Yakınlık hissi

İlginç bir dünyada yaşıyoruz, insanlardan göremediğimiz sevgiyi, anlayışı bazen çevremizde veya yakınımızda olan hayvanlarda buluyoruz. Onların sorgulama olmaksızın, art niyetsiz doğal davranışları ve hareketleri bizleri ister istemez etkisi altına alıyor. Kendimizi çaresiz hissettiğimizde, yaşadıklarımızı başka insanların anlamadığı ânlar içinde, benzer durumları yaşayan başka canlıları kendimize yakın hisseder, onlarla yakınlaşırız, bazen onlarla aynı kaderi paylaşırmışız gibi hissederiz. Bu gözlemlenmiş, gerçek bir şeydir.

Sizlere belki de anlamsız gelebilecek bu satırları bana yaşadığım bazı ilginç olaylar anlattırıyor. Bu ilginç dünyada görüp duyduklarınızdan farkında olmadan etkileniyorsunuz, izlediğiniz yürek burkan sözler, enstantaneler beyninizin ve yüreğinizin bir kıyısında kendine yer ediyor. Yıllar geçse de bunlar hiç unutulmuyor.

Hatırlıyorum da köpeğimiz Tarçın’ın epilepsi krizlerinin devam ettiği yıllardı, üzücü günlerdi ama bizi esas yıpratan şey çaresizliğimizdi. Ortada yaşanan ağır krizler vardı ama o yıllarda ülkemizde köpeklere özel bir epilepsi tedavisi veya ilaç yoktu, insanların ilaçları kullanılıyordu. Bu ilaçların da hastalığı tedavi eden bir özelliği yoktu. Bizler sürekli tetikte krizlerin emarelerini gözlemliyorduk ama ortada bizim algıladığımız hiçbir şey yoktu. Kriz anında ve sonrasında neler yapacağımızı biliyorduk ama öncesi tam bir muammaydı.

Bu krizler dışında normal yaşam devam ediyordu, her gün Tarçın ile rutin dolaşmalarımızı yapıyorduk. Bu dolaşmalar sırasında da sitede pek çok kişiyle tanışma fırsatımız olmuştu. Tarçın, İrlanda Setteri cinsi kızıl uzun tüylü munis ve yakışıklı bir köpekti. Kendini sevdirmekten hoşlanmasa da kimseye hırlayıp havlamazdı, zaten havlamayı da çoktan unutmuştu.

Bu yürüyüşler sırasında Tarçın’la yakından ilgilenen kendi halinde bir adam dikkatimi çekmişti. Yanımıza kesinlikle yaklaşmıyor ama her karşılaştığımızda bizi dikkatle izliyordu. Başında siperlikli şapkası, genellikle omzuna asılı siyah çantası ve ceketiyle dolaşan, orta yaşlarda görünen kendi halinde bu kişiyi, hep yaşlı bir kadınla birlikte görürdüm.  Bazen yol üzerindeki pastanede bir masada, bazen de üst sokağın köşesindeki apartmanın bahçesinde, bir iskemlede otururlarken onlar gözüme çarpıyordu.

Yaşlı kadın, sanki bu genç adamı kollamak ve gözlemek için onun yanında oturuyor gibiydi. Doğal olarak kafamda soru işaretleri gezinirken, cevaplarını da kendi kendime yaratmamaya da özen gösteriyordum. Kim bilir benim bilmediğim neler yaşanıyordu?

Yine bir akşamüstü her gün olduğu gibi üçüncü ve son turu yapmak üzere evden dışarıya çıktık. Tarçın çiçeklerin böceklerin hatırını sorup, incilerini döktükten sonra onları bir torbayla alıp çöpe attım ve site içinde yürümeye başladık. O çalı senin bu duvar benim diyerek, Tarçın kendi egemenlik sınırlarını bacağını kaldırarak damlalarla belirlerken yürüyerek bir üst sokağa çıktık.

Sokağın köşesinde daha önce tanıştığımız Nesrin Hanımla karşılaştık, onunda kızının da köpekleri var ve kendisiyle de bu vasıtayla tanıştık. Bu gün yanında da ise hep uzaktan gördüğüm, ama şimdiye kadar hiç tanışmadığım genç adamla yaşlı kadın vardı.

“Merhaba Nesrin Hanım, nasılsınız?” diyerek hemen hatırlarını sordum.

“Teşekkür ederim iyiyim, Tarçın nasıl? Krizler geldi mi?” diye cevap verdi.

Bu sözlerle birlikte yanındaki olan yaşlı kadın merak ederek sordu

“Köpeğinizin bir hastalığı mı var?”

