İşletme Yıllarım-üçüncü ve

Üçüncü sınıfa başladığımda bir üst kata terfi ettik, küçük anfide sınıfın mevcudu artık elli kişiyi bile bulmuyordu. Üçüncü sınıftan itibaren ağırlığı okula verdim ama Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde folklor eğitmenliğine arkadaşlarım Orhan ve Erdal’la birlikte devam ettim. Okulda bulunduğum zamanlarda küçük anfidekilerle tanıştım ve arada arkadaşlıklar kurulmaya başlandı, samimiyet arttı. Okula yeni başlayan alt sınıflarda eğiticilik yaptığım okullardan gelen kişilerle karşılaşınca sevindim. Onlarla ve onların sınıf arkadaşlarıyla samimiyetim arttıkça çevrem de iyice genişledi.

IMG_20190406_094112

 

İlerleyen günlerde bulunduğumuz ortamda güven ortamı yeşerirken, işlerim dışında eve dönmek yerine okulda daha fazla kaldım ve kantinin kokusunu içime çektim. Zaten ne olduysa da ondan sonra oldu! Doğal olarak da zamanımızın çoğu, düzenli derslere girmek yerine daracık okul kantininde çayla sohbetle geçer oldu. Adnan’la samimi olduk, yakınındaki Hasan, Remzi ile daha çok zaman geçirmeye başladık. Zamanla Turan, Şükrü, Ali, Necati, Aykut ve Ömer, Kadıköy tarafına geçen kız grubuyla arkadaşlığımız ilerledi.

IMG_20190406_094154

Benden mi kaynaklanıyordu yoksa onlardan mı bilmiyorum ama bir kısım insanlarla tanışmadan, konuşmadan birbirimizden uzak durarak aynı sınıf ortamında günlerimizi geçirdik. Onların ilk iki senede oluşturdukları arkadaşlık ve grup ortamına nedense giremedim. O kişiler yaşam tarzlarıyla ve davranışlarıyla, bana sanki daha önce Nişantaşı’nda çalıştırdığım bir özel okuldaki bazılarını hatırlatıyordu, bu da onlardan uzak durmam içim en büyük sebepti.

Bir gün okulun girişinde İşletme İktisadi Enstitüsü öğrencilerine davet üzerine seminer vermek için gelen Banker Kastelli’yi yakından gördük. Enstitü müdürü Prof.Dr.Kemal Tosun ve fakülte dekanı Prof.Dr.Kemal Kurtuluş ona eşlik ediyorlardı. Bizim doçent ve profesörler de ilgi ve saygıyla onların yanında yer alıyorlardı. Enstitü yönetimi böyle iş dünyasında tanınmış kişileri ve yöneticileri seminer vermek için davet ediyordu. Enstitü öğrencilerinin anlattığına göre, konulan mecburi stajlarla öğrencilerle şirketlerin tanışmaları sağlanıyordu. Enstitü öğrencileri için iş imkânları daha eğitimleri sürerken bu şekilde hazır hale getiriliyordu.

Bizler için okulun böyle gayret sarf ettiği görülmüş şey değildi, söylendiği gibi parayı veren doğal olarak düdüğü çalıyordu. Fakültenin ders başına beş lira harç yatıran öğrencilere karşı sorumlulukları verdikleri eğitim kadardı, daha fazlası yoktu. Bizlere sadece dersleri anlatıp gidenler, enstitüde vaka yöntemiyle olası yönetim problemlerini oradaki öğrencilerle karşılıklı oturup tartışıyorlardı.

Fakülte eğitim programında öğrencilere derse devam mecburiyeti yokken mecburi staj doğal olarak konulmamıştı. Enstitü ile işbirliği içinde olan büyük şirketlere yönlendirilmiyorduk. Bizler fakülte bitiminde kendi işimizi kendimiz arayıp bulacaktık, belirlenmiş ana format bu şekildeydi. Parasız eğitim alıyorsan, kendi yolunu kendin arayıp bulacaksın.

Bu seminerden birkaç ay sonra ülkede banker krizi patlak verdi ve Banker Kastelli de battı, o el üstünde tutulan, fikirlerine ve tecrübelerine önem verilen adam tutuklanıp yargılanmaya başlandı. Ahımız mı tuttu bilmiyorum ama oraya yatırım için para yatıran hocaların paralarının da onunla birlikte deve olduğunu öğrenince, bu dolandırılma işinin herkesin başına gelebileceğini gördüm.

