Yol ayrımı

“Beyazıttan çıkan hikâyeler” konseptiyle yeni bir çalışmaya adım attım. Hikayeleri yaşanmışlıklarına göre yeniden sıraladım. Bu çalışmanın yeniden yazılmış ilk hikayesi olan ‘Yol ayrımı’ ile karşınızdayım. Bitimde eklediğim linklerden devam hikayelerine ulaşabilirsiniz. İyi okumalar diliyorum.

Adettendir her küçük çocuğa büyüyünce ne olacağı muhakkak sorulmuştur. Hepimiz bunları doğal olarak yaşadık, bizim cevaplarımızı da yönlendiren hep çevremiz oldu. Orada yaşarken gördüklerimiz, işittiklerimiz, hoşumuza gidenler, çocuk aklımızla bizi etkileyen olaylar.

Tabii özellikle daha görsellikle tanışmamış bir nesilden olunca, doğal olarak görülenler ve hayaller kısıtlıydı. Ya bakkal olmak istiyorduk, ya subay, ya öğretmen çoğunlukla polis ve itfaiyeci. Kıyafetler de o çocuk aklımızı çeliyordu, kırmızı şapkalı itfaiye erleri, siperlikli başlıklarıyla polis ve subaylar. Sınıfta her şeyimiz olan annemiz gibi sevdiğimiz öğretmenlerimiz.

Geçen zaman içinde bizler de büyüdük, beyaz camla yani televizyon ile tanıştık. Yaşadığımız büyük şehirlerde görüp işittiklerimiz bizi etkilemeye başladı. Hele içine girdiğimiz geniş sosyal çevre, gezip gördüğümüz modern Avrupa, gelişmiş kültürler düşüncelerimizi değiştirdi. Artık o bakkal olacağım dediğimiz zamanlar çoktan gerilerde kalmıştı.

Her şeye rağmen karakter yine kendini göstermeden duramıyordu. Ruhumda çocukluğumdan beri yerleşmiş olan özgürlük kavramı, kimselere bağlı olmadan bildiğimce hareket etme isteği yine ön plandaydı. Lise son sınıfta, Tıbbiye ve cerrahlık dışında uçmak ve pilot olmak isteği ayyuka çıkmıştı.

İnsanın gelecekle ilgili hedeflerini ve hayallerini şekillendirirken dönüp bir de kendisine bakması gerekirdi. Ben nedense bunu yapmak istemiyordum, çünkü okuduğum her sınıfı doğrudan geçen biri değildim. Ders ortalamam hiçbir zaman beşi geçip altı olmamıştı, eğer mantıklı düşünürsem istediklerimin olmayacağı ortadaydı.

Zaman, yüzleşmekten kaçındığım her şeyi yüzüme acımasızca vurdu. Liseden zamanında mezun olamayınca bütün kapılar kapandı ve hayallerim de bir anda çöpe gitti. Aklı bir karış havada biri gibi zaman kaybetmeye başladım. Yabancı diller yüksek okulunda boykotlarla ve okuyamadan geçirdiğim zaman içinde bezdim. Nasıl olduysa aynaya baktım ve paldır küldür yuvarlanan birini gördüm, bir kenara kaldırdığım hayallerimi hatırladım. Ya böyle devam edip yuvarlanacaktım ya da istediğim yolda ilerleyecektim.

Hiç gecikmeden çevremde çok önemsediğim disiplin ile kendimi yeniden tanıştırdım ve bunun iyi sonuçlarını gecikmeden aldım. Ne istediğini bilen, buna ulaşmak için var gücüyle çalışan biri olup çıkmıştım. Böyle gözümü kararttığıma göre belli ki yol ayrımına gelmiştim.

Seçtiğim yolun beni böylesine mutlu ve huzurlu hissettireceğini hiç aklıma getiremezdim. Her gün beş saat uyuyarak saat misali düzenli çalıştım, disiplini kesinlikle elden bırakmadım. Üstlendiğim görevleri ve sorumlulukları kesintisiz yerine getirdim, en önemlisi de her an kendimi ve yaptıklarımı gerçekçi bir bakışla izledim.

Zamanı geldiğinde sahip olduğum gücü ve bilgiyi an itibariyle değerlendirdim ve üniversite başvuru listemi hazırladım. Tıp konusundaki hayallerimi yine ön plana aldım, ardından da iki sene aradan sonra yüksek öğretimde okuyanların da aday olarak başvurabileceğini açıklayan İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini yazdım.

İmtihanda yaptığım doğruları düşünerek bir ihtimal tıp kazanacağımı ümit ediyordum ama daha önceden hissettiğim gibi işletme fakültesini kazandım. Okula 1978 yılında kaydımı yaptırmaya giderken sanki ilkokula yeni başlıyormuşum gibi bizim Peder Beyle birlikte heyecanla gittiğimi iyi hatırlıyorum. Çünkü İşletme Fakültesinin bulunduğu sokağın başında yer alan Eczacılık Fakültesi önünde, sağ ve sol kavgaları sırasında 1977 senesinde yedi öğrenci öldürülmüştü. Bu akıl almaz ölümüne kavga üniversitede tüm hızıyla da devam ediyordu.

Beyazıt işletme grubuGörsel: -Beyazıt İşletme grubu

Okul merkez bina dışında Süleymaniye tarafındaydı, Beyazıt meydanına çıkmak zorunda değildik. Vapurdan indikten sonra Mısır Çarşısından geçtikten sonra yürüyerek Tahtakale ve Süleymaniye Camii yanından da okula ulaşılıyordu. Daha ilk günden bu yolu benimsedim ve kullandım.

Endişe içinde, pür dikkat okula başladığımız ilk gün bodrum kattaki karanlık uzun koridor ve büyük anfi oldukça kalabalıktı. Başımı kantine bile sokup ne var ne yok diye içeriye bakamadım. Usulca anfiye girip ortalarda bulduğum bir yerde oturup beklemeye başladım. Şimdiye kadar böyle kalabalık bir yerde bulunmamıştım, yabancı dillerde ki sınıfımız yirmi kişilikti.

Kürsünün bulunduğu yerde tanışıp sohbet edenlerin kendilerine yer bulup oturmasıyla içeriye birkaç öğretim görevlisinin girdiğini gördük. Dekan Prof.Dr. Kemal Tosun’un kısa konuşmasından sonra ilk ders Prof. Dr Mehmet Oluç ile başladı. Bizlere işletme ve yönetim kavramlarının ne ifade ettiğini basit bir şekilde açıklamaya çalıştı.

Daha ilk andan itibaren içinde bulunduğumuz ortamda güvende olduğumuzu hissettik. İşin doğrusu okuduğumuz okulun aslında iş âleminde çok iyi tanınan, saygın ciddi ve önemli bir kurum olduğunu, insanlarla makara geçmeyi öğretmediğini daha ilk andan itibaren anladık. Bizler ticari işletmelerin yönetiminde çeşitli kademelerde yer almak üzere eğitilecektik.

Son birkaç yıldır çalışarak para kazanıyor ve eve yük olmadan ihtiyaçlarımı karşılıyorum. Halk oyunları öğretmenliği yaparak kendi kazandığım parayla kursa girmiş, mutlu olabileceğim bir fakültede okumaya hak kazanmıştım. Bu sene de bir ilkokulda ve büyük bir bankanın anaokulunda öğretmenliğe başladım. Aileye yük olmadan kendi ihtiyaçlarımı karşılıyordum.

Günler ilerledikçe fakültede bizim dışımızda eğitim veren İşletme İktisadi Enstitüsü’nün varlığını fark ettik. Burada eğitim gören kişiler, kelli felli kravatlı, ceketli beyler ile iyi giyinmiş makyajlı genç hanımlardan oluşuyor. Bizler gibi kot pantolonlu, parkalı hırpani kılıklı tipler değiller. Enstitü, Amerikan Harward Üniversitesi destekli ücretli bir yöneticilik eğitimi programı yürütüyormuş, yani süper bir şey!

Bizimkisi ise devlet destekli parasız eğitim sistemi, onunla pek kıyaslanacak gibi değil. Enstitüde kılık kıyafet ve devam zorunlu, bizlerde ise ne devam mecburiyeti var ne de kılık kıyafet zorunluluğu. Enstitü öğrencilerinin gruplara ait tartışma odaları var, bizim ise alt katta karanlık uzun bir koridora açılan büyük amfilerimiz. Ancak hepimiz üstten camları olan bodrum kattaki küçük kantini kullanıyoruz.

