Minik korku

Yaşadığımız olaylarla bazı korkular farkında olmadan yüreğimizde yer ediyor. Bunu söküp atmak ise oldukça zaman alıyor veya hiçbir zaman atılmıyor. Ölüm korkusu, köpek, yılan korkusu, terk edilmek, yalnızlık, yani örnekler oldukça fazla. Herkesin içinde gizlediği veya yüzleşmek zorunda kaldığı korkular her zaman var oldu. Kötü şeyleri çağırmak gibi bir şey olsa da elimizden gelen bir şey yok. Korku sonuçta korkudur. Şimdi anlatacağım gerçek ve komik hikâye de kendi korkularımı anlatıyor. Yaşımız ne kadar fazla ilerlese de sonuçta içimizde hiç büyümeyen küçük bir çocuk var aslında. Olamaz mı yani?

Minik korku

İşte neyle uğraştığımı tam olarak hatırlamıyorum ama belli ki kendimi iyice ona kaptırmışım. Çalan telefonun sesiyle bir an irkildim. Telefonu kaldırıp alo deyince, arayanın kız kardeşim olduğunu anladım. Kafam bir şeylerle meşgulken huyumdur lafı öyle fazla uzatmam, soğuk bir ifadeyle sordum.

“Ne haber, bir şey mi var?”

Heyecanlı bir şekilde cevap verdi.

“Evet, evimde fare var. Çantamın içine girip, içindeki kâğıt mendili paramparça etmiş.”

“Böyle sevimsiz şeyler de hep gelip seni bulur. Peki, çantan yerde mi duruyordu?”

“Hayır, biliyorsun bereketi kaçar diye biz yere hiç çanta koymayız. Yatak odamda üstte bir yere koymuştum.”

Böyle şeyleri hiç bilmez miyim?

Bu da annemden bize miras kalan bir sürü batıl inanıştan biri.

Her şeyi bilmesi gereken bir büyük olarak ona akıl verdim.

“Etrafa ilaç koyacaksın, başka çaren yok.”

“Olur, hemen markete gider alırım. İnşallah hemen yakalanır!”

“Tamam, beni haberdar et,” diyerek telefonu kapattım.

l2nw5kkrdnptredrddec Image via Wikipedia

Görsel: vikipedia

Fare mevzuu bizim ailenin resmen yumuşak karnıdır. Rahmetli annem fareden gerçekten de çok korkardı, biz anne tarafından fareden ürken bir aileyiz. Bu fare iş hassas bir konu olduğu için kız kardeşimle sürekli olarak haberleştik. Maalesef hiç güzel bir haber yok. Fare konulan kapanlara ve ilaçlara rağmen yakalanmadığı gibi evin içinde dolaşmadık ve kemirmedik şey de bırakmamış. Geceleri evin içinde, kırt kırt diye kemirme sesleri varmış. Kardeşimin koyduğu yapışkanlı ilaçlara kertenkeleler bile yapışmış, ama o yakalanmamış. Belli ki inanılmaz akıllı bir hayvan.

“Bize gelip kal,” dedim ama kız kardeşim inat etti yakalayacak onu.

Cuma günü kardeşim telefonda, farenin holdeki ayakkabı dolabına girdiğini ve onu kapağı kapatarak oraya hapsettiğini söyledi. Yakalayamadığımıza göre, yapılacak tek şey fareyi evden dışarıya sürmek. Bu büyük fare operasyonunu, hafta sonunda hiç vakit geçirmeden yapmaya karar verdik.

Cumartesi sabahı kahvaltımızı yaptıktan sonra, karımla beraber kardeşimin Feneryolu’nda ki evine gittik. Arabanın bagajından, lastik değiştirmek için aldığım kalın meşin eldivenleri de yanıma aldım.

Kız kardeşim bizi kapıda telaşlı bir şekilde karşıladı.