Hadi ben tecrübesiz bir çocuğum, her şeyi açık bir şekilde analiz edip göremedim, sahtekârın biri tarafından dolandırıldım. Ya koskoca profesörlere, doçentlere ne demeli? Onlar ki finansal ve ekonomik analizler yapabilen, olasılık hesaplarını adı gibi bilen, akıllı ve tecrübeli insanlar.

12 Eylül 1980 sonrasında ilkbaharda, merkez binanın bahçesindeki Turan Emeksiz yemekhanesi de açıldı. Orada uzun kuyruğa girip beklemek ve yemek yiyebilmek özel zevkimiz haline geldi. Okula girişimizin ancak üçüncü yılında sıcak yemek yiyebilmenin keyfini sonuna kadar çıkarmaya özen gösterdik.

Bu arada çevrem genişledikçe okulda daha fazla tanınır oldum, futbolla pek alakam olmadığı için okul maçlarında oynayıp popüler olamadım ama okul kantininde sohbetlerle arayı kapattım. Arkadaş çevrem kendi sınıfımdakiler, alt sınıflar ve enstitü öğrencileri ile birlikte iyice genişledi. Çoğu kişiyle iletişim kurabilmiştim ama üst sınıfta okuyan öğrencilerle nedense hiç tanışmadım, liseden tanıdığım birkaç kişi bile nedense burun büyüklüğü yapmayı kendilerince marifet saymıştı.

O arada kütüphaneyi de hiçbir zaman ihmal etmedim, her fırsatta gidip kitap aldım ve Mükerrem ve Gönül Hanımlarla çay sohbetlerini devam ettirdim. Beyazıt Meydanı’na çıkmaya, daha önce farkına bile varamadığımız yerleri, güzellikleri gidip görmeye başladık. Üniversite Merkez binasının ana kapısından çıkıp, merdivenleri inerek Sahaflar çarşısına doğru yöneldiğimizde, bizi önce ulu ağaçlar ve altına yerleştirilmiş masalar karşılardı. Burası Beyazıt Meydanı’nın Çınar altı Kahvesi idi, bana göre burasının bambaşka bir havası vardı. Çınarın altında masalar sürekli bir hareket yaşar, oturanlar kalkanlar, masaya konulan çaylar, kahveler. Gürültüler, esen rüzgârın yüksek Çınar ağaçlarının yapraklarında yarattığı o hışırtı.

98070-cinaralti-v2

Masaların etrafında ülkelerinden getirdikleri malları satmaya çalışanlar, onların sergileri, başında da alıcı veya değil meraklıları. Sahaflar kapısı dışında cami duvarına yaydıkları eski kitapları satan satıcılar, onları karıştırıp bakanlar. Eski para ve eşya satanlar, merakla etrafa bakınarak gezen turistler, Masaların arasından geçerek, Sahaflar çarşısına giren veya çıkanlar. Kapalıçarşı alışverişinden sonra yorgun düşerek oturanlar, yüksek sesle tartışan üniversite öğrencileri ve oradan oraya sürekli hareket halindeki güvercinler. Ah, nasıl sevmezdim ben buraları!

Eğer ders yoksa beni kütüphane de veya okulun kantininde göremeyenler, hava güzelse Beyazıt’ta Çınaraltı çay bahçesinde olacağımı gayet iyi bilirlerdi.  Fakülteye gittiğim o zamanlar, neredeyse her gün, benzer kıyafetleri üzerimize giyerdim. Ayağımda muhakkak eski kotum olurdu, üzerime ise soğuk havalarda İtalya’dan aldığım asker yeşili parkamı giyerdim. Genellikle biraderin İzmir’de Amerikalı askerlerin eskilerinin satıldığı, ikinci el mağazalardan aldığı sonrada bir kenara attığı koyu yeşil renkte, kolları kirli beyaz deri, Calpoly armalı montunu giyerdim. Boynuma ise annemin ördüğü kırmızı kırçıllı atkıyı sarar, omzuma da yine İzmir’de aynı mağazalardan alınmış eskimiş Amerikan harita çantasını atardım.

Beni tanıyanlar çok sevdiğim o eski çanta ile bütünleştiğimi ve onun dört mevsim omuzumdan hiç çıkmadığını hatırlayacaklardır. Bir ara yılların etkisiyle askısı parçalanınca çok üzüldüm, çantadan vazgeçmeyeceğime göre hemen bir çözüm ürettim. Eski kullanılmayan bir çantanın kahverengi deri askılarını bu çantaya göre yeniden kesip diktim, bu şekilde çantamı kullanmaya devam ettim.