Genellikle derse girmeyenlerin vakit geçirdiği kantinde onlar gelirken büyük bir uğultu başlıyor. Birden oluşan çay kuyruklarında tartışma odalarında bitiremedikleri vakaları burada heyecanla aralarında tartışmaya devam ediyorlar. Bizlerin böyle tartışacağımız vaka problemlerimiz henüz yok, daha işin en başındayız. Şu an sadece yaptıkları gürültüye kafayı takıyoruz.

O ilk günlerde Muhasebe dersi için gelen Doç.Dr.Cengiz Erdamar’ın top sakalını ve ders bitiminde koridorda öğrencilerin sorularını cevaplarken hemen yaktığı piposunu hatırlıyorum. Yönetim dersine gelen Prof. Dr. Mehmet Oluç’un yorgun ama babacan tavırları, bazen onun yerine ders veren Doç.Dr. Hayri Ülgen’in hayatı umursamayan pervasız hareketleri dikkatimizi çekmişti. Ekonomiye giriş dersini veren Prof.Dr. Yüksel Ülken ise hepimizin favorisiydi, anlatmaya başladı mı ağzımız açık onu izlerdik.

Üniversite yemekhanesi olan Turan Emeksiz, kavgalar yüzünden kapalı olduğundan, bir gün bile olsa sıcak yemek yeme şansımız yoktu. Öğlenleri fakülteye Merkez binada bulunan ana yemekhaneden hazırlanan kumanyalar gelirdi. Çok cüzi bir fiyata aldığımız bu kumanyalarda menü belliydi. Bir gün kuru köfte, haşlanmış yumurta ve ekmek, diğer gün martı dediğimiz küçük tavuk butları ve haşlanmış patates verilirdi. Eğer öğleden sonra dersimiz varsa bu kumanyalar tercihimiz olurdu. Herkes köşelerine çekilmiş kumanyalarını yerken büyük anfinin içi soğanlı köfte kokularıyla dolardı.

Okulda ilk yılımda sınıf arkadaşlarımla fazla samimiyetim olmadı, zaten 175 kişilik büyük anfide derslere girdiğimiz için o kalabalıkta ancak yakınımızdakilerle konuşurduk. Eğer ders arasında birkaç saat beklemem gerekirse, zamanımı okulun girişindeki binanın diğer yanında ikinci katta bulunan kütüphaneyi tercih ederdim. Kitap konusu bende her zaman büyük bir tutku olmuştur, özellikle İngilizcemi ve işletme literatürümü geliştirmek amacıyla düzenli kitap alır okurdum.

Kütüphaneyi kullanma alışkanlığı öğrencilerde pek olmadığı için buraya düzenli gidip gelenler hemen göze batıyordu. Zaman içinde kütüphane çalışanları ile aramızda bir samimiyet oluştu, müdür Ülkü Hanım, görevli memurlar Mükerrem Hanım ile Gönül Hanım bana gerektiğinde yardımcı olmaya başladılar. Zaman içinde ilerleyen dostluğumuz, ben okuldan ayrıldıktan sonra bile devam etti. Kütüphane benim her zaman ikinci adresim oldu.

Okulun çevresindeki öğrenci kahvelerinin kapısından içeriye adım bile atmazdım. Kahvehaneler benim için annemin kumasıydı, zavallı kadın ömrünü kahveden başını hiç alamayan babamı bekleyerek geçirmişti. Bu durum bende büyük bir tepki oluşturmuştu, arada bir gitmek zorunda kaldığım kahvelerde resmen ruhum sıkılırdı, her şey üstüme gelirdi.

İşletme İktisadi Enstitüsü öğrencileri gibi para verip eğitim almadığımız için fakültede her şey öğrencinin sorumluluğuna bırakılmıştı. Derslere devam mecburiyeti ve vizeler de doğal olarak yoktu. Matematik ve istatistik ağırlıklı derslere düzenli olarak girmeye çalışsak da, bunların dışındakilere genel olarak özel bir durum söz konusu değilse girmiyorduk.

Halk oyunları çalışmalarımı dernek içinde sürdürdüm ama kalıplarıma sığamıyorum, burası artık bana göre değil. Yine de çalışmaları aksatmadım. Mayıs ayında Taksim’de bulunan Atatürk Kültür Merkezi sahnesinde oynama ayrıcalığına sahip oldum. Halk dansları hayatım boyunca bu kadar modern ve büyük bir sahne ile karşılaşmamıştım. Artvin ekibini sanki veda dansım gibi büyük bir keyifle yönettim ve oynadım. Böyle bir mutluluk ve gurur anlatılacak gibi değil.

150326224505_akm_foto11AKM

Fakültede ilk günden beri bütün derslere hiç aksatmadan devam ettiğim için notlarım oldukça düzenli. Sınav zamanı geldiğinde, öğrenci birliğinin daha önceki yıllarda çıkmış sınav sorularını ve cevaplarını teksir yaptırıp ucuza sattığını gördüm. Beni zorlayan içimdeki sınav fobisinin farkındayım, buna rağmen sınavlarda işlerimiz oldukça kolaylaşmış gibi görünüyor.

Hamile bir sokak kedisi kırık olan havalandırma camından içeriye girip, bizim apartmanın bodrumunda yavrulamış. Mayıs sonunda ürkek küçük kedi yavrularını, biraz büyüdüklerinde merdivenlerde görmeye başladık. Bu arada bodrumun her tarafını da pireler sarmış durumda.

Pirelerden kurtulmanın tek yolu bodrumu ilaçlatmak ama yavru kediler orada olduğu sürece böyle bir şey yapılamıyor. Bıçak kemiğe dayanınca komşular bir araya gelip aralarında bir karar aldılar. Aşağıdaki bütün kediler toparlanacak, geri dönmemeleri için uzak bir yere götürülüp bırakılacaklar ve bodrum bir şirkete baştan aşağıya ilaçlatılacak.

Harekete geçilen o sabah, pirelenmeyi göze alan gözü pek birkaç kişi, bodruma indi. Kedi yavruları birer birer yakalanıp, karton bir kutuya konuluyor. Ben de yukarıya kaçmalarını engellemek için merdivende hazır bir şekilde bekliyorum. O arada aşağıdakilerin elinden kurtulan, küçük kedi yavrularından biri fırtına gibi merdivene atladı. Onu ancak sırtından yakalayabildim ama minik yavru yaşadığı korkuyla parmağımı ısırıverdi. Parmağımın kanamasına boş verip yavru kediyi diğerlerinin yanına koydum.

Tüm kedi yavruları ve anne kedi yakalanınca, kutunun üzeri dışarıya çıkamayacakları şekilde kapatıldı. Karşı tarafta Küçükçekmece’ye giden bir komşu, onları arabasıyla alıp götürdü. Ben de evde elimi iyice yıkayıp, kolonya ile sildim.

Perşembe günü fakültede ders bitiminde sınıfta yemeğimi yedim, sonra Süleymaniye’den Tahtakale’ye doğru saptım ve Kapalıçarşı’ya yürüdüm. Nuruosmaniye kapısından çıkıp, etraftan sorup yerini öğrendiğim Çemberlitaş’ta bulunan Kuduz Hastanesine gittim. Hastane, ana caddede sinemaların bulunduğu iş merkezinin yanından inen bir yokuşun aşağısında. Hasta kabulde görev yapan kişiye, kedi tarafından ısırıldığımı söyleyince, beni hemen oradaki ilgili doktora yönlendirdi.

Doktora apartmanda bulunan yavru kedinin parmağımı nasıl ısırdığını anlattım.
“Sana şimdi tedbir olarak üç gün kuduz iğnesi yapacağız, sen de bize seni ısıran o yavru kediyi getireceksin,” dedi. “Onu da kontrol altında tutacağız, eğer o yavru kedide bir şey çıkmazsa iğneyi de hemen keseceğiz.”
Şaşkın bir şekilde cevap verdim.
“O yavru kediyi size getirmem imkânsız, çünkü Küçükçekmece’de bilmediğim bir yere götürülüp orada bırakıldı.”
Doktor, hiç düşünmeden yapılacakları söyledi.
“O zaman yapabileceğimiz bir şey yok, yirmi bir tane iğne olacaksın.”

Bir anda panik oldum, birkaç gün sonra fakültede final sınavlarım başlıyor. Farkında olmadan itiraz edip durumu anlattım.

“Şu an iğneler ve sağlığın imtihanlarından çok daha önemli, mecbursun geleceksin.”

“Bakın ben tam olarak anlatamadım galiba, sizinle pazarlık yapmıyorum sadece durumumu anlatmaya çalışıyorum.”

Doktor, sakin bir şekilde açıklamalarını sürdürdü.

“Seni çok iyi anlıyorum ama birinci önceliğin bu. Eğer kendi rızanla buraya gelmezsen, ben de seni buraya polis eşliğinde getirtirim.”
Devlet bu konuda çok hassas, kaçış yok!

