Kırmızının önemi

Vakti zamanında bu coğrafya üzerinde yaşayanlar namazla niyazla uğraşıp ömürlerini atların üzerinde ve kahve köşelerinde nargile tüttürerek geçirmeyi marifet olarak saymışlar. Gerçi bu gün de yaşananlar bundan pek farklı değil ama burada insanlar bunu böyle kabullenmişler. Gâvur memleketlerinde yaşayanlar ise böyle boş şeyleri orta çağda geride bırakmış ve medeniyete yelken açmışlar. Bilimi, bilgiyi ve en önemlisi akıllarını kullanarak elektriği motorları, arabaları, trenleri icat etmişler.

Yıllarca araştırıp kırmızıyı trafikte ve bütün araçlarda en önemli uyarıcı renk olarak belirlemişler. Trafik ışıkları, araçlardaki stop ve fren lambaları ile ön kadrandaki kırmızı ışık durmak gerektiğini veya bir şeyin durduğunu gösteriyor. Bu hiç unutulmayacak bir kural, bunu zamanında öğrenmeyenler veya umursamayanlar ise bir şekilde cezasını çekiyor. Ben de maalesef heyecanımın kurbanı oldum.

Üçüncü başvurumda bin bir zorlukla aldığım sürücü ehliyetimi, bir süre cüzdanımda sadece kimlik olarak bulundurdum. Sürücü ehliyetim var olmasına vardı ama kullanabileceğim bir arabam yoktu. Cebimde bir otobüs parasıyla okula gidip gelirken biraz daha dişimi sıkıp eğitimimi bitirmem gerektiğinin farkındaydım. Doktoramı tamamlayıp bankada işe girince, soluk almış ve finansal olarak da rahatlamıştım.

Hiç düşünmememe rağmen annemin yaşamaya başladığı zor bir hastalık, eve bir araba alınmasını gerekli hale getirdi. Olmadık saatlerde doktora, eczaneye gitmemiz, hastaneye yetişmemiz gerekebiliyor. Onun öyle otobüse, dolmuşa binme devri çoktan kapandı.

Bu önemli konuyu kız kardeşimle beraber karşılıklı oturup aramızda konuştuk. Konuyu enine boyuna düşündük ve bir araba almanın gerçekten en faydalı çözüm olacağına karar verdik. İkimiz de çalıştığımız için finansal imkânlarımızı masaya yatırdık, bu işin içerisinden nasıl çıkabileceğimizi tartıştık.

Sıfır kilometre yeni bir araba alabilecek kadar, finansal kaynağımız yoktu. Denkleştirdiğimiz paranın üstüne de, biraz banka kredisi alabileceğimizi düşündük. Bu durumda kız kardeşimle ortak olarak, ikinci el araba almanın en uygun çözüm olduğuna karar verdik. Etrafımızda bulunan tanıdıklara, arkadaşlarımıza haberler bıraktık. Kendimize en fazla iki yıl kullanılmış, üzerinde çok fazla kilometresi olmayan temiz bir araba arıyoruz.

Üniversiteden samimi arkadaşım olan Adnan, Fatih Kıztaşı’nda oturuyor, araba konusundan onun da haberi var. Birkaç gün sonra beni arayıp haber verdi.

“Bizim sokakta bir araba galerisi var, kız kardeşim gidip galeri sahipleriyle konuşmuş. Orada satılık 1987 model bir Doğan marka araba varmış, görmek ister misin?”

Doğal olarak ilgilenip öğrendiklerini ve fiyatını sordum. Ardından kız kardeşimi arayıp onu da bilgilendirdim, o da iş çevresinde hızlı bir şekilde araştırma yaptırtmış, arabanın fiyatı gerçekten de çok uygunmuş.

Ertesi akşam iş çıkışı, bir taksiye binip doğruca Fatih’e gittim. Adnan’la buluşup, beraberce onların sokaktaki araba galerisine yürüdük. Bana bahsettiği arabayı yakından kendi gözlerimizle gördük. Araba metalik koyu mavi renkte, kilometresi de oldukça makul seviyede, sahibi de hor kullanmamış. Satın almak için anlaştık ve galeriye de bir miktar kaparo verdim.

1987doğan

Ertesi gün arabanın üzerime devir ve satış işlemleri için noterden vekâlet verme işi halledildi. Bir kaç gün içinde de bankadan bizlere verilen personel kredisini aldım. Arabanın parası ödenince de, satış işlemleri noterde hemen bitirildi.

Galeri arabayı gelip teslim alabileceğimi telefonla bildirdi, o sıralarda, Harbiye’de bulunan bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyorum. Yakın tanıdıklarım, trafikte araba kullanma tecrübemin olmadığını bildikleri için bana iyi niyetle yardımcı olmak istediler.

“Bankadan bir şoför gönderip arabayı buraya aldıralım. Bankanın şoförlerinden, arabanın her tarafını öğrenip, evine öyle gidersin.“

Aslında onların söyledikleri gerçekten de çok mantıklı. Öncelikle benim trafik tecrübem hiç yok, üstelik satın aldığım arabayı da hiç tanımıyorum. Aslında en önemlisi de çok yoğun olan bir trafiğe gece girip, Fatih’ten Boğaziçi köprüsü üzerinden Feneryolu’na gideceğim.