“Valla iyi ki erken geldiniz. Fare dolap kapısının kenarını kemirmeye başladı. Biraz daha kemirirse dışarıya çıkacak”

“Merak etme, bu işi halledeceğiz,” diyerek hemen hazırlıklara başladık.

Kardeşimin evi küçük olduğu için, evin her kapısı girişteki hole açılıyor. Önce her kapıyı, sıkıca kapattık. Açık bir delik bırakmamak için, kapı altlarını da bezlerle iyice sıkıştırdık. Sokak kapısını da sonuna kadar açtık.

Amacımız, fareyi öldürmeden kaçırtıp, bodruma doğru sürmek. Odunlukların bulunduğu en alttaki bodrum, zaten apartmanın mezbeleliği!

Her daire oraya eski eşyalarını koyuyor, odunluklar ise zaten berbat durumda.

Holdeki farenin girdiği bu gömme dolap ise iki kapaklı olarak yapılmış. Alt kısım, elbise dolabı olarak düşünülmüş, üst kısım ise eşya koymak için yapılmış. Alt ile üst dolap arasına ise, tahtalar konulmuş. Biz ayakkabılarımızı koyabilmek için, sonradan dolabın altına üç, üstüne de iki yeni raf yaptık. Üst kısma ise eski kitapları ve kullanılmayan eşyaları koyuyoruz.

 

Eve girerken, ayakkabılarımı ayağımdan bilerek çıkarmadım. Pantolonumun paçalarını çorabımın içine özenle soktum, başıma da yün bir bere taktım. Uzun kollu eşofmanımın üzerine de, kalın meşin eldivenlerimi giydim. Karım bu komik halimi görünce, kahkahalarla gülmeye başlayınca tepki gösterdim.

“Gülme yahu. Ne yapalım yani korkuyorum işte.”

Bana gülüyorlar ama kardeşim ile karım da ellerine uzun saplı süpürgeleri alıp, saçlarını kapattılar. İşaretleştik, gülüştük hazırız. Büyük operasyonu başlatmaya karar verdik.

Ayakkabılığın alt kapısını çekinerek açtım, kapağın alt köşe kısmı oldukça kemirilmiş. Ne kadar büyüklükte bir fare ile karşı karşıya olduğumuzu, gerçekten de hiç bilmiyoruz. En önden başlayarak, orada bulunan ayakkabıları dikkatli bir şekilde almaya başladım. Ayakkabının her tekini ucundan tutup ters çevirip silkeliyorum, sonra tekrar içine bakıp onu kapıya astığımız bir büyük naylon torbanın içine atıyorum. Ortalığın boş olmasına özen gösteriyoruz.

İlk raf boşalınca ara tahtalarını yerinden kaldırıp aldım ve diğerine geçtim. Zaman ilerledikçe her ayakkabıda heyecanım da iyice arttı, dolapta bulunan ayakkabılar da artık oldukça azaldı. En sonunda alt tarafta bulunan her şey boşaldı ama meçhul fare henüz ortada yok. Dolabın üst katına aradaki tahtaları kemirerek geçtiği artık belli oldu.

Dolabın kapaklarını sıkıca kapatıp, gidip mutfaktan üzerine çıkabileceğim sağlamlıkta bir iskemle aldım. O arada mutfak kapısını yine kapatıp, altını bezle sıkıştırdık. Ben de iskemleye çıkıp, dikkatle ve biraz da çekinerek üst kapağı açtım. Kalbim küt küt atıyor, büyük bir endişe ve korku yaşıyorum. Fare ya oradan üzerime atlarsa ne yaparım?

İşe önce en üst rafta bulunan kitaplardan başladım. Her birini dikkatle alıp, arkaya bizimkilere uzatıyorum. Onlar da bu kitapları, üst üste yere diziyorlar.

