İşletme Yıllarım-ilk iki

Liseden sonra üniversite tercihimizi yaparken etrafımızdan duyduklarımıza ve taban puanlara göre seçim yapıyorduk. Eğer giriş puanı yüksekse, o okul iyidir psikolojisindeydik. Kendi adıma işin derinliğini tam öğrenmeden ben de eğitim göreceğim okulu tesadüfen seçerek girdim. Okula 1978 yılında kaydımı yaptırmaya giderken sanki ilkokula yeni başlıyormuşum gibi bizim Peder Beyle birlikte gittiğimi iyi hatırlıyorum. Çünkü İşletme Fakültesinin bulunduğu sokağın başında yer alan Eczacılık Fakültesi önünde, sağ ve sol kavgaları sırasında 1977 senesinde yedi öğrenci öldürülmüştü. Bu akıl almaz ölümüne kavga üniversitede tüm hızıyla da devam ediyordu.

014

Endişe içinde, pür dikkat okula başladığımız ilk gün bodrum kattaki karanlık uzun koridor ve büyük anfi oldukça kalabalıktı. Başımı kantine bile sokup içeriye bakamadım. Usulca anfiye girip ortalarda bir yerde oturup beklemeye başladım. Şimdiye kadar böyle kalabalık bir yerde bulunmamıştım, kürsünün bulunduğu yerde tanışıp sohbet edenlerin kendilerine yer bulup oturmasıyla içeriye birkaç öğretim görevlisinin girdiğini gördük.

Dekan Prof.Dr. Kemal Tosun’un kısa konuşmasından sonra ilk ders Prof. Dr Mehmet Oluç ile başladı. Bizlere işletme ve yönetim kavramlarını basit bir şekilde açıklamaya çalıştı. Daha ilk anadan itibaren içinde bulunduğumuz ortamda güvende olduğumuzu hissettik. İşin doğrusu okuduğumuz okulun aslında iş âleminde çok iyi tanınan, saygın ciddi ve önemli bir yer olduğunu, insanlarla makara geçmeyi öğretmediğini daha ilk günlerde anladık.

Fakültede bizim dışımızda eğitim veren İşletme İktisadi Enstitüsü’nün varlığını da hemen fark ettik. Burada eğitim gören kişiler, kelli felli kravatlı, ceketli beyler ile iyi giyinmiş makyajlı hanımlardan oluşuyor. Bizler gibi kot pantolonlu, parkalı hırpani kılıklı tipler değiller. Enstitü, Amerikan Harward Üniversitesi destekli ücretli bir yöneticilik eğitimi programı yürütüyormuş, yani süper bir şey!

Bizimkisi ise devlet destekli parasız eğitim sistemi, onunla pek kıyaslanacak gibi değil. Onlarda kılık kıyafet ve devam zorunlu, bizlerde ise ne devam mecburiyeti var ne de kılık kıyafet zorunluluğu. Onların gruplara ait tartışma odaları var, bizim ise alt katta karanlık uzun bir koridora açılan büyük amfilerimiz. Ancak hepimiz üstten camları olan bodrum kattaki küçük kantini kullanıyoruz.

Genellikle derse girmeyenlerin takıldığı kantinde onlar gelirken büyük bir uğultu başlıyor. Birden oluşan çay kuyruklarında tartışma odalarında bitiremedikleri vakaları burada heyecanla aralarında tartışmaya devam ediyorlar. Bizlerin böyle tartışacağımız vaka problemlerimiz henüz yok, daha işin en başındayız. Şu an sadece yaptıkları gürültüye kafayı takıyoruz.

O ilk günlerde Muhasebe dersi için gelen Doç.Dr.Cengiz Erdamar’ın top sakalını ve ders bitiminde koridorda öğrencilerin sorularını cevaplarken hemen yaktığı piposunu hatırlıyorum. Yönetim dersine gelen Prof. Dr. Mehmet Oluç’un yorgun ama babacan tavırları, bazen onun yerine ders veren Doç.Dr. Hayri Ülgen’in hayatı umursamayan pervasız hareketleri dikkatimizi çekmişti. Ekonomiye giriş dersini veren Prof.Dr. Yüksel Ülken ise hepimizin favorisiydi, anlatmaya başladı mı ağzımız açık onu izlerdik.