“Evet, Tarçın’ın epilepsisi var,” dedim. “Belirli aralıklarla sara krizleri geliyor.”

Bu sözlerimle çok şaşırdı.

“Köpeklerde hiç duymamıştım ama oğlum Ahmet’te de bu hastalık var,” diye açıklama yaptıktan sonra merakla sordu. “Peki, kriz nasıl oluyor?”

“Genellikle uykuda krize giriyor,” diyerek nasıl olduğunu dilimin döndüğünce üzmeden ona anlattım.

Beni dikkatle dinledikten sonra, ciddi bir ifade ile sordu

“Peki, herhangi ilaç kullanıyor musunuz?”

“Evet, kullanıyoruz. Bu hastalık da köpeklere özgü ilaçlar yok, onlara da insanların kullandığı ilaçlar veriliyor.”

“Siz köpeğiniz için hangisini kullanıyorsunuz?”

“Biz Tegretol ile başladık, Veteriner Fakültesi hastanesinde, bu ilacı karaciğeri bozduğu için bıraktırdılar. Bir süre kullanmadık ama şimdi yine Epdantoin kullanmaya başladık.”

“Biz de Ahmet için onu kullanıyoruz, ama yanında Maliasin de veriyoruz,” diyerek tavsiyede bulundu. “İki ilaç daha iyi sonuç veriyor, isterseniz sizler de öyle yapın.”

Olur der gibi gülümsedim.

“Tarçın’la uğraşırken söylediklerinizi aklımda tutamam ama ilacın adını yazıp verirseniz, ben de ona vermeye başlarım.”

“Olur, evde hemen yazarım. Bu arada krizler ateş yapıyor mu?”

“Tabii yapıyor, kriz sırasında onu korumak için akla karayı seçiyoruz.”

“Ben Ahmet’e ateş düşürücü veriyorum, sizde kullanın.” dediğinde başımı sallayarak onayladım.

O arada Tarçın’ın resmini çeken yanındaki oğluna döndü

“Bak Ahmet, Tarçın’ın da sarası varmış.”

“Onunda mı varmış?” derken Ahmet’in yüzünde çaresiz ve üzüntülü bir ifade vardı. “O da benim gibi çok bahtsızmış!”

O sanki bu durumdan utanıyor, annesinin gözetimi altında olmaktan üzüntü duyuyordu. Benimle konuşurken gözlerime bakamıyor, onları mecbur kalmadıkça kaçırıyordu. Bu durumdan ister istemez etkilendim ama onu daha fazla huzursuz etmemek içinde normal davranmaya çalıştım.

Bu öyle kolay bir şey değil ki her ân olmadık bir yerde epilepsi krizi yaşama olasılığı çok yüksek. Yaşadığı endişe, belirsizlik ve utanç onu kendi içine döndürmüş gibi. Yine de elindeki fotoğraf makinesini göstererek sessizliği bozdu,

“İkinizin birlikte resmini çekebilir miyim?”

Gülümseyerek başımı evet der gibi salladım ve onun istediği gibi Tarçın’ı yanımda tuttum.

Çekim sonrası teşekkür edip Tarçın’la yanlarından ayrılarak, yolumuza devam ettik. Gözüm sürekli Tarçın’ın üzerindeyken bir yandan da biraz önceki konuşmaları düşündüm. Bizler iki ebeveyn olarak, sanki çocuklarımızın sağlık durumunu konuşuyor gibiydik. Tarçın’da karımla benim bizim çocuğumuz gibiydi ama bir başkasının da bizimle, o bir insanmış gibi konuşması ve öyle davranması çok ilginçti.

Birkaç gün sonra evlerinin köşesinde onlarla tekrar karşılaştık, ortak konumuz artık Tarçın ve Ahmet idi. Yaşlı kadın geçen gün bahsettiği ilacın adını bir kâğıda yazmıştı, hangi dozda ve aralıkta verdiğini belirterek ilacı anlattı. O arada elinde büyük bir naylon çantayla Ahmet yanımıza geldi, içinden bir büyük çerçeve çıkarıp bana uzattı. Geçen günlerde karşılaştığımızda çektiği resmi büyütüp çerçeveletmişti.

Ahmet’in çektiği fotoğraf

Böyle ilgilenip bizim için harcama yapması beni çok duygulandırdı.

“Ne kadar güzel bir resim! Çok teşekkür ederim, ama borcumu söylerseniz de sevinirim.”

“Hiçbir borcunuz yok,” diyerek yaşlı kadın onun yerine cevap verdi.

“Beni çok utandırıyorsunuz ama…”

“Utanacak bir şey yok. Fotoğraf çekmek Ahmet’in en sevdiği uğraşı, bırakın istediğini yapsın.”