Ortadaki bütün bu olumsuzluklara rağmen resmen cahil cesaretim tuttu. Mantığımı bir kenara bırakıp marifetmiş gibi iyiliğimi düşünen herkese karşı çıktım. Arabayı kapıda süs diye tutmak için değil, bu hastalık da işimize yarasın diye aldığımız için en kısa zamanda trafiğe çıkmaya mecburum. Cesaret etmeden, başka türlü de trafiğe çıkmayı öğrenemem ki.

“Hayır, ben kendime güveniyorum. Bu arabayı da ben alıp eve götüreceğim,” diye tutturdum. Bu sözlerimden sonra herkes bir adım geri çekildi.

Kimseye kulak asmadan, akşam iş çıkışı bir taksiye binip Fatih Kıztaşı’nın yolunu tuttum. Aslında içim içimi de yemiyor değil. Bindiğim takside camdan dışarıya bakarken, bir yandan da sürekli olarak düşünüyorum, ‘Arabanın kaskosunu yarın evraklarını götürünce, bankada yaptıracağım. Bu akşam başıma kaza gibi kötü bir şey gelirse, her şeyi kendi cebimden karşılamam gerekiyor.’

Yine de içimden kendi kendime, ‘Korkma yaparsın, kimler yapmıyor ki!’ diyerek sürekli olarak telkinde bulunmaya çalışıp durdum. Bu saatten sonrada çok düşünmenin de, bana bir yararı olmayacağı belli. Eğer bir şekilde panik olursam, işte o zaman bir şey de yapamam.

Taksicinin uyarısı ile daldığım düşüncelerden uyandım.

”Devam mı ediyorum, dönecek miyim?”

Başımı kaldırıp baktım, Saraçhane’den Fatih tarafına dönmüşüz. Taksiciye yolu tarif edip, Adnan’ların evinin önünde indim. Apartmanın zillerinden onlarınkini bulup bastım,  otomatik çalışıp dış kapıyı açınca içeri girdim.

Kim o diyen bir sesi duyunca, yukarıya boşluktan seslendim,

“Adnan, ben geldim. Hadi aşağıda seni bekliyorum.”

“Tamam,” sesinden birkaç dakika sonra aşağıdaydı.

Beraber yürüyerek biraz ilerde ki o galeriye gittik. Galeri sahipleri, daha önceden haber verdiğimiz için bizim gelmemizi bekliyorlardı. Hiç sorun çıkarmadan paralarını ödediğimiz için hazırlanmış olan evrakları ve arabanın anahtarlarını, hayırlı olsun dilekleriyle güle oynaya bana verdiler.

Arabayı galerinin dışına yol kenarına park etmişler, bana verilen anahtarla kapıyı açtım. Arabanın sağını solunu bile kontrol etmeden, yaşadığım o heyecanla otomatik olarak hareket etmeye başladım. Önce köprü geçişinde ödeyeceğim ücreti de düşünerek, cüzdanımı yanıma aldım. Üzerimdeki ceketimi de çıkarıp arka koltuğa koydum. Arabanın kapısını açıp, sürücü koltuğuna oturdum, Adnan da diğer yandan geçip öne oturdu.

Önce oturduğum koltuğu kendime göre ayarladım, aynalarımı kırk yıllık şoför gibi düzelttim ve vitesi boşa aldım. Besmele çekip, anahtarı çevirerek arabayı çalıştırdım. Orada bulunan düğmelerden ve kollardan ışıkları, sinyalleri havalandırmayı öğrendim. Ön panelde bir kırmızı ışık yanıyor, herhalde araba çalışınca böyle yanıyor diye düşündüm.

Adnan’la bir an bakıştık, yüzü oldukça endişeli. Sormadan duramadı,

“Hazır mısın? Gerçekten gidebilecek misin?”

Kendimden emin bir şekilde cevap verdim.

“Tabii, merak etme gideceğim.”

“E hadi o zaman. Yolcu yolunda gerek!” diyerek beni yüreklendirdi.

Camını açıp geriye baktı,

“Gelen yok, hadi.”

Bu sözlerle ben de sinyal verdim. Araba hareket ederken biraz zorlandı, ama gaza yüklenince hareket etti.

Hatasız bir şekilde yola çıktım, sokağın köşesindeki caddeden sağa doğru dönünce, beş yüz metre aşağısı Vatan caddesi var. Adnan’ı fazla uzaklaşmadan arabadan indirmem lâzım!

Sokağın köşesinden caddeye çıkıp, sinyal vererek sağda usulca durdum.

İnmeden önce yüzüme bakıp endişesini tekrar belirtti.

“Merak ederim, eve varınca beni telefonla ara, olur mu?”

“Tamam, gider gitmez hemen ararım, hoşça kal iyi akşamlar.”

Böyle deyince Adnan arabadan yavaş hareketlerle inip kapıyı kapattı.