Üniversite yemekhanesi olan Turan Emeksiz, kavgalar yüzünden kapalı olduğundan, bir gün bile olsa sıcak yemek yeme şansımız yoktu. Öğlenleri fakülteye Merkez binada bulunan ana yemekhaneden hazırlanan kumanyalar gelirdi. Çok cüzi bir fiyata aldığımız bu kumanyalarda menü belliydi. Bir gün kuru köfte, haşlanmış yumurta ve ekmek, diğer gün martı dediğimiz küçük tavuk butları ve haşlanmış yumurta verilirdi. Eğer öğleden sonra dersimiz varsa kumanya tercihimiz olurdu, büyük anfinin içi soğanlı köfte kokularıyla dolardı.

Okulda ilk yılımda sınıf arkadaşlarımla fazla samimiyetim olmadı, zaten 175 kişilik büyük anfide derslere girdiğimiz için o kalabalıkta ancak yakınımızdakilerle konuşurduk. Eğer ders arasında birkaç saat beklemem gerekirse, zamanımı okulun girişindeki binanın diğer yanında ikinci katta bulunan kütüphaneyi tercih ederdim. Kitap konusu bende her zaman büyük bir tutku olmuştur, özellikle İngilizcemi ve işletme literatürümü geliştirmek amacıyla düzenli kitap alır okurdum.

Kütüphaneyi kullanma alışkanlığı öğrencilerde pek olmadığı için buraya düzenli gidip gelenler hemen göze batıyordu. Zaman içinde kütüphane çalışanları ile aramızda bir samimiyet oluştu, müdür Ülkü Hanım, görevli memurlar Mükerrem Hanım ile Gönül Hanım bana gerektiğinde yardımcı olmaya başladılar. Zaman içinde ilerleyen dostluğumuz, ben okuldan ayrıldıktan sonra bile devam etti. Kütüphane benim her zaman ikinci adresim oldu.

Okulun çevresindeki öğrenci kahvelerinin kapısından içeriye adım bile atmazdım. Kahvehaneler benim için annemin kumasıydı, zavallı kadın ömrünü kahveden başını hiç alamayan babamı bekleyerek geçirmişti. Bu durum bende büyük bir tepki oluşturmuştu, arada bir gitmek zorunda kaldığım kahvelerde resmen ruhum sıkılırdı, her şey üstüme gelirdi.

İşletme İktisadi Enstitüsü öğrencileri gibi para verip eğitim almadığımız için fakültede her şey öğrencinin sorumluluğuna bırakılmıştı. Derslere devam mecburiyeti ve vizeler de doğal olarak yoktu. Matematik ve istatistik ağırlıklı derslere düzenli olarak girmeye çalışsak da, bunların dışındakilere genel olarak özel bir durum söz konusu değilse girmiyorduk.

İlk sene bütün derslere hiç aksatmadan devam ettiğim için notlarım da düzenliydi. Sınav zamanı geldiğinde, Öğrenci birliğinin daha önceki yıllarda çıkmış sınav sorularını ve cevaplarını teksir yaptırıp ucuza sattığını gördüm. Sınavlarda işlerimiz oldukça kolaylaşmış gibi görünüyordu ama Haziran ayında bir sağlık problemiyle karşı karşıya kaldım. İmtihanlar süresince yirmi bir gün gidip kuduz aşısı olmak zorunda kaldım, sonuçta girdiğim yedi dersin ancak ikisinin imtihanında başarılı olabildim. Konsantrasyon problemi canıma okumuştu.           Sürüklenme

Liseden beri matematik dersleri başıma bela olmuştu, burada da ilk sene bu dersten yine tek derse kadar kaldım. İmtihan yönetmeliğine göre bir alt sınıfın derslerinde başarılı olmadan bir üst sınıfın imtihanlarına girilemiyor, benim üç sene heyecanım tek ders sınavının yapıldığı Mayısa kadar sürdü. Böyle matematik ağırlıklı derslerde sıkıntı çekmem rağmen üniversite bitiminde aslında matematiği ne kadar çok sevdiğimin farkına vardım, seçtiğim meslek olan bankacılıkta her dakikam hesap kitapla geçti.

