Yaşam senfonisi – IV

Hastanede koşturma tüm hızıyla devam ediyor, düşünüyorum da bütün bu enerjiyi nereden bulmuşum?

2013-10-26 07.56.25

Önce Şarköy’den güzel bir resim, ardından yeni bölüm.

IV

Hastanedeki Ortopedi servisinde gerçekten de bir kişilik boş bir oda varmış. Bu odanın bir hastaya tahsis edilmesi için ek bir ücret vermek gerekiyormuş. Anneanne hiç tereddüt etmeden, kendisine söylenen ücreti kabul etti. Bulunduğumuz koridorun en sonunda yer alan oda, böylece dede için ayrıldı.

Odanın hazır hale getirilmesi için beklerken, oradaki görevli doktor evraklara bir şeyler çiziktirip onu hastabakıcıya verdi. Evrakları inceleyen hastabakıcı, sedyenin yanında dedeyi beklerken yanıma geldi.

“Amca’yı alıp tekrar röntgene götürmemiz gerekiyor. Daha önceki röntgen, istenilen taraftan çekilmemiş.”

Bu sözleri işitince ister istemez sinirlendim. Bu işi resmen çocuk oyuncağına çevirdiler. Karşımdaki hastabakıcıya sinirle söylendim.

“Neden adam gibi iş yapmıyorlar?”

“Ben onu bilemem.”

Böyle umursamaz bir tavırla verilen cevapla sözlerde tükeniverdi.

O arada gözüm kocama ilişti. Kan ter içinde, koridorda bulduğu bir iskemleye çökmüş. Onun yanına gidip, elimi şefkatle omzuna koydum. Yorgun bir ifadeyle dönüp yüzüme bakınca, istemeyerek de olsa hastabakıcının sözlerini ilettim.

“Canım, dedemi tekrar röntgene götürmek gerekiyormuş.”

Yorgun yüzünden düşüncelerini okumaya çalıştım ama pek mutlu olmadığı kesin. Alttan alarak onu sakinleştirmeye çalıştım.

“Sen çok yoruldun, istersen bu sefer hastabakıcıyla beraber ben gideyim.”

~/~

Karımın söylediklerini işitince, başımdan aşağıya bir kazan kaynar su dökülmüş gibi hissettim. O çetrefilli ve yorucu yolu, daha on beş dakika önce geçip buraya geldim. Tekrar gidip, buraya nasıl döneceğiz?

Üstelik bu onun yapabileceği kolay bir iş değil.

Başımı kaldırıp yorgun yüzümle ona baktım, boğuk bir sesle cevap verdim.

“Olmaz, kesinlikle yapamazsın. Dede çok ağır ve yol da tam bir felaket.”

Çok fazla düşünmeden oturduğum yerden kalktım ve hastabakıcının yanına gittim. Anneanne ile karımı ortopedi servisinde bırakıp, sedyeyi iterek onunla birlikte yürümeye başladık. Servisten çıkıp koridorun öteki ucunda ki asansöre bindik. Aşağıya inerken, vakit geçirmeden hastabakıcının eline yirmi milyon lira tutuşturdum. Bu işler maalesef hastanede böyle yürüyor, bunu sabahtan beri artık çok iyi öğrendim.

Asansörden inince o arkada ben önde, tonajından fazla yük taşıyan büyük kamyonlar gibi rampadan aşağıya ağır hareketlerle sedye ile birlikte kıvrılarak indik. Küçük yarı karanlık bir koridoru geçtikten sonra ikinci rampaya geldik. Bu ilkinden daha dik! Yine ben sedyenin önünde, hastabakıcı arkasında kaymamaya çalışarak, ağır hareketlerle rampayı indik. Ardından bir tarafı camlı olan uzun eğimli metal koridoru geçip, hastaların tetkiklerinin yapıldığı ilk binaya ulaştık. Orada bulunan asansöre binip, yine iki kat aşağıya indik. Sedyeyi duvar kenarına koyunca, hastabakıcı bizi bırakıp kayıt odasına doğru yürüdü.

“Amcayla siz burada bekleyin, ben evrakları içeriye vereyim.”

Röntgen servisi önündeki koridorda sedye ile beklerken, dede de artık iyice sinirlenmeye başladı, dişsiz ağzıyla hiddetle sordu

“Buraya daha kaç kere geleceğiz? Yetmedi mi artık?”

Ona dert anlatamayacağımı bilerek biraz alttan almaya çalıştım.

“Haklısın dede ama ben ne yapayım? Daha önce çektirdiğimiz röntgenler, istenilen şekilde çekilmemiş. O nedenle, sizin kalça röntgeninizi tekrar çekeceklermiş.”

Çok haklıymış gibi tekrar bağırarak sordu.

“İşlerini bilmeyen adamları, neden buraya koyarlar ki?”

Ona ne cevap verebilirim ki?

Getirip ben koymadım mı diyeyim yoksa olur böyle şeyler mi?