“Teşekkür ederim ama hiç gerek yoktu.”

“Ahmet Tarçın’a kader arkadaşım diyor, onu öyle görüyor,” dedi. “O Ahmet için çok değerli.”

Bu sözleri duyunca kulaklarıma inanamadım, söze Ahmet girip, o da benzer şeyleri tekrarlayınca nasıl davranacağımı düşüneceğimi şaşırdım. O Tarçın’ı kendisine ne kadar yakın görmüş ki onu gönlünde çok farklı bir yere oturtmuştu. Çaresizliğini anlatamayıp sadece paylaşan bir köpekle kendi arasında bir ânda inanılmaz sıcak bir bağ kurmuştu.

Sıcak yaz günlerinden birinde yine onlarla karşılaştık, yaşlı kadın apartman bahçesinde gölgede oturuyordu. Onu görünce, duvarın yanından hemen seslenip hatırını sordum.

“İyiyim, Tarçın nasıl? Havalar çok ısındı ne yapıyorsunuz?” diye cevap verdi.

“Krizlerin üzerinden on yedi gün geçti, henüz bir şey yok ama eli kulağında! Bu nedenle gözüm hep Tarçın’ın üzerinde. ”

Üzüntüyle sözlerimi tamamladı,

“Ahmet geçenlerde bir günde iki kriz birden geçirdi.”

“Geçmiş olsun, bir şeyi yok değil mi?”

“Bu sefer bir şey yok, geçenlerde tuvalette krize girdi ve yüzünü çarpıp yaraladı”

Kriz zamanında kaybolan bilinçle hasta her yere vurabilir, kendisini yaralanabilirdi. Tarçın’dan da bunu iyi biliyordum, deli gibi bir güçle çırpınırken onu zapt etmek hiç kolay değildi. Duyduklarıma gerçekten üzülmüştüm, onlara hoşça kalın deyip Tarçınla birlikte yanlarından ayrıldık.

Bahçenin köşesinde, kaldırımda kiraz satan adamla konuşan Ahmet karşımıza çıktı. Alnında gözüme çarpan büyük yara bandı annesinin anlattıklarının ispatı gibiydi.

Merhaba, diye seslendiğimde sakince dönüp baktı.

“Sizi görmemişim, nasılsınız?” diyerek Tarçın’a baktı. ”Benim kader arkadaşım nasıl?”

“Şimdilik iyi gidiyor, ama kriz yolda olsa gerek!”

Bir ân duraksayıp bana cevap verdi.

“Krizler ben hep sinirlenince oluyor, bizleri üzmemek lazım! Üzülünce her şeyi içimize atıyoruz.”

Onu dikkatle dinlerken Tarçın’ı işaret etti.

“O da benim gibi her şeyi içine atıyordur, üzmeyin sinirlendirmeyin onu. Sakın kızmayın ne olur!”

Ben ne diyeceğimi şaşırmış öylece bakarken sözlerine devam etti.

“Bu dünya da bizim gibi böyle çaresizleri üzmeye değer mi?”

Sustum, ondan duyduklarım içimi gerçekten çok acıttı. Bazen öyle bir olay olur ki, yüreğinizi parçalayan öyle bir söz duyarsınız ki karşınızdakine cevap verecek gücü kendinizde bulamazsınız. Şaşkınlıkla kalır, sadece boş bakışlarınıza bir anlam katmaya çalışırsınız ama her şey boşunadır. Yaşananlar şu ân tam olarak bu söylediklerimin tezahürüydü, gözlerimde beliren yaşları göstermemeye çalışarak ona veda edip yürümeye başladım.

Günlerce Ahmet’in sözlerini düşünüp içimde tarttım, kendimi onun yerine koyup onun çaresizliğini anlamaya çalıştım. Yaşadığım şey ömrüm boyunca karşılaşabileceğim bir olay değildi. Ölene kadar da unutmam mümkün değildi. Bu sözler saf ve temiz bir yürekten, hiç ama hiç düşünülmeden sadece içtenlikle söylenmişti. Tarçın, bu acımasız dünyada yorgun ve çaresiz Ahmet’in gerçekten kader arkadaşıydı.

Bu olayın üzerinden bir sene geçti ve köpeğimiz Tarçın’ı 2009 yılında kaybettik. Girdiği zincirleme epilepsi krizinde, on iki saat savaştı ama olmadı işte, küçük kalbi bunlara dayanamadı. Üzüntüyle geçen günlerde, yukarıdaki sokaktan hiç geçmemeye çalıştım. Ahmet ve annesine rastlamamak için, elimden gelen her şeyi yaptım. Onlara ne diyeceğimi, Tarçın’ı nasıl anlatacağımı bilemediğim için resmen onlardan kaçtım. Ahmet’in tertemiz yüreğini, hiç ama hiç kırmak istemedim.

