki koruyucuları da unutmamam lâzım.

Resim çekmek için ayağa kalkanlar var, ben de yeni fotoğraf makinemi çantamdan çıkarıp onlar gibi ayağa kalktım. Ayaklarımla teknede dengemi sağlamaya çalışırken, diğer yandan da gözlerimle biraz önce gördüğüm renkli küçük kuşu arıyorum. Tüm dikkatimle etrafımızdaki sazlıkları gözlüyorum, parmağım makinenin deklanşöründe.

Çok yakınımızdan biraz hızlı geçen bir başka teknenin dalgası ile teknemiz, bir an kuvvetli bir şekilde yalpalandı. Ortada benim gibi ayakta durup resim çeken sakallı iri bir yolcunun, o an sendelediğini fark ettim. Olacakları sanki sezmiş gibi korkuyla bağırıp onu uyarmaya çalıştım. O iri adam dengesini sağlamaya çalıştı ama bunu beceremedi. Saniyeler içerisinde olanca ağırlığıyla gelip omzuma çarptı. Fotoğraf makinem elimden savrulurken, çaresizce bir yerlere tutunmaya çalıştım ama ne olduğunu bile anlayamadan kendimi bir anda bulanık suların içinde buluverdim.

                                                                        ~/~                                                     

Kaptan, düşerken yolcuyu kolundan yakalamaya çalıştı ancak dümeni bırakıp da onu tutana kadar olan olmuş, yolcu teknenin yanından suya düşmüştü. Hemen aceleyle motoru stop etti, ama tekne durana kadar yine de suyun içinde bir hayli mesafe gidilmişti.

Bağrışan yolcuların telâşı arasında, kaptan teknenin motorunu tornistan yapıp suda dikkatle yol almaya başladı. Ortalarda yüzen hiç kimse görünmüyordu. Yolcunun düştüğü yere gelindiğinde, tekneden birkaç kişi hemen suya girdi. Suya sürekli olarak dalıp çıkıyorlar, ancak ortada görebildikleri hiçbir şey de yok.

Kaptan telsizle hemen kooperatifi aradı, olayı bildirip onlardan yardım istedi. ‘Nasıl olur, yolcu nereye gider? Hiç anlamıyorum. Bunca yıldır burada kaptanlık yapıyorum böyle bir şey başıma gelmedi’ diye içinden korkuyla düşünürken, onun endişeli hali bütün yüzüne çoktan yansımıştı.

Teknede bulunanlar dört bir yandan suyun içerisini taramalarına rağmen uzun kamışların gölgesinde kalan kuytularda, hiç kimseyi göremediler. Suya dalıp çıkanlarsa oldukça şaşkın! Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlar. Yosunların rengini değiştirdiği bulanık suyun içerisinde, zehirli yılanlar olabileceği endişesiyle de çekinerek hareket ediyorlar.

                                                                        ~/~                                                 

Teknenin yanındaki o koruganları aşıp, suya nasıl olup da düştüm bir türlü anlayamıyorum. Adamın bana çarpmasıyla suya düşünce, olanca ağırlığımla aşağıya doğru indim. Su öyle çok berrak değil, yine de çevremdeki sazları görebiliyorum. Suyun yüzeyine, herhalde en fazla birkaç kulaçla çıkarım. ‘Şansa bak Meriç!’ diye içimden düşünerek yukarıya çıkmak için kendimden emin, sakince ayaklarımı çırpmaya çalıştım. Ancak ayaklarımı istediğim gibi hareket ettiremedim, bileğim sanki ağ gibi bir şeylere takılmış gibi görünüyor.

Suyun içerisinde iki büklüm olup, ayaklarıma dolanan bu şeyleri görmeye çalıştım ama bu bulanık suda hiçbir şey görülmüyor ki! Görmeden el yordamıyla dolandığım ağları söküp atmaya çalıştım ama bunu da beceremedim. Var gücümle ayaklarımı yeniden çırptım ama nafile! Çabaladıkça sanki daha çok dolanıyorum, kendimi bu şeyden bir türlü kurtaramıyorum. Suyun yüzüne çıkamıyorum, olmuyor. Işık bir iki metre üstümde, ama ben ona ulaşamıyorum. Nefesim neredeyse bitti bitecek, saniyeler saatler misali uzun.

Artık sadece bilinçsizce çırpınıyor ve takıldığım yerden bir ân önce kurtulmaya çalışıyorum, ama beni esir alan panikle bu hiç de kolay değil. Deli gibi çabaladıkça daha çok su yutuyorum. Ciğerlerim aşırı şişirilmiş bir balon misali patlayacak gibi, nefesim neredeyse hiç kalmadı. Nasıl olduysa hissettiğim acılar azalmaya, tatlı bir sarhoşluk da her yanımı kaplamaya başladı. Vücudumdan azalan hava ile birlikte ölü gibi dibe doğru inmeye başladım.

O arada, ayak bileğimi bir şeyin tutup kavradığını hayal meyal hissettim. Bu şeye karşı koyacak gücüm de hiç yok. Bulanık suda tam olarak göremediğim kuvvetli bir şey, beni derinlere ve kuytulara doğru sürüklemeye başladı. Yönümü iyice şaşırdım, nerede olduğumu artık hiç bilemiyorum. O arada bir şeyler görmeye çalışırken, derinlerden yansıyan bir ışığı fark ettim. Beni durmadan sürükleyen şey o ışığa doğru hareket ediyor.

Canım annemi yanımda gördüğüm an her şey birden önemini yitiriverdi, bütün korkularımı unutup sakinleştim. Biliyorum, artık onun yanında yine güvendeyim. Çocukluğumdaki gibi ona sığınıp usulca eteğinin ucundan tuttum.

10 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s