Değişenler

Öyle anlar olur ki olmadık bir olay, duyulan bir ses veya herhangi bir şey olmadık bir çağrışım yaptırır. Bir kişiyi bir olayı düşünürsünüz, kısa süre sonra o olayla veya kişiyle ilgili bir haber alırsınız. Bunu açıklamak kolay değil ama gerçekten de bazen insanın içine gerçekten doğuyor. Bazı bilim adamları, hep olmasını istediğiniz olayları düşünürseniz onu gerçekleştirebilirsiniz diyorlar. Bu gerçekten olabilir ama bir insan yaşayan ve değişen bir dünyada sürekli olarak bir konuya odaklanarak nasıl durabilir ki? Üstelik ne zaman içinize bir şeyler doğacak o da belli değil.

Çocukluğumuzda gerçekten yoktu böyle şeyler, ne bilinçaltımız ne altıncı hissimiz vardı ne de ‘Sır’ kitabını okuyup olmasını istediklerimizin hayalini kuruyorduk. Bizim için her şey basitti, memur çocuklarıydık ve memurluk ruhu içimize işlemişti. İsteklerimiz öyle pek yoktu, çünkü ortada gördüğümüz, duyduğumuz özeneceğimiz bir şey yoktu. Hadi bir şeyimiz eskidi de alınması gerekse bile annem bize aybaşını söylerdi, yani ihtiyaçlar hep aybaşına endeksliydi.

Bana bu aybaşı konusuyla ilgili komik bir olaya anlatılmıştı. Ben bu olayı hiç hatırlamıyorum ama sadece bana anlatılanları nakledeceğim. Rahmetli pederim süvari başçavuşuydu. Urfa’da dört sene kalmışız. Tavuklarımız varmış ve bir gün bunlardan biri evin bodrumuna kaçmış. Babam çıkarmak için aşağıya inecekken, dediklerine göre onu elinden tutup durdurmuşum.

“Babacım, boşuna oraya inme. Tavuk nasıl olsa aybaşı geldiğinde yem yemeye çıkacak.”

Benim hatırladığım 1962 yılında Urfa Yenişehir’de evimizin önünde ceylanlar koşuştururdu.

Acaba Yenişehir’de ceylanlar hâlâ sokak aralarında koşturuyor mudur?

Dikilen ağaçlar artık büyük bir orman olmuş mudur?

Urfalı çocuklar annelerine yine,

“Anaa, takaya gel takaya!” diye sesleniyorlar mıdır?

g6a.jpg

 

Anlatılanlara göre askeri birlikte her sene tayin için form doldurulurmuş. O güne kadar hiçbir isteği gerçekleşmeyen pederim formunu,

“Kaşığımda ne çıkarsa bahtıma,“ diye doldurmuş.

Ankara’da ilgili sorumlu kişiler bu yazıyı görünce gülerek ödüllendirmişler bizim aileyi. Güney doğu sınırından doğu sınırına taşınmışız. Urfa’dan Ağrı dağının eteklerine, Iğdır’ın Suveren köyü sınır keşif taburluğuna gitmişiz.

Hatırlıyorum da yerleştiğimiz kerpiç duvarlı lojmanın uzun salonunun tavanı, askeri renkte bir bez ile kaplanmıştı. Fareler o tavanda bir uçtan diğerine cirit atarken, kedimiz zavallı Mercan da erişemediği tavana bakarak sürekli onların peşinde koştururdu.

Geceleri dışarıdan Ermenistan’ın Erivan şehrinin ışıkları görülürdü, yaz akşamları taburdan servise binilir, Iğdır’a açık hava sinemasına gidilirdi.

Peder Bey kıdemli olduğu için kendisine Celal isminde bir emir eri verilmiş. Bu becerikli asker bir gün evin kapısının yanına bir varil getirip yerleştirmiş. Annem ertesi sabah varilin içinin sebze ile dolu olduğunu görmüş. Celal’in bunları taburun sebze bahçesinden gizlice alıp getirdiği belliymiş. Annem yeter getirme demesine rağmen o her gece bahçeyi ziyaret etmeyi adet haline getirmiş.

Bizim bu kadar sebzeyi tüketebilme şansımız olmadığı için annem Celal’den kantinden çıkan boş teneke peynir kutularından bulmasını istemiş. O kutuları da temizletip içine bu sebzelerle turşu kurmuş. Bizimkilerin anlattığına göre taburun turşu ihtiyacı bütün kış bizden karşılanmış.

Tabii o yokluk bölgelerine gönderilen hediye yiyeceklerin de çok ortağı olurmuş. Palamut ve Toriğin bol olduğu devirlerde, bizimkilere İstanbul’dan bir teneke lakerda gelmiş. Peder bey bir içki muhabbetinde eve birini gönderip annemden lakerda istemiş. Bu lakerda öyle makbule geçmiş ki anlatılacak gibi değil. İlerleyen zamanda komutanların emir erleri bizim evi lakerda için çok ziyaret etmişler.

İlkokula da resmi olarak orada başlamıştım. Çok iyi hatırlıyorum köy ilkokulumuz iki derslikliydi, bir derslikte bir iki diğer derslikte ise üç dört beş sınıflar eğitim görüyordu. Okulun müdürü bizim sınıfın öğretmeniydi, diğerinin ki ise bir yedek subaydı.

Sonbaharda okuldan sonra ve tatillerde askeriyenin tel örgülerini aşıp yakındaki köye gider, orada eşeklere ve düvene binerdik. Yüksek mis kokulu yonca tarlaları içerisinde korkmadan yabani tavşanları kovalardık.

Kış geldiğinde ise yağan karın aylarca yerden kalkmadığına şahit olduk. Urfa’da sadece camdan yağarken gördüğümüz beyaz kar ile iç içe yaşar hale geldik. Okulda da Amerikan süt tozları mevsimi açılmıştı, kaynar suya katılarak yapılan bu sütlerden beslenme saatlerinde içmek zorundaydık.

Bir gün kedimiz Mercan ortadan kayboldu, günler sonra kötü haberi aldık. Söylenenlere göre yabani hayvanlardan korkup telefon direğine çıkmış ve orada donup kalmış. O sıralarda kapımıza kadar gelen kurtların ayak izleri için sürekli uyarı alırdık, ama benim asi ruhum buna pek uymazdı. Bir gün okul çıkışı eve gelmeyince bizimkiler panik olmuşlar. Ortalarda kurtlar dolaşırken ister istemez korkmuşlar. Tabur içinde aramalarına rağmen beni bulamayınca ne yapacaklarını şaşırmışlar.

Ben okul çıkışı eve giderken oyun oynayacağıma, cephaneliğe nöbet değişimi yaptırmak için giden bir çavuşun peşine takılıp kızağımla onu takip ettim. Bu da bana göre daha eğlenceli bir oyun. Hava kararmadan da çavuşla birlikte birliğe ve oradan da eve geri döndüm ama yediğim zılgıtı iyi bilirim. Yalnız değildim ki neden o kadar çok korkuyorlardı?

Okula ev arasında yaşanan uzun kıştan sonra okulumuz bitti, yıldızlı pekiyi ile ikinci sınıfa geçtim. Yaz başında o portatif bol vidalı koltuklarımız, dolaplarımız, masa ve iskemlelerimiz hurçlara dolduruldu. Ankara’daki büyük amcalar bizi unutmamışlar Edirne’ye gitmemiz uygun görülmüş.

Kars’tan kara trene binmek çok eğlenceliydi. O zamanlar kara trenle İstanbul üç gün üç gece, aynı kompartımanda iki aile beş çocuk. Biz çocukları rahat edelim diye üst kattaki ranzaya yatırmışlar. Gece bendeniz rüya görürken Şaziment teyzenin üstüne düştüm, az daha kadının burnunu kırıyordum. İnsan ranzaların kenarlarına koruyucu bir şey koymaz mı yani, ayıp.

Üçüncü gün Haydarpaşa’da indiğimizde annemin kardeşleri bizi karşıladılar. Benim annem Büyükdere’liydi ama biz denizi hiç hatırlamıyorduk. Anlatılanlara göre önce vapura binilmiş, oradan da bir arabaya binilip Büyükdere’ye gidilmiş. Araba durduğunda ben arabanın kapısının açılmasını beklemeden camdan dışarıya çıkmışım.

Şoför, hayretler içinde bana bakıp taksi parasını ödeyen anneme sormuş.

“Abla, siz dağdan mı geldiniz?”

“Evet, kardeşim öyle!” diye cevap vermiş rahmetli annem de. Yalan da değil, çok uzun yoldan Ağrı dağının eteklerinden geliyoruz.

Bu anılar böyle sürüp gidiyor ama merak ediyorum acaba köy ilkokulları benim yaşadığım 1962 yılındaki gibi mi?

Yoksa her şey daha güzel ve bilimsel mi?

İşçi ve memur çocukları isteklerini alabilmek için hâlâ aybaşını bekliyorlar mı?

16.08.2007- Gürcan Şen, PhD

 

2 comments

  1. Biz de aybaşına endeksli yaşayan bir aileydik de o para da geldiği gibi giderdi. En azından aybaşının, ayın birinde olduğundan emindik. Şimdi çalıştığımız yerlerdeki gibi maaşlar ayın yedisinde yatırılmazdı.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s