İlerleyen günler de acımız kabuk bağlamaya başladı, her şeyi ister istemez kabullendik, insanlardan kaçma çabalarım da böylece son buldu. Bu üzücü olayı onlarla da paylaşmanın zamanı geldiğini düşünerek evlerinin oraya gittim ama onları göremedim. Daha sonraki günlerde oradan her geçtiğimde gözlerim hep onları aradı ama ne gariptir ki ne Ahmet’e ne de annesine bir daha rastlayamadım.  Neler olduğunu, nereye gittiklerini hiç öğrenemedim. Tarçın’la birlikte sanki onlar da ortadan kaybolup gitmişlerdi, geriye ise sadece fotoğraflar ve insanın içine işleyen duygusal sözler kalmıştı.

6 comments

  1. Ne kadar dokunaklı bir hikaye. Ve ne gerçek. Melek Tarçın’ı özlemiştik. Umarım gittiği yerde huzurlu ve mutludur. İncileri dökme tabirinize bayıldım.
    Ülkemizde tıp ne kadar ilerlemiş olsa da hayvan dostlarımızın hastalıklarını teşhis ve tedavi kısmı hala bundan çok uzak. Doktor arkadaşlarım da bunu kabul ediyorlar. Üzücü…

    Liked by 1 kişi

    • Öncelikle güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Gerçek olayları yeniden yaşamak beni eski günlere götürdü. O zamanlar veterinerler epilepsi konusunda hayatlarında bir kriz bile görmeden tedaviye soyunuyorlardı. Köpek sahipleri onlardan çok daha tecrübeliydi, her krizi şimdi bile sakladığım bir dosyada saklıyorum. Verilen ilaçlar, zamanı, dozları, etkileri, kriz zamanları yani her şeyi not alıyordum. Hatta krizin videosunu bile çektim, fakülte hocalarına ve veterinerlere bu görüntüleri vermiştim. Söylediklerinize göre şimdi bile ilerleme azmış, bu konuda yazılmış bir makale bile bulamamıştık. Bu hikayedeki duygu ise beni çok etkilemişti. Tekrar teşekkür ederim, selam ve sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

  2. Çok duygulandım o nedenle geç yorum yazıyorum kusura bakmayın. Benim de sarı hani şu kuyruğu bol tüylü olandan bir kedim vardı. Aslında büyük oğlum Gata’da son sınıfta okurken almış Adını Peluş koymuştu. Okul bitince bize kaldı. Tam 12 sene hiç dışarı çıkarmadık erkekti. Bir şekilde kapıyı açık bırakınca kaçtı günler sonra geldiğinde perişandı. Her tarafı yaralı ve iltihaplıydı. Aydında Veteriner fakültesi var götürdük tedavi oldu. Ama artık eve sadece akşamları gelir oldu. Sonuç çok hazin 2 yıl sonra çok hastalandı yine Fakülteye gittik üzgünüz aids olmuş iyileşmesi mümkün değil uyutalım dediler. Ben de önce tedavi edelim olmazsa düşünürüz dedim. Canım Peluş’um çoook acı çekiyordu sonunda dayanamadık uyutulmasına izin verdik. Bir daha da eve kedi almadım. Hala anar üzülürüz. Selam ve sevgilerle.

    Liked by 1 kişi

    • İyi akşamlar Alev Hanım, öncelikle size Peluş’u hatırlatıp, acı anılarınıza geri döndürdüğüm için üzgünüm. Aynı kaderi ve hastalığı paylaşan iki çaresizin, yani Ahmet’le Tarçın’ın bu yürek burkan hikâyesini yazmam gerekiyordu. Onların yakınlığını taçlandırmak şarttı. Selam ve sevgilerimle,

      Liked by 1 kişi

  3. Ben yanlış ifade kullanmış bu kez sizi üzmüşüm kusura bakmayın. Niyetim acınızı sizinle gönülden paylaşıyorum demekti. Elbette Ahmet’le Tarçın’ın yürek burkan hikayelerini ve yakınlıklarını taçlandırmanıza da gönülden katılıyorum. Selam ve sevgilerle.

    Liked by 1 kişi

    • Rica ederim, ortada kusura bakılacak hiçbir şey yok. Aslında aynı ev içinde hayvanlarla birlikte yaşamak güzel de sonrası üzücü oluyor. Bu arada yeni yazılarınızı bekliyorum, hoşça kalın.

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s