Aslında dünden beri yaşanan bu saçmalıklara benim sinirlenmem lâzım. Sabahın beşinden beri ayaktayım, o saatten beri sürekli olarak koşturuyorum. Üstüne üstlük ağır sıklet kilosunda olan dedeyi sürekli olarak aşağı yukarı kaldırıp indiriyorum. Ne hikmetse benim yerime beyefendi isyan edip sinirleniyor. Dışarıdan gören birisi de bütün bu işleri o yapıyor zanneder.

Ona ters bir cevap vermemek için başımı başka bir tarafa çevirdim ve orada bulunan boş sıralardan birine gidip oturdum. Yani her şey dudaklarımın ucunda!

Şimdiye kadar biriken bütün hıncımla, kalbini gerçekten kötü bir şekilde kıracağım. Allahtan çok geçmeden, dedenin adı okundu da sinirimi unuttum.

Sedyeyi iterek yine röntgen odasına girdik ve onu röntgen masasının yanına yanaştırdık. Ben yine röntgen masasının diğer tarafına geçtim ve uzanıp dedenin altındaki çarşafı sıkıca tuttum. Bir iki üç diyerek yüz küsur kiloluk iri yarı adamı, ikinci kez çarşaftan tutup çekerek röntgen masasına aldık. Benim belim de artık ‘dayanma gücüm kalmadı, çok yoruldum’ diyerek kötü sinyaller vermeye başladı. Eğilip kalkarken, her yanıma bıçak saplanmış gibi ağrılar saplanıyor.

Hastabakıcı bizi diğerleri gibi dışarıda beklerken, görevli röntgen uzmanı dedeyi istenen uygun pozisyona döndürdü ve bana onu kımıldatmadan tutmamı tembihleyerek dışarıya çıktı. Biz yine röntgen odasında onunla baş başa kaldık. Dedenin rol yapma zamanı çoktan sona erdiği için ahlama ve inleme moduna geçti. Belli ki arada geçen boşluğu kapatmak amacında!

Ben ise sadece yaşanan bu kargaşa ve kâbustan uzaklaşıp gitme modundayım, ama böyle bir şeyi nasıl yapabilirim?

Karım ile anneanne bu işleri bensiz nasıl yapabilirler ki?

Röntgen odasında istenildiği gibi bir yandan onu kıpırdatmadan tutmaya çalışırken, bir de ona lâf yetiştirmeye çalıştım. O arada verilen radyasyonu, yapılan birkaç değişik çekim esnasında tekrar afiyetle aldım. Dünyam aydınlandığı için çok mutluyum!

Röntgen çekimi bittikten sonra hastabakıcı sedye ile tekrar içeriye geldi. Huysuzlanan dedenin altında serili olan çarşafı iki yanından kaldırmak için sıkıca tuttuk. Onun panikle sarf ettiği,

“Aman dikkat edin, beni yere düşüreceksiniz!” feryatları arasında onu kaldırıp güçlükle tekrar sedyeye aktardık.

Koridorda röntgen sonuçlarının çıkmasını beklerken, her sorduğunda dedeye burada hâlâ neden beklediğimizi anlatmaya çalıştım. Çok geçmeden bize verilen çekim diskini alıp, kendimizi uzun yol kamyon şoförleri gibi yine dağ bayır yollara vurduk. Aynı rota üzerinde bu sefer rampa yukarı gidip diğer binaya ulaştık. Hastabakıcıyla beraber sedyeyi iterek Ortopedi servisine girdiğimizde, yine kan ter içinde kalmıştım. Orada bir yere ilişip soluklanmaya çalışırken, bizim hanımlar yanıma gelip dedenin tek kişilik odasının da hazır olduğunu söylediler. Hatta ellerinde bulunan eşyaları bile o odaya götürüp yerleştirmişler.

Yorgunlukla çöktüğüm yerden hastabakıcının dedeyi sedye ile alıp odaya götürmesini bekliyorum. Karım ile anneanne ise dedenin başında, onun hatırını sorup gönlünü hoş tutmaya çalışıyorlar ama o sadece mutsuz bir şekilde her şeyden şikâyet ediyor. Sivri demir çuvalda fazla durmazmış ki!

O arada bir başka doktor, elinde talep kâğıtlarıyla tekrar yanımıza geldi.

“Hastanın ultrasonunun da çekilmesi gerekiyor,” diyerek elindekileri bize uzattı.

Hastabakıcıya doğru dönüp, merakla sordum.

“Ultrason nerede?”

Hiç düşünmeden cevap verdi.

“Hemen acil servisin yanında.”

Aldığım bu yanıtla öylece donup kaldım. Utanmasam şimdi sinirimden oturup ağlayacağım. Birkaç dakika önce oradan kan ter içinde geldik, şimdi tekrar oraya gidip gelmek zorundayız. Bunu röntgen çektirmeye giderken söyleyemezler miydi?

Oradayken, bunu da hallediverirdik. Yani bu gâvur eziyeti değil de ne?

İçimden küfrettiğim sorumsuz ve vicdansız doktorlar, ben iç umursamadan iri yarı bir hasta ile oradan oraya sürükleyip duruyorlar. Üstelik bir terslik olmasın diye de kimseye gıkımı dahi çıkaramıyorum. Tıpkı o şarkıdaki gibi isyanlardayım.