Doktor, defterde gerekli olan yerlere kaydımı yapıp, adres bilgilerimi aldı. O arada ilk aşımı da oldum, bana verilen kontrol kâğıdını çıkışta görevliye imzalattım. Ertesi gün yine aynı yere gidip ikinci aşımı oldum. Hafta sonu hastane çalışmıyor diye düşünerek Çemberlitaş’a aşı olmaya gitmedim, evde oturup derslerime çalıştım.

Fakültede Pazartesi günü imtihanlarım başladı, sınav çıkışında hemen oradan Çemberlitaş’a hastaneye gittim. Aşı için kuyruğa girdim, sıram gelince de aşımı yaptırdım. İmzalatmak için kontrol kâğıdımı verdiğim doktor, azarlar gibi sordu.
“Cumartesi ve Pazar günleri hastaneye aşı olmaya gelmemişsin, neden gelmedin?”
Gayet normal bir şekilde, safça cevap verdim.
“Hafta sonu tatil değil misiniz?”
Konuyu hafife alıp, dalga geçtiğimi düşünerek beni sert bir şekilde uyardı.

“Kuduz aşısının tatili olur mu? Her gün aksatmadan buraya aşı olmak için geleceksin.”

Fakültede o ilk imtihan döneminde, o sıcakta hafta sonu dâhil olmak üzere her gün Çemberlitaş’ta bulunan Kuduz Hastanesine gittim. Vurulan aşının dozu düzenli olarak arttı, sonunda enjektör dolu hale geldi. Aşıyı olunca dışarı çıktığımda ayağım çekiyor, bir süre ağrıyla yürüyemiyorum. Caddeye kadar olan o dik yokuşu çıkmak ise tam bir işkence.

Haziran ayı sonunda hem final imtihanlarım hem de aşılarım sona erdi, Edirne’de seneler önce yediğim iğnelerle birlikte bu güne kadar vurulduğum kuduz aşısı sayısı da böylece otuz beşi buldu. Lisedeki son anda çalışma alışkanlığını fakülte de devam ettirince doğal olarak hayal kırıklığına uğradım. Yaşanan bu hengâmede, okulda girdiğim yedi imtihanın sadece ikisinden geçebildim.

Yaz tatili geldiğinde dernekte bizim seyahat dönemimiz başlardı, bu sene de hayatım boyunca en çok görmek istediğim yer olan beyaz zambaklar ülkesi Finlandiya seyahati var. Dernekte sıkı bir şekilde çalışmalara başladık ama ayağım sanki geri gidiyor. Seyahate gitmek için kaydımı yaptırdım ama hiç gidesim yok. Aslında en çok istediğim yere gitme şansı karşımda duruyor ama yüreğim sakın gitme diyor. En sonunda yüreğimin sesini dinledim ve altı yıldır emek verdiğim dernekten Temmuz ortasında ayrıldım. Herhalde dernek başkanına bu güne kadar tek istifa mektubu veren kişi ben olmuştum.

Dernekte çalışmalarla bir ilgim kalmayınca kendime daha çok zaman ayırmaya başladım. Deniz ve adalar birden ön plana çıktı, arkadaşlarla daha önce çok sık gitmediğimiz Büyük Adayı ve Sedef Adasını keşfettik. Büyük Adada vapurdan inince, grup halinde güle oynaya İnci Burnuna kadar yürüyerek gidiyorduk. Orada çam ağaçlarının altında kendimize güzel bir yer bulup günümüzü orada denize girerek, piknik yaparak ve sohbet ederek geçiriyorduk.

20191201_184911.jpg

Bir gün sadece Aya Yorgi Kilisesi için Büyük Adaya gittik ve o güzel ortamda uzun saatlerimizi geçirdik, her şey muhteşemdi. Bostancı’dan bindiğimiz vapurla bütün adaları dolaştıktan sonra bazı günler en son Sedef Adasında iniyorduk. İskelede vapurdan inilince hemen plaja geçiliyordu, akşama kadar orada denize giriyor sonra tekrar vapura binip dönüyorduk. Ada dönüşlerimizde gün batımında Bostancı’da Turgayın Tavernası Derya’da oturup yorgunluk çaylarımızı içiyorduk. Bazı geceler de aynı tavernaya gidip Ercan Turgut’u dinliyorduk, dansla eğlenceyle geçen çok keyifli günlerdi.

Görsel: Levent Erdal

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s