Keşke bunun daha önce farkına varıp derslerden daha fazla şey öğrenseymişim diyeceğim ama bu da çok komik kaçacak. Belki de o kadar fazla imtihana girip çalışırken normal öğrencilerden daha fazla matematikle iç içe olmuştum. Bu arada aklıma gelen bir şeyi de anlatmalıyım, o sıralarda imtihanlarda hesap makinesi de kullanmak yasaktı. Bize sorulan her sorunun cevabını aklımızı kullanarak yardım almadan çözmek zorundaydık. İstatistik, Matematik, Üretim yönetimi veya Kantitatif analizler dersleri olsun hiçbirinde makine kullanamazdık, yapılan ufacık bir hata da sonuca ulaşmak hayal olurdu.

İkinci sınıfta yine alt koridorda bulunan ikinci anfiye geçtik, sınıfın ilk sene olan kalabalığı azalmaya başlamıştı. İkinci sınıfın başlarında ne akla hizmetse, süper akıllı ve girişken biraderin gazıyla ortak bir şirket kurup kimyevi madde ticaretine başladık. Nereden bulduğunu bilmediğim Karaköy’de köhne bir handaki odada, ortak kullanılan telefonla işe başladık, şirketlerin hiç görmediğim ve hiç bilmediğim kimyevi ürünlerini satmaya çalışıyoruz. O aralar Üsküdar Amerikan kolejinde halk oyunları öğretmenliği de yapmaya başladım. Tabii fakülteye gidip gelişim yine aksamaya başladı, dolayısıyla imtihanlarda başarılı olma yüzdem de düştü.

Birader işle ilgili olarak telefonda birileriyle sürekli konuşuyor ama ticari olarak ortada bir sonuç yok. Bana verdiği listelerden ben de tıbbi kimyasallar üzerinde hareket etmeye çalıştım ve ilaç şirketleriyle irtibata geçtim. Çok geçmeden ilk satışımı da yaptım, ürünü teslim ettiğim şirket ürünü analiz yaptığında olumlu sonuçla karşılaşınca ödemeyi de hemen yaptı. O zamanın parasıyla otuz bin liralık satıştan, beş bin liraya yakın para kazanmıştık.

Birader beni bir gün elime bir asetik asit numunesi verip Kazlıçeşme’ye, Bezmen’lerin Mensucat Santral Fabrikasına gönderdi. Oraya daha önce hiç gitmemiştim, yol yordam bilmiyorum ama biraderin ağzını kapatmak için elimde numune trene binip yola çıktım. Kazlıçeşme istasyonunda indiğimde yolu sorup öğrendim, yağmurun altında elimde şemsiye kravat ceket yürüdüm. Doğal olarak o kötü yollarda ayakkabılarım kirlendi, yol kenarında atılmış pamukları görünce üzerlerine basıp ayakkabılarımın çamurlarını alayım istedim.   Malum fabrikaya trenle ve yürüyerek değil, taksiyle gelmişim izlenimi vermek istiyorum. Pamuk yığınını üzerine büyük bir kuvvetle bastım ve ayağım da dizime kadar suyun içine girdi, meğer altı çukurmuş.

Bir ayağım dizime kadar ıslak ve ayakkabımın içi de su dolu. Bu halde görüşeceğim müdürün karşısına çıkacak halim yok. Ürünü dış kapıdan görüşmem gereken kişinin adını vererek bıraktım ve ıslak ayağımdan gelen sesleri kafama takmamaya çalışarak tren istasyonuna geri döndüm. Ertesi gün yaptıkları ürün analiz sonucunu bildirdiler, telefonda bağıran kadın, asetik asitin çok kötü olduğunu ve bir daha analiz için böyle mal gönderilmemesini anlattı.