Başıma bir gidişimde Fransa’da yerel gruplardan aldığım, siyah Bask beresini takıp Kapalıçarşı’ya girdiğimde genellikle yabancı turist muamelesi görürdüm. Ben de fazla konuşmayarak, bana bir şeyler satmaya çalışanları bozmazdım. Sınırım ise kolumdan çekilip, mağazaya sürüklenme çabalarına kadardı. O zaman teşekkür edince insanlar çok şaşırırlardı.

İkinci sınıf derslerinin imtihanlarını Şubat döneminde de tamamlayamadım ve Matematik II’den yine tek ders sınavına kaldım. Bu tek ders işi resmen kâbusum haline geldi ama sonunda bunu da hocamız Doç. Dr.Yılmaz Bey’in hoşgörüsüyle halledebildik. Birkaç gün sonra da üçüncü sınıf imtihanlarım başladı, ben doğal olarak birkaç günlük gözden geçirmelerle imtihanlara girdim. En zor bölüm derslerinin öyle iki gün hazırlanmayla halledilemeyeceği ortadaydı. Sonuç doğal olarak geçen seneki gibi oldu ve girdiğim imtihanların ancak üçünü verebildim. Galiba liseden mezun olduğum gibi fakülteden de ortalama beş ile mezun olacağım.

İmtihanların bitiminde olmadık bir fırsat ile karşılaştım ve bunu gayretimle olumlu bir hale getirdim. Türkiye’nin en büyük reklam şirketi Pars/McCann’de reklam eğitimine kabul edildim. Bu benim senelerdir en çok istediğim bir şeydi, kütüphaneden reklamcılıkla ilgili çok fazla kitap alıp incelemiştim ama bir şirketin içinde olup onlarla birlikte hareket etmek başka bir şeydi.

Temmuz ayı boyunca Nişantaşı’nda şirket merkezinde profesyonellerle birlikte çok yoğun ve muhteşem bir eğitim dönemi geçirdim. Sevinçle, heyecanla her sabah gecikmeden eğitime devam ettim, kanallarımı sonuna kadar açıp eğitimde verilen her şeyi almaya gayret ettim. Bir an olsun sıkılıp kaçmak istemedim, her durumda öne çıkıp katkıda bulunmaya çalıştım.

Eğitimin sonunda şirket yöneticileri, gayretim ve yaratıcılığım için beni övdüler. Benimle gelecek sene okul bitiminde tekrar görüşmek üzere sözleştiklerinde sevincimden havalara uçtum. Böyle bir eğitim almak, üstelik şirket içinde kabul görmek, yani resmen koluma altın bilezik takmak gibi bir şey. Daha fakülteden mezun olmadan kendimi gösterebilmek ne kadar güzel!   Hayal gibi

Bundan önceleri yazları hep yurt dışına giderdim, neredeyse bütün Avrupa’yı gördüm ama güneye hiç gitmedim. Şimdi nihayet dergilerde resimlerini gördüğüm yerleri kendi gözlerimle gidip göreceğim. Reklamcılık eğitiminden sonra Ağustos başında üç arkadaş çadırımızı yüklenip Antalya’ya gittik.  Antalya Kemer’de bizi kabul eden Turban Kızıltepe Kampingde bir hafta hem dinlendik hem de çok güzel arkadaşlıklar kurduk. O arada da çevrede bulunan bütün güzel yerleri gidip gördük.  Konyaaltı-Turban Kızıltepe 1981

Eylül imtihanlarına büyük bir moralle hazırlandım ve üç dersten daha başarılı oldum, Şubata Finans ve Üretim Yönetimi derslerim kaldı. Kasımın başında okul açıldığında artık okulda son senemizdi ve bir bölüm seçmek zorundaydık. Dokuz dersimiz vardı, bunun yedi tanesi ortak, diğer ikisi ise seçtiğimiz bölümlerden olacaktı. Bölüm seçmem zor olmadı, matematik belası yüzünden Finans ve Üretim Yönetimi bölümlerini hemen eledim. Hoşlanmadığım için Muhasebe bölümünden, hocalarıyla iletişim kuramadığım için Pazarlama bölümünden vazgeçtim. Geriye sadece Personel Yönetimi kalmıştı, ben de doğal olarak onu seçtim. Bu yaz yaşadıklarım zaten reklamcılık ve turizm alanlarının aklımda önplâna geçmesine neden olmuştu.

Bölümde bir dersi yan binadaki iktisat fakültesinin çalışma ekonomisi binasında Prof.Dr. Metin Kutal’dan alacaktık. Bölümdeki sekiz kişiden biri olan Murat Birkan yani Tako ile bu sene tanıştım. Derslere birkaç kişi gidince Metin Beyin ve Selçuk Beyin odasında çay içerek eğitim görmeye başladık. Bu durum bizde büyük bir gurur yarattı, bundan keyif almaya başladık.

Birden ortaya çıkan İngilizce eğitimiyle ilgili olarak ortaya çıkan gelişmeler oldukça ilginçti. Üniversite giriş sınavında aldığımız puan belirli seviyenin üzerinde ise eğitime katılmaktan muaf olacaktı. Puanları düşük olanlar derslere ek olarak İngilizce eğitim alacaklardı. Benim yabancı dil puanım yüksek olduğu için eğitimden muaf kabul edildim ama yine de biraz ilerimizde bulunan Üniversitenin Mediko Sosyal merkezindeki bir sınıfta başlayan derslere ben de bizimkilerle birlikte bilgilerimi tazelemek için gittim. Ders sorumlusu Baydar Bey, derse katılmama izin verince ben de her fırsatta oraya gittim. Baydar Bey’in neşeli ve babacan tavırlarıyla dersler hep keyifli geçti hem öğrendik hem de eğlendik.

Hasan ve Remzi’nin gaz vermesiyle okul sonrası yüksek lisans eğitimini düşünmeye başladık ama fakülte bitirme ortalamasının en az altı olması gerekiyor ki bu benim için çok zor. Üstelik yüksek lisans eğitimine kayıt olup imtihanına girebilmem için Eylül ayına kadar fakülteden mezun olmam gerekiyor. Ben para kazanmak için okullarda halk oyunları eğitmenliğine devam ediyorum, haftanın belirli günlerinde oralara gidiyorum.

Yani durum öyle pek parlak değil ama herkes birden vites yükseltince ben de onlara uymak zorunda kaldım. Okula geldiğimde derslere düzenli girip, kalan zamanımızda kantin, kütüphane ve Çınaraltı üçgeninde hareket etmeye başladık. Okula yeni başlayan heyecanlı öğrencilerin arasında bizler artık kaşarlanmış olarak duruyoruz ama olsun.

Erken başlayan dersler için sabah güne erkenden Kadıköy vapur iskelesinde başlıyorum, Üsküdar Amerikan Kolejinden tanıdığım hem de mahalle arkadaşım Esma, onun tıptan arkadaşları ile vapurun en üst açık kısmında yaz kış bacanın kenarında buluşuyoruz. Onlar sigaralarını içerken ben de sohbetlerine eşlik ederek neşeyle Eminönü’ne gidiyoruz. Kalkmak için bekleyen otobüse binip yola koyuluyoruz, ben Beyazıt’ta onlardan ayrılıyorum. Erken gideceğim gün yine Kadıköy iskelesinde vapura binip doğruca bacanın yanına gidiyorum.

Kışın ise yağmurlu ve karlı günlerde, sevdiğim diğer bir yer ise Kapalıçarşı içerisinde bulunan Şark kahvesiydi. Sahafların kapısından girip dericileri geçince, Şark kahvesi hemen köşededir. Birkaç sene önce eğitici olarak görev aldığım lisede halk oyunları kıyafetleri diktirmek için günlerimin çoğunu Kapalı Çarşı’da geçirmiş ve Şark kahvesi ile de o zamanlar tanışmıştım. Bambaşka bir havası vardır. Nargile, çay, kahve,  elma çayı ile kaynatılmış ıhlamur kokuları, etraftaki deri ve kumaş kokularıyla karıştığında, inanılmaz bir karışım ortaya çıkar. Egzotik kelimesinin karşılığı, işte bence budur.

Şubat imtihanlarında maalesef final dersinden tek derse kaldım, Haziran imtihanlarında işim çok zor, galiba yüksek lisans yapmak hayal olacak. O arada Ankara’dan Suat aradı, yazın Antalya Kemer’de kaldığımız Kızıltepe kampingde tanışmıştık. Bu yaz kampingde çalışmamı isteyince çok sevindim, hiç düşünmeden kabul ettim. Bakalım Haziran imtihanlarının tarihleri oraya gitmeme müsaade edecek mi?

Bu son senemizde okulda hiç olmazsa bir çay yapıp eğlence düzenleyelim sözleriyle aramızda bu işe kafa yormaya başladık. Okuldaki geniş çevrem dolayısıyla organizatör olma işi nedense bana kaldı. Çay yapılacak yerleri araştırdım, Elmadağ’da bulunan Hydromel gibi meşhur diskoteklerle gidip görüştüm ama istedikleri garanti ve peşinat bana geri adım attırdı.

O arada aklıma Union Françoise geldi, kısa bir süre önce yakın bir arkadaşım Orhan’ın düğünü, Tepebaşı’nda Pera Palasın karşısında yer alan bu yerde yapılmıştı. Binanın yüksek tavanlı geniş balo salonu çok hoşuma gitmişti. Bina İstanbul’da Pera Palas, Güzel Sanatlar Akademisi, Heybeliada Rum Yetimhanesi, Arkeoloji Müzesi gibi tanınan birçok önemli binayı yapan meşhur mimar Aleksander Vallaury tarafından inşa edilmişti.

Ben de ilk fırsatta Tepebaşı’na Union Françoise binasına gidip bu işle ilgilenenlerle görüştüm. İçkileri benim temin etmem şartıyla uygun bir fiyat verilince, üstelik orkestra da olunca orası bana daha makul geldi. Arkadaşların da onayıyla oraya gidip tarihi ve kontratı resmileştirdik. Belirlenen günde orada okul çayı düzenlendi, dört yıldır hiç tanışmadığım kişiler bu çayla hiç ilgilenmediler ve gelmediler. Onların düzenlediği mezuniyet yemeğine de bizler gitmedik. Çay, öyle dört dörtlük geçmedi ama hepimiz çok eğlendik, o kadar fazla içki tüketildi ki kazancımız neredeyse hiç olmadı.

Çıkarılacak olan okul yıllığı komitesi bizim dışımızda oluşturuldu ama arkadaşlarımız hakkında onları hatırlatıcı yazılar yazdık. Benden müdavimi olarak kantin ve okul için bir yazı yazmam istenince, kendimce bir sayfalık çalışma hazırlayıp komitedeki arkadaşlara verdim. Yazı beğenilip kabul görünce İşletme 1982 yıllığında da yer aldı, bu benim ilk basılmış çalışmam oldu.

Mayısta tek ders sınavını verip dördüncü sınıf imtihanlarına girmeye hak kazandım. O arada arayan Suat, Turban Kızıltepe Kamping de çalışmak istiyorsam Haziranın on beşinde orada olmam gerektiğini söyledi. Benim imtihanlarım ise ay boyunca devam ediyor, nasıl bırakır da giderim. Bu teklifi mecburen geri çevirmek zorunda kaldım, çok benim çok istediğim bir şeydi ama arada sıkışıp kalmıştım.

Hasan’ın zorlamasıyla hep birlikte kütüphanede kamp kurup çalışmaya başlayınca, meyvelerini de hemen almaya başladık. Benim yüksek Lisansa başvurabilmem için imtihanlardan yüksek not almam şart, bu nedenle var gücümle çalışıyorum. Üç yıldır elli bile almadığım imtihanlardan yetmiş seksenler almaya başladım. Prof Dr. Metin Kutal’ın dersinden seksen beş alınca, gidip ondan beni bırakmasını rica ettim ama bu olacak iş değildi. Okul biterken ben nihayet açılmaya başlamıştım ama yine Kantitatif Analizler dersinden Eylüle tek derse kaldım.

Yok, bu matematik ağırlıklı dersler benim ömrümü tüketecek. Bu arada okulu bitiremediğim için Pars/McCann reklam şirketini de iş için arayamadım, ben ne zaman akıllanıp her şeyi zamanında yapacağım? Yani, bu güne kadar derslere devam edip bir parça çalışsam ne olacaktı?

Çalışmalarıma yurt dışında bulunan üniversitelerde devam etmeyi çok arzu ediyordum, bu amaçla Amerika, Kanada ve Avustralya’da bulunan birçok üniversiteye başvuruda bulundum. Yaz boyunca yoğun bir mektup trafiği ile uğraştım, bıkmadan usanmadan uğraştım ama burs alabilmem için not düzeyim yeterli değildi. Onların istediği senelik okul ücretlerini boş verin başvuru ücretlerini bile karşılamam çok zordu.

Ben de olmayacak hayallerimi bir kenara bırakıp kaldığım ders imtihanına büyük bir ciddiyetle hazırlandım, oldukça kolay sorularla karşılaşınca gözlerimize inanamadık. Uzun bir süre bu soruların altında gizli bir şey var mı diye tereddütte kaldık ama gerçekten sorular zor hazırlanmamıştı. İmtihan sonuçlarını bir iki gün içinde öğrendim, mezun olmuştum ama not ortalamam altmışı bulmuyordu.

O arada Pars/McCann şirketinden Ali Pasiner Beye ulaştım, o benim eğitime kabul edilmeme yardımcı olan ortaklardan biriydi. En kısa sürede ziyaretime gitmemi istedi ama ben sekreterleri aşıp bir türlü ona ulaşamadım. Aklım yüksek lisans konusunda kalmış olmalı ki işin üzerine fazla gitmedim ve işin peşini bıraktım.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s