Gönülsüz gidiş-V

 

Sabah tıraş olup hazırlandıktan sonra vakit geçirmeden kahvaltıya indim. Açık büfede karnımı iyice doyurup,  koyu süzme kahvemi de içtim. Otele hesabımı ödedikten sonra eşyalarımı arabanın bagajına yerleştirip, motoru çalıştırdım. Hareket etmeden önce, güneş gözlüğümü güzelce temizleyip boynuma astım. Giderken Kaş’ı, limanı ve sevdiğim her şeyi koyu camların arkasından değil kendi gözlerimle görüp buradan öyle ayrılmak istiyorum.

0022

Noel Baba çay bahçesinin yanından geçerken boş bir yer görünce hiç düşünmeden arabamı park ettim. Ayrılmadan bir çay içmek beni mutlu edecek. İçeriye girip güneş şemsiyelerin altında boş bir masaya oturdum. Çok geçmeden genç garson gülümseyerek yanıma geldi, günaydın diyerek sordu,

“Çay mı getireyim ağabey?”

“Evet, lütfen.”

Pazar sabahı olmasına rağmen bu erken saatte kasaba sanki çoktan uyanmış, liman ve meydan oldukça hareketli.

‘Kekova’ya Üçağız’a, Kahramanlar onda kalkıyor!’ bağırışları diğer turların anonslarıyla birbirine karışıyor.

Bu mevsimde bile teknelerin önünde kayıt yaptırıp bilet alan insanlar var, ama tekneler daha henüz boş. Turlara gidecek olanlar meydandaki çay bahçelerinde oturmuş,  kalkış saatini beklerken sabah keyfini çıkarıyorlar. Masaların üstü ve iskemlelerin yanları gün içinde teknede kullanacakları eşyalar ile dolu.

Garson çayımı getirip masaya bırakınca, ona teşekkür edip borcumu hemen ödedim. Yolum gerçekten çok uzun, birazdan çayımı bitirip yola çıkacağım. Önce Antalya’ya, oradan Afyon üzerinden İstanbul’a doğru yol alacağım.

Çayımı yarılamışken saatime göz attım, neredeyse on oluyor. Gördüğüm kadarıyla, benim gibi burada oturan tur yolcuları da hareketleniyor. Yollarımız ayrı, onlar Kekova’ya gidecek olan gezi teknelerine doğru yöneliyorlar bense kendi arabama.

 

Arabaya binmeden önce arka sokaktaki PTT’ye gidip bir telefon kulübesinden son defa evi aradım, annem zor çıkan sesiyle dikkatli olmam konusunda tembihte bulunmayı unutmadı. Haksız da değil uzun saatler boyunca arabayla yol alacağım. Marketten su ve bisküvi gibi birkaç şey alıp yolun kenarında park ettiğim arabama binip çalıştırdım.

Dışarının sıcağı arabanın içinde daha fazla hissediliyor, ön camları sonuna kadar açtım. Yavaşça hareket edip limanın içinden yavaşça geçtim, caminin köşesinden yukarıya doğru saptım. Kaş’tan hüzünle ayrıldım, sağ yanımda göz alabildiğine engin deniz, yükseldikçe genişleyen bir ufuk var. Meis Adası ve onun çıplak gözle seçilebilen beyaz yapıları, limandan tura açılan tