Yaşam senfonisi – III

Şarköy June 2007 017

Hikâyede üçüncü bölüme geldik ama daha olaylar başlayalı yirmidört saat bile olmadı. Biz karımla birlikte dört bir yana savrulmaya devam ediyoruz. Bölümün son kısımlarını okurken eğer elinizde varsa, Bülent Ortaçgil’in ‘Şık Latife’ şarkısını dinlerseniz daha çok keyif alırsınız. İşte hikayede üçüncü bölüm,

III

Hasta nakil ambulansı, şoförün söylediği gibi saat yedide kapının önündeydi. O sırada uyanık olan komşumuz Tuna Ağabeyin de yardımıyla, üçümüz dedeyi sedye ile ambulansa yerleştirdik. Her şey hazır olunca hiç beklemeden yola çıktık. Şoförle çok fazla konuşmadan Tekirdağ’ı geçip, YeniÇiftlik’te bir benzincide kısa bir mola verdik.

İlk işimiz kapıyı açıp ambulansın arkasında yatan dedeyi yoklamak oldu. Sadece karnı çok acıkmış ne zaman kahvaltı edeceğini merak ediyor, bunun dışında görünen herhangi bir problem yok. Ambulansta klima da olduğu için yattığı yerde terlemeden keyifle uyuyarak gidiyor.

Benzincinin marketinden hem bize hem de dedeye gerekebilir düşüncesiyle birkaç tane küçük su alıp, vakit geçirmeden tekrar yola koyulduk. O arada telefonla konuştuğum karım, biraz önce Tekirdağ’ı geçtiğini, Şarköy Çiftliğin yerinde mola verdiğini belirtti. Şimdilik program problemsiz bir şekilde yürüyor.

Saat on bire doğru Mahmutbey’de, otoban gişelerinden çıktıktan sonra Aksaray’a ve oradan birinci köprüye saptık. Çok geçmeden de Altunizade’de, Marmara Üniversitesi hastanesinin Acil Servisinin önünde durduk. Sedye ile dedeyi Acil Servisin içine taşıdıktan sonra, ambulans şoförünün ücretini verip teşekkür ederek onu gönderdim. Çok geçmeden de karım ile anneanne de Acil Serviste yanımıza geldi.

Çok kalabalık olan hastanede, önce dedenin Acil Servis’e giriş işlemleri için koşturdum. Kayıt işlemleri tamamlanınca, ortopedi uzmanı doktorun poliklinikten muayene etmek için gelmesini bekledik. Dedeyi basit bir şekilde kontrol eden uzman doktor, elimizde dün Şarköy’de çekilmiş olan filmler olmasına rağmen yeniden röntgen çekilmesinde ısrarcı oldu. Anladığım kadarıyla görüntülerin buradaki bilgisayarda bulunmasını istiyor.

Karımla anneanne bir kenarda oturup bizi beklerken, Acil Servis’ten görevlendirilen bir hastabakıcı ile birlikte sedyeyi iterek yola çıktık. Asansörle iki kat aşağıya indikten sonra uzun koridorlar geçip röntgen servisine geldik. Hastabakıcı oradaki görevliye elindeki evrakları iletip yanımıza geldi, birlikte güneş ışığı bile görmeyen kapalı bir koridorda duvar kenarında sıramızın gelmesini bekledik.

Dedenin ismi okununca, sedyeyi görevliyle beraber iterek röntgen odasına aldık. Sedyeyi röntgen masasının yanına iyice yaklaştırdık. Hastabakıcı benden diğer tarafa geçmemi istedi. Sedyenin üzerindeki çarşaf yardımıyla, dedeyi masanın üzerine çekerek alacağız. Zayıf biri olsa bu iş çok kolay olacaktı, ama kendisi maalesef yüz kilodan fazla.

Tabii o anda yapılabilecek pek bir şey de yok, onu röntgen masasına almak zorundayız. Dedenin düşeceğim korkusuyla panikleyip ellerime sarılmasına rağmen onu altındaki çarşafla çekmeye çalıştım. Sonunda hem benim hem de hastabakıcının gayretleriyle onu masanın üzerine aldık.

Hastabakıcı sedye ile dışarıya çıkarken, röntgen uzmanı beni hastaya yardımcı olmam için durdurdu ve bana dedeyi nasıl tutacağımı gösterdi. Üzerimde beni radyasyondan koruyacak herhangi bir önlük olmaksızın, dedeyi bana gösterildiği şekilde tutup yanında bekledim. Uzmanın içerden verdiği komutlara göre dedeyi çevirip, röntgenlerinin çekilmesini sağladım.

Hastabakıcı sedye ile tekrar içeriye girdiğinde, röntgen işimizin bittiğini anlamış oldum. Dedenin paniği ve korku dolu bağırışları eşliğinde, çarşafların kenarından sıkıca tutarak onu zar zor röntgen masasından sedyeye aktardık.

Benim belim herhalde bu kadar zorlamaya çok dayanmayıp, yakında bir yerlerden su koyuverecek. Ömrüm boyunca bir gün içerisinde, bu kadar ağırlığı üst üste kaldırmadım. Ağırlığın yarısını yüklensem bile elli kilo öyle basit bir şey değil. Dünden beri aldığım radyasyon da işin tuzu biberi. Bu gidişle yakında, ışıl ışıl parlamaya başlayacağım. Bu arada dedenin sesinin pek çıkmadığı cicim saatleri de maalesef sona erdi. Korkmaya ve o panikle de bana bağırıp çağırmaya başladı. Alttan alıp söylediklerini duymamaya ve sakin olmaya çalışıyorum ama o da hiç susmak bilmiyor. Biz karımla resmen yandık hem de ne yanış!

Röntgenden getirdiğimiz diskteki görüntüleri, Acil Servis’te bilgisayarda inceleyen ortopedi uzmanı, dedenin hep dediği gibi sonunda mukni oldu. Elindeki evraklara kendince bir şeyler çiziktirdikten sonra nihayet bizlere bir açıklama zahmetinde bulundu.

“Hastanın kalçasında kırık var, ameliyat edilmesi gerekli. Hastaneye yatış işlemlerini hemen yaptırın.”

Biz bütün bunları dünden beri zaten biliyoruz ama bir ortopedi uzmanın bunu kendinden emin bir şekilde söylemesi tabii başka bir şey. Burada resmen aklımızla alay ediliyor.

Görevlilerin öğlen yemek saatinin geçmesini beklerken, etrafa sorup hastaneye yatış işlemlerinin nasıl ve nerede yapılacağını öğrendim. Bu azimle Bağdat’ı da bulurdum ama son bir gayretle yine koşturdum. Elimde evraklar ve dedenin sağlık karnesiyle, ilgili ofisi bulup hastaneye yatış işlemlerini yaptırdım. İşim bitince de tekrar Acil Servis’e dönüp, bizimkilerin yanına geldim.

Orada görevli olan Acil Servis doktoru getirdiğim evrakları inceledikten son kararını verdi. Yanımıza röntgene beraber gittiğimiz hastabakıcıyı katıp bizi ortopedi bölümüne yönlendirdi. Sabahın köründen beri devam eden bu koşturmanın, şimdilik sona erdiğini düşünerek bir parça rahatladım.

Acil servisten dışarıya çıkarken, ‘herhalde bu binada asansörle üst kata çıkacağız,’ diye içimden geçirdim. Meğer ne kadar yanlış düşünmüşüm. Gerçeğin benim düşündüğüm gibi olmadığını çok geçmeden acı bir şekilde anladım. Sedyeyi birlikte ittiğimiz hastabakıcı, nereye gideceğimizi de anlattı.

“Yan tarafta hastaneye ait ikinci bir bina var, şimdi onun beşinci katına gideceğiz. Ortopedi bölümünün odaları orada!”

Sohbet devam ederken hastanenin giriş bölümünün sonundan başlayan, hafif eğimli ve uzun olan bir koridora sedyeyi iterek girdik. Bu alan belli ki sonradan eklenmiş, camdan yapılmış yan duvarlardan öğlende bir şeyler atıştırdığımız kafe görünüyor. Metalden uzun koridoru geçince, dik eğimli ve virajlı bir rampayı karşımda gördüm. Her şey resmen şaka gibi!

Gözlerime inanamıyorum, bir hastane içerisinde böyle bir bağlantı yolunun olması akıl alacak gibi değil ama gerçek.

Ben önden çekerek, hastabakıcı da arkadan iterek, Ağustos sıcağında dedenin üzerinde yattığı tekerlekli sedyeyi rampa yukarı yavaşça ilerlettik. Bu sıcakta her yanımdan resmen ter fışkırıyor, sabahtan beri üzerimde bulunan tişörtüm ve çamaşırlarım daha şimdiden sırılsıklam oldu. Sürdüğüm deodoranta rağmen kim bilir dışarıdan nasıl kötü kokuyorumdur.

Güçlükle çıktığımız dönüşlü rampanın bitiminde, küçük bir koridoru geçmeye başladık. Bundan sonra asansörle karşılaşmayı beklerken, tekrar bir rampa ile karşı karşıya geldik. Yok, artık yahu, daha neler!

Burada, herhalde hastaneler arası sedye kros yarışları yapılıyor olmalı.

İyi ki daha yola çıkmadan, hastabakıcının cebine üç beş kuruş sıkıştırmışım. Adam pes edip beni bırakıp bir gitse, orada öylece kalırım. Ben tek başıma ne Ortopedi servisinin yolunu bulabilirim ne de yüz kilodan fazla olan ve sürekli olarak ahlayıp inleyen, üstelik durmadan söylenen dedeyi iki adım ileri götürebilirim.

Sedyenin diğer tarafındaki hastabakıcı eminim içinden bana bakıp gülüyordur, ama bu benim çok da umurumda değil. Sabahın beşinden beri ayakta olunca, gerçekten çok yoruldum. Hastabakıcı, bitkin halimi görünce soluklanmam için kısa bir mola verdi, o arada bana burasını anlatmaya başladı.

“Hastaneye ait ilk binada poliklinikler ve tetkik merkezleri, gittiğimiz arkadaki binada ise servisler var. Ameliyathaneler ile yoğun bakım da orada yer alıyor.”

“İlginç bir yerleşim düzeni!”

“Öyle! Bu iki bina aradaki kot farkı nedeniyle gördüğün gibi koridor ve rampalarla birbirine bağlanmıştır.”

Hiç görmez olur muyum?

Üstelik her saniyesini de yaşadım. Hem dedenin sedyesini dikkatle tutmaya hem de kaymamaya çalışırken, her metre bana o kadar uzun geldi ki anlatamam.

Soluklandıktan sonra tekrar harekete geçtik, zar zor ikinci rampayı da geçince biraz ilerde asansörün önünde durduk. O anda nasıl sevindiğimi anlatamam, yani utanmasam asansör kapısını öpeceğim. Beşinci katta asansörden inip ortopedi servisine girdik.  Hastabakıcı ile dedemi çarşaflardan tutup, bağırışlar arasında oradaki bir başka tekerlekli sedyeye aktardıktan sonra, Acil Servis’in hastabakıcısı sedyesini alıp yanımızdan ayrıldı.

Ben oradaki bir iskemleye oturmuş soluk alıp dinlenmeye çalışırken, çok geçmeden de karım ile anneanne de bize yetiştiler. Hastamızın servise yatış işlemleri yapılırken, anneanne orada görevli olan doktordan varsa tek kişilik bir oda istedi. Arkadaşı Nahide Hanım ayağını kırdığında, burada tek kişilik bir odada kaldığı için anneanne bu odaların varlığından haberdar. Büyük ihtimalle üniversite hastanesini de bu nedenle seçti.

Nahide Hanım, bir kaç sene önce burada hasta olarak yatarken, anneannenin ricasıyla gelip onu ziyaret etmiştik. Hatırlıyorum da, o yaz sıcağında, bu karışık hastanede sorup soruşturup bir şekilde odasını bulmuştuk. Odasından içeriye girdiğimizde gözüme ilk çarpan şey, taranıp kabartılmış gümüşi saçları ile beyaz çarşafların arasından dışarıya çıkmış olan parmakları kırmızı ojeli ayaklarıydı. Bülent Ortaçgil’in, ‘Şık latife’ şarkısındaki gibi şık ve bakımlı kadındı Nahide Hanım.

Kapıda karımı görünce, yelpazeli eliyle içeriye gelin diye işaret etmişti. İçeriye usulca girip, bizimle ilgilenip konuşmasını beklemiştik. O bir elinde salladığı açık yelpazesi, diğer elinde kulağından çok uzak tuttuğu telefonu ile oflaya pofluya konuşuyordu.

Telefonu kapatınca bize dönüp, hoş geldiniz bile demeden dert yanmaya başlamıştı.

“Bu sıcakta beni arıyorlar, hiç çekilecek gibi değil!”

Bu sıcakta dudaklarına sürülmüş kırmızı ruju, görünüşünü tamamlayan elleri ve ayaklarında ki kırmızı ojeleri ve pembe geceliğiyle kendisine özen göstermeyi biliyordu. Ancak onu nezaket gösterip arayanları, minnetle hatırlamayı düşünemiyordu. Söyledim ya kendine has, değişik bir kadındı Nahide Hanım!

Anneanne ile Nahide Hanım, Ankara’dan beri uzun yıllardır tanışıyorlarmış. Şimdi de yazın Şarköy’de, kışın da İstanbul’da komşu olarak görüşüyorlar.

Hatırlıyorum da bir kış İstanbul’da, Anneanne ile Nahide Hanım, karşı tarafta yani Avrupa yakasında oturan bir tanıdıklarına gitmeye karar vermişler. Anneanne onları minibüs yolundaki üst Göztepe otobüs durağına götürmemizi rica etti. Nahide Hanım’ı da Göztepe istasyon caddesinde, oturdukları evin önünden alacakmışız.

Karımın yerine belirlenen günde ben gidip önce Anneanneyi Erenköy’den aldım, sonra da beraberce yola koyulduk. Anneannenin söylediği yerde yol kenarında durduk. Oradaki apartmanın girişinde bekleyen Nahide Hanım’ı görünce, Anneanne camını açıp seslendi.

“Nahide Hanım, buradayız.”

Sesi duyduğu yöne dönen Nahide Hanım, anneanneyi görüp tanıyınca, ağır adımlarla bize doğru yürüdü ve kapıyı açıp arabaya bindi. Onlar birbirlerinin hatırlarını sormaya başladıklarında, ben de yavaşça arabayı hareket ettirdim. Karşı tarafa giden otobüslere binecekleri durağın, trafik ışıklarının biraz ilerisinde ve köşedeki benzincinin de tam karşısında olduğunu iyi biliyorum. Dar yolda trafiğin yoğun olacağını ve onların da yaşları nedeniyle yeterince hızlı hareket edemeyeceklerini düşünerek, benzincinin içerisinde durdum.

Nahide Hanım, durduğum yeri beğenmemiş olacak ki hemen tepki gösterdi.

“Efendim siz devam edin, ben size ineceğimiz yeri söylerim.”

Bu sözleriyle oldukça şaşırdım ama bozuntuya vermeden tekrar arabayı hareket ettirip, benzinciden yola çıktım.

Daha on metre bile gitmeden arkadan seslendi.

“Biz burada inelim efendim.”

Bir cevap vermeden kenarda durdum. Arkamdan kızgınca çalınan korna sesleri arasında, onlar arabadan salınarak indiler. Geçerken kızgınlıkla bana el işareti yapan şoförlere ben de arabadan inenleri gösterdim.

Şarköy’de nezaket gereği Anneanneyi Nahide Hanıma götürdüğümüzde, ancak o sırada onunla görüşme imkânı olurdu ve karşılıklı hatırlar sorulurdu. Kendisi birinci sitenin tam sonunda oturuyor, evi en uçtaki blokta olduğu için de denize çok yakın. Geçmiş senelerde deniz, dalgalar kıyıyı iyice oymuştu. Yapılan doğru müdahalelerle, orada yine uzun bir kumsal oluştu.

Neyse yine bir yaz nedenini pek hatırlamıyorum ama karımla köpeğimiz Tarçın’ı alıp yürüyüşe çıktık. Biz Nahide Hanım’ların oraya vardığımızda, balkonda bulunan manevi kızı Gülten’i gördük. O ve Nahide Hanım bu evrende nasıl karşılaşıp bir arada yaşamaya başladılar bilmiyorum ama bundan daha iyi bir eşleşme olamazdı.

Gülten’le konuşurken dışarıya çıkan Nahide Hanım, karımı içeriye balkona buyur etti. Ardından bana doğru dönüp yerimi gösterdi.

“Köpekle içeriye giremezsiniz, siz dışarıdaki masada oturacaksınız.”

Şeytan içimden ’Hadi kalk git!’ dese de, sesimi çıkarmadan dışarıda bir iskemleye oturdum. Ortada Anneannenin ve karımın hatırı vardı!

Sonuçta, bu kadar zamandır anlattığım Nahide Hanım, bizim hastane maceramızın başlamasına da vesile oldu. Kibarlık edip hayır dualarımı kendisinden eksik etmediğimi de itiraf etmeliyim.

Hikâyenin devam bölümleri,

Yaşam senfonisi – IV

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s