Allahım neydi günahım?

Günahım neydi Allahım?

Bizimkilerin hastabakıcı ile birlikte gitme olasılığı hiç olmadığı için, çaresiz yine huysuz beyefendiyle birlikte yollara düştük. Asansör, rampalar, koridorlar derken, dedenin korku dolu bağırışları eşliğinde nefes nefese ultrason bölümünün önüne geldik. Hastabakıcı, orada bulunan kalabalığın arasından geçip kapıyı tıklattı ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra da yanımıza geldi.

“Siz şimdi burada biraz bekleyeceksiniz, sıranız gelince sizi içeriye alacaklar. Ben şimdi servise geri dönüyorum, işiniz bitince beni telefonla ararsınız.”

Aman ne kadar güzel!

Hayallerim gerçek oluyor, burada bu kalabalıkta uzun bir süre dede ile baş başa olacağız.Havadan sudan, çiçekten böcekten konuşacağız.

Düşmesin diye sedyenin başında beklerken, öylece dalıp gitmişim. Bunca yorgunluktan sonra neredeyse ayakta uyuklamaya başlayacağım. Dedenin kızgın bir şekilde bağırmasıyla, silkinip herkes gibi ben de ona doğru döndüm

“Susun, bu ne gürültü? Burada başımı şişirdiniz.”

Dede belli ki artık formunda!

Oh be adam nihayet kendisine geldi.

Ona doğru döndüğümü görünce, sinirle bir şekilde bana çıkıştı

“Bu insanlara söyle hemen sussunlar.”

Oldu canım!

Ben insanlara şimdi bunu söyleyeceğim, onlar da hemen beni dinleyecekler.

Hiç olacak iş mi bu?

İnsanlar koridorları doldurmuş, endişeyle ultrason sıralarının gelmesini bekliyorlar. Dede de bağırarak onlara hükmetmeye çalışıyor.

Sakin olmaya gayret ederek, alttan almaya çalıştım.

“Lütfen biraz daha dişinizi sıkın, az kaldı.”

O beni dinlemek yerine bağırmayı seçti.

“Susun diyorum, ben sizleri dinlemeye mecbur muyum?”

Hemen kafalar yine bizden yana doğru döndü, aradan homurtular yükselmeye başladı.

Etraftaki bekleyenlerden özür dilemeye çalıştım.

“Lütfen kusurumuza bakmayın, acısı var.”

O arada usulca ona eğilip, alçak bir sesle konuşmaya çalıştım.

“Dede, lütfen bağırmayın, insanları rahatsız ediyoruz.”

Sanki düşmanına bakarmış gibi sinirli bir şekilde, bana baktı.

“Susmayacağım, yetti artık. Bana sus diyeceğine git de bunu onlara söyle.”

Sabahın köründen beri ayaktayım, deli gibi oradan oraya koşturuyorum. Neredeyse bir ton ağırlığıyla, onu kaç defa sedyeden bir yerlere kaldırıp indirdiğimi bile unuttum. Yorgunluktan düşüp kalacağım ama nedense o sıkılmış, beyefendinin başı şişmiş. Of ya!

Peki, benim günahım ne?

O sırada içeriden dedenin adı okununca, çocuklar gibi sevindim. Kapıdaki görevlinin yardımıyla iterek sedyeyi içeriye aldık. Oradaki uzman benim dışarıda beklememi söyleyince, sözlerini ikiletmeden hemen dışarıya çıktım. Yani hiç olmazsa iki dakika soluklanmam ne kadar güzel olacak. Huzur içerisinde boş bir yere oturup, hiçbir şey yaşanmıyormuş gibi gözlerimi yumdum.

Tabii bu rahatlama hissi öyle pek uzun sürmedi, dedeyi almam için içeriden seslendiler. Çekilen ultrason sonuçlarını da bir disk ile birlikte bana verdiler. Odadan çıkmadan önce Ortopedi servisini aramalarını rica ettim. Hastabakıcının yardımı olmadan benim oraya tek başıma ulaşmam çok zor.

Kapıdaki görevli hemen servise telefon edip, bir hastabakıcının gönderilmesini söyledi. Bize de dışarıda kenarda beklememizi, servisten buraya birazdan birini göndereceklerini belirttiler. Böyle söylenince dedeyi sedye ile dışarıya alıp bir kenarda beklemeye başladım. Dedenin anlamsız şikâyetlerini dinlerken, zaman nasıl geçmiş farkında bile değilim ama benim ömrümün bir kısmı da farkına bile varamadan öylece uçup gidiverdi.

Ortopedinin yardım için gönderdiği hastabakıcı yirmi dakika sonra lütfedip yanımıza geldi. Yine meşhur sedye kros parkurunu dedenin korku dolu bağırışları arasında aşıp, sağ salim ortopedi servisine intikal ettik. Dede, özel odasında yatağına yatırıldığında, oradaki kanepeye yığıldım. Nedense kendimi bir parça yorulmuş gibi hissediyorum!

Hikâyenin devam bölümleri,

Yaşam senfonisi – V

Reklamlar

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s