Üst raf bitince heyecanımı yatıştırmak için bir parça soluklandım, sonra ara tahtalarını da usulca dışarıya aldım. Eğer onları almasaydım, öndeki set yüzünden alttaki büyük karton kutuyu dışarıya almam, gerçekten çok zor olacaktı. Bu kutuda kardeşimin bir tanıdıktan satın aldığı ve henüz hiç kullanmadığı, bilmem kaç yüz parçalı porselen takımı var.

Kutuyu olduğu gibi aşağıya almam gerek ama resmen gâvur ölüsü gibi ve çok da ağır. Kenarlarından yavaşça çekerek, kutuyu öne doğru getirdim, onun arkasından birden fare fırlar diye de tetikteyim.

Bu büyük karton kutuyu, altından açılmaması için dikkatlice tutarak yerinden kaldırdım. O ağır şeyi, tek başıma iskemlenin üzerinde zahmetle dönerek, zar zor aşağıya indirdim. Bu büyük ağır karton kutuyu, doğruca sokak kapısının dışına çıkarıp yere koydum. Yüreğim de nasıl heyecanla çarpıyor anlatamam.

 

Karımla kız kardeşim kapıda, fare püskürtme hazırlığını yaptı. Süpürgeler elde, savunma vaziyetindeler, yani hepimiz tam teçhizatlı olarak hazırız.

Harekete geçip yavaşça karton kutunun üst kapaklarını açtım, porselenler gazete kâğıtlarına sarılmış. En üstten başlayarak, parçaları sırayla dışarıya almaya başladım. Kutudan bir parçayı alıyorum, üzerine sarılı olan gazete kâğıdını dikkatlice açıyorum ve çıkan porseleni hanımlara veriyorum. Henüz hiçbir hareket ve tıkırtı yok.

Birden gazete parçalarının birinde bir ıslaklık gördüm.

“Burada, gazetede ıslaklık var. Fare her an karşımıza çıkabilir!” diye heyecanla bağırdım.

 

Artık çok daha temkinliyim, heyecanım iyice arttı. Fare üzerime sıçramasın diye porselenleri uzaktan alıp açmaya başladım.

Sıra büyük çorba kâsesine geldi. Onu elime alınca, gazetelerin arasından bir şey fırlayıp, kutu dışına atladı. İyi ki o korkuyla kâseyi elimden atmadım.

 

Karşımızda küçük gri renkli bir fındık faresi var. Kocaman kulaklarıyla, inanılmaz sevimli bir surat. Hani o filmlerdeki miki fareler gibi!

“Aman, sakın içeri girmesin,” diye bağırırken o arada şaşkın fareyi de ayağımın kenarıyla merdivenlerden aşağıya ittim.

Minik fare yuvarlanıp, bir alt katın sahanlığına düştü.

 

Elimdeki çorba kâsesini bizimkilere uzatıp, hemen elime bir süpürge aldım ve minik farenin peşine düştüm. Alt komşu ayakkabılarını dışarıda bırakmış, fare korkuyla onun arkasına girdi. Koşup bir panikle ayakkabıyı itekledim, fare bu sefer merdivenlerden bir alt kata derken, sonunda bodruma atladı.

 

Nefes nefese üst kata çıktığımda, hepimiz farenin sevimliliğini konuşuyorduk. Namussuz minik fare bizi çok ürküttü. Öldürmemiştik ya yine de mutluyduk.

Sonra halimize bakıp, kahkahalarla gülüştük.

 

Bir naylon torbaya, çıkan gazete kâğıtlarını doldurduk. İkinci bir fare olma ihtimaline karşı, dolabın üstünü de tek tek boşalttık. Başka bir şey bulamadık.

Karım fotoğraf makinesini evde unuttuğuna, gerçekten çok üzülüyordu. O hepimizin hem ciddi hem de komik halini çekmeyi çok istiyordu.

Neyse, bu büyük operasyondan sonra, artık balkonda oturup keyifle bir kahve içmeyi hepimiz hak etmiştik.

 

13 Mayıs 2008- Gürcan Şen, PhD

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s