Arabada tek başıma kalınca heyecan her tarafımı sardı, ayaklarım heyecanla titriyor ama içimde nedense korku duymuyorum. Adnan’a korna çalıp tekrar hoşça kal dedim. Çıkış sinyalini verip, arabayı vitese geçirdim. Trafik boşalıp müsait olduğunda, bir cesaretle gaza basıp yola çıktım. Trafikteki arabaların farlarına henüz alışamadım, sanki hepsi üstüme doğru geliyorlar zannediyorum.

Vatan caddesine çıkınca, arabanın hızını biraz arttırdım. Hızlanınca arabayı üçüncü vitese aldım, sağ şeritten yavaş bir şekilde ilerledim. Epey gittikten sonra Boğaz köprüsü tabelasını görünce de oradan otobana saptım. Hızlı akan trafikte, arabayı dördüncü vitese aldım ama altmışı fazla geçmeden sağ şeritten gidiyorum. Edirnekapı da tüneli geçince Haliç köprüsü göründü, yolu sağdan takip ederek devam ediyorum. Arabalar hızla yanımdan geçip gidiyor. Gözümün önünde panelde bulunan kırmızı ışık nedir bilmiyorum ama hâlâ yanıyor.

Her gün işe gidip gelirken servisle geçtiğimiz Mecidiyeköy’den, ilk defa kendi başıma bir arabayı kullanarak geçiyorum. Artık kendime daha çok güveniyorum, keyfim çok iyi. Zincirlikuyu’ya gelince, trafik neredeyse durma noktasına geldi. Arabalar bu yoğunlukta artık gıdım gıdım gidiyorlar. Burası bir kavşak olduğu için köprü yoluna giren birçok araç, şerit değiştirerek ilerliyor. Trafikte pür dikkat kimseye dokunmamaya çalışarak ilerliyorum, bana çalınan kornaları da pek umursamamaya çalışıyorum.

Zincirlikuyu köprüsünün altından geçince, Boğaziçi köprüsü ışıklar içerisinde ortaya çıktı. Her gün servisle geçerken keyifle seyrettiğim manzaraya, şimdi kafamı kaldırıp yan gözle bile bakamıyorum. Sadece önümde ve yanımda giden araçları dikkatle gözlüyorum. Arada frene bastığım ayağım ise titremekten neredeyse yerinden çıkıp bir yerlere gidecek.

Karayolları binasının paralelinde rampa aşağı yavaş yavaş gitmeye başladık, arabanın vitesini boşa aldım ama araba kendi ağırlığıyla bir türlü ilerlemiyor. Gitmek için her sefer tekrar vitese takıp, gaza basıyorum. Bir yandan da ‘demek ki bu arabalar böyle çalışıyormuş’ diye içimden düşünüyorum. Bu şekilde sürekli vitese geçirip, arabayı hareket ettirerek köprüye ulaştım. Köprüde trafik daha hızlı akmaya başladı, ben artık ortadan gidiyorum, öyle sağa sola geçmek kolay değil ki.

O dar para gişelerine gelince, sırtımdan aşağıya bir ter boşandı. Gişelerin önüne konulmuş olan dar beton korunaklar arasından geçmem gerekiyor, sonra da gişeye uzanıp, oradaki görevliye para vermeliyim ama nasıl?

O arada nasıl yaptıysam bir sıraya girdim, önümdeki arabayı takip ederek gişeye ulaştım. O dar olarak düşündüğüm yerde, gişe görevlisinin tam yanında, önceden açtığım camdan paramı ona uzattım. Uzatılan para üstünü alıp, açılan yolda arabayı vitese takıp hareket ettim.

O kadar yol gelince rahatladım, gaza basıp arabayı beşinci vitese aldım, hızım bir ara seksen kilometreyi bile buldu. Çamlıca’dan aşağıya Fenerbahçe stadına doğru inmeye başladım, Ziverbey Göztepe kavşağından çıkıp bir u dönüşü yaparak Kuyubaşı’na geldim. Feneryolu sokaktan sola bizim sokağa girip, evin karşısında duvar kenarında yanaşıp park ettim.

Arabanın vitesini boşa aldım. ‘Çok şükür kazasız belasız geldim!’ diye düşünürken elim el frenine gitti. El frenini çekmek istedim ama o zaten yukarıdaydı. ‘Ne zaman çektim, farkında olmadan otomatik mi yaptım.’ diye içimden geçirdim.

İşimi sağlama almak için el frenini tekrar indirip çekeyim istedim. Onu yavaşça aşağı indirdiğimde kadrandaki kırmızı ışık söndü, çektiğim zaman ise ön kadranda o kırmızı ışık tekrar yandı. İşte o anda, yol boyunca gözümün önümdeki panelde, hiç sönmeden sürekli yanan gizemli kırmızı ışığın sırrını çözdüm.

Ne kadar salak biri olduğumu düşünüp, kendi kendime güldüm. Gelirken yolda kaza yapmamıştım ama arabanın yanan fren balataları, birkaç gün içerisinde mecburen değiştirildi.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s