Derinlerdeki hareket

Hayatım boyunca değişmediğini bildiğim tek şey hiper aktifliğimdir, daha o küçük yaşlardan beri beni kimse tutamazmış. Çevreye zarar veren, haşarı ve yaramaz bir çocuk değil aksine munis ve sakin yaradılışlı bir çocuktum ama çok hareketliydim. ‘Oğlum, ne kadar kurtlu birisin böyle!’ sözünü ömrüm buyunca rahmetli annemden hep duydum, çünkü bu özelliğim hiç değişmemişti.

108

Bir yerde beni iki dakika tutamazsınız, otururum, kalkarım, giderim, gelirim. Annemin sözlerini şimdi karım sarf ediyor, ‘Otur biraz, valla başım döndü,’ cümleleri evin içinde sıkça kuruluyor. Bunlar benim isteyerek yaptığım hareketler değil biliyorum ama yine de yapıyorum. Resmen evin içinde her gün dört dönüyorum.

Düz çalışan bir mantıkla çocuk aklım şimdi bile hâlâ fabrika ayarlarında. O an yapmam gereken herhangi bir şey varsa, aklıma da uyuyorsa hiç üşenmem hemen yerine getiririm. Kar, çamur, gece, gündüz beni hiçbir şekilde engelleyemez.

Gerçekten değişik bir yapım var, meseleyi öğrendiğim yani problemi çözdüğüm andan itibaren çabuk sıkılırım, dikkatimi toplamam zorlaşır. O şeyin yerine muhakkak başka bir şeyi koyma ihtiyacı ortaya çıkar. Gelelim hiper aktif yapıma, işimde bu özelliğim beni hep yaratıcı olmam yönünde zorlayıp yönlendirmiştir. Aynı işi hep bilinen şekilde sürdürmek beni öldürür, benim onun daha çok fayda sağlaması için geliştirmem, başka bir formatta düzenlemem şarttır. Çalışma saatleri hatırlıyorum da beni hiçbir zaman sınırlamamıştır.

Bunları yazılarımda da çoğu kez hissederim, yazdıklarımın daha akıcı, insanları hızla kavrayacak güzellikte ve incelikte olması için defalarca hiç sıkılmadan yeniden yazarım. Son noktayı ve kurguyu her zaman değiştirebilirim, bunun için bıkmadan hep yazarım. Cümlelerim okurken beni her seferinde heyecanlandırıyorsa, içimde bir merak uyandırıyorsa veya ağlatıp güldürüyorsa doğru yolda olduğuma inanırım.

Bu kadar hareketli biri olmama rağmen sporla olan ilişkim ise sıfırdır. Gençlik yıllarımda halk oyunları oynamak dışında takla atmayı bile beceremedim. Amuda beni kimse kaldıramadı, parende, koşma benim için yabancı kelimeler sanki. Artistik patinaj müsabakaları hariç maç izlemeyi sevmiyorum, beni karım bile henüz herhangi bir maça götüremedi.

Gerçekten çok sıkılıyorum, insanların bir topun etrafında hikâyeler yazmalarını izlemek bana ilginç gelmiyor. Takım tutuyor muyum diye hiç düşünmedim, Peder bey benim ismimi Beşiktaşlı bir futbolcudan koymuş yani doğuştan kayıtlı bir taraftar gibi görünsem de durum pek öyle değil.

Maç izleme ve tezahürat yapma kültürüm ise yok. 1974 yılında İstanbul Spor Sergi Sarayında Avrupa Basketbol turnuvasına TRT’de çalışan Aslan Abi vasıtasıyla gitmiştik. Herkes heyecanla tezahürat yapıyor, ben de bağırmam gerektiğine karar verip bravo gibi bir şeyler söyledim ama sonra yaptığım şeyi kendime uyduramamış olmalıyım ki utançla etrafıma bakındım. Öyle bir şey olmamasına rağmen sanki maçta bulunan binlerce kişi beni izliyormuş gibi bir hisse kapıldım.

Fanatik biri hiç olamadım, karım gibi omzuma takım bayrağımı atıp televizyon karşısında iki parmağımı üst üste koyup totem yapmayı düşünmedim. Fenerbahçe’nin maçlarının olduğu günlerde uğursuz gelir diye takım logolu kupa ile kahve içmeme gibi inancım yok. Sadece milli takımı tutuyorum ama futbolu veya diğerlerini değil, voleybol oynayan dünyaya seslerini duyuran başarılı Türk kadınlarını.

Belki karımdan korkmamın etkisi de olabilir ama ne kadar dalga geçmeye çalışsam da takım tutan insanlara saygı gösteririm, şampiyon olduklarında karım ile birlikte Bağdat Caddesinde ben de yer aldım. Sevinç ve heyecanla onlar gibi bağırmadım ama oflaya poflaya da olsa üç dört saat ayakta onları takip ettim. Bağırıp çağırarak onlara katılmadım ama takımlarına yürekten bağlı bu insanların heyecanını pek anlamasam da ilgiyle izledim.

Bazen ilginç hikâyelerinde kahramanı oldum. Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu bir sene Bağdat Caddesine gitmek için sahil yolundan arabayla giderken Küçükyalı’da taraftarların kestiği yolda durduk. Yüzünü gözünü takım renklerine boyamış elinde bayrağıyla bir taraftar açık olan camın yanında avazı çıktığı kadar bana bağırdı.

“Sarı!”

Öğrendiğim kadarıyla buna hemen cevap vermek gerekiyor, şaşkınlıkla ona laf yetiştirmeye çalıştım

“Kırrr… Lacivert.”

Fenerbahçe taraftarı değilim ancak o an kırmızı renk bana daha uyumlu geldi ama lafı çabuk değiştirdim.  Yani onca taraftarın arasında suratıma kaç yumruk yerdim bilmiyorum, araba da herhalde iri yağan doluya yakalanmış gibi ezik büzük bir hale gelirdi.

Arabayı kullanan karım gülerek beni uyardı,

“Sen sopa yemek istiyorsun galiba!”

İstemiyorum ama konuya yabancıyım, zorla güzellik de ancak bu kadar oluyor.

Futbolu sevmeyen, her şeye önce itiraz eden hiper aktif bir adamla benim karımın işi valla çok zor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s