Telefonda zılgıtı yiyen birader suçlu olarak tabii beni gördü. İddiasına göre ürünün içine giderken yağmurda su kaçırmışım ve kalitesi bozulmuş. Ben bunun böyle olmadığını çok iyi biliyorum. Elimdeki numuneyi asla yere düşürmedim, bilakis hep şemsiyenin altında tuttum. Orada benim içime su kaçtı ama ürünün içine asla. Merdiven altı atölye üretimi uyduruk malları tanınmış ciddi kuruluşlara teklif edemezsiniz, işte adamın canına böyle okurlar.

İlerleyen zamanda birader bir şirkete aracı olup yirmi ton kimyevi madde sattı, beni Dilovası’na tankere yükleme yapmak için gönderdi. Yaptığı iş akıl alacak gibi değil, üç küsur milyon tutan bir iş yapıyor ve litrede sadece yirmi kuruş para kazanacağız. Yani kar oranı yüzde bir bile değil ama ona göre önemli olan çok kazanmak değil piyasada yer edinebilmek.

Konuşulan günde Gebze Dilovası’na gidip elimdeki belgelerle gelen tankere yüklemeyi yaptırıp ayağımı da sulara sokmadan geri döndüm. Daha o gece problem çıktı, tankerin ücretini alıcı ödemedi. Bu bütün problemlerin başlangıcı oldu, alınan çek karşılıksız çıktı. Dolayısıyla biraderin verdiği bizim çekimizin de karşılığı olmadı. Alıcı piyasayı dolandırarak bir anda ortadan kayboldu. Biraderin heyecanla yaptığı satış resmen kâbusa döndü, elimizde büyük miktarlı karşılıksız bir çekle baş başa kaldık.

Birader bu işi çözmek için uğraşıyor ama alıcı kayıplara karışmış, satıcı olan büyük şirket de doğal olarak parasını istiyor. Birader sonunda kayıp kişiyi Marmaris’te buldu ve oraya gitti, adamla konuştu ama sonuç yok. O arada çek senet işiyle uğraşanları devreye soktu, olumlu sonuç alamayınca da her şeyi olduğu gibi bırakıp askere gitti. Onun sorunları çözeceğini düşünerek başta geride durup sorumluluk almadım, suçluyum ama o da her şeyi öylece ortada bırakıp giderek beni tamamladı.

Beni genç tecrübesiz biri olarak gören alacaklı olan şirketle bizim Peder Bey defalarca gidip konuştu. Onların olaya iyi niyetle yaklaşmaları neticesinde, annemin Samandıra’da sahip olduğu bir arsa verildi ve kalan borç da uzun vadeli aylık senetlere bölündü.

O arada Maliyeye de şirketin yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmesi gerekiyor ama ben daha okulda bilanço nedir diye yeni öğreniyorum. Ticaretle uğraşan uyanık, olması gereken yerde olan ve işini iyi bilen bir arkadaşımın yardımıyla her şeyi toparlayıp beyannameyi verdim, ardından da şirketin kapanış dilekçesini ilettim. Bankaya gidip çek hesabını kapattım ve çekleri iade ettim.

Bir gün ortada olmayan karşılıksız çek için bir avukat aradı, birader gitmeden çeki tahsil edilmesi için bu işle uğraşan karanlık kişilere vermişti. Onların avukatı da yaptığı masraflar için benden para istiyor. Çeki geriye almak için mecburen parayı ödedik, karşılıksız çeki de savcılığa verdik ama hepsi o kadar.

Biraderi askerde bir gün olsun aramadım, döndüğünde benden gereken samimiyeti göremedi. Sorumluluktan kaçan birini insan yaşadığı olaylarla daha iyi tanıyor. O borç on yıl boyunca ödendi, bir kısmını ben, bir kısmını ailem, birkaç senedi de birader ödedi. Biraderle o günden sonra bir daha aramız eskisi gibi olmadı, arada olması gereken güven kavramı yok olunca yakınlık da son buldu.

Okulda ikinci sınıfta işletme konusunda bilgilerini artırmaya çalışan öğrencilere bakıyorum da ben ununu eleyip kazığı yiyip eleğini asmış durumdayım. Bu arada derslere tekrar geri döndüm ama öğrenci derneğinin dağıttığı eski imtihan sorularından çok fazla bir şey öğrenemedim ve aynı imtihan başarısızlığı Haziran ve Eylülde de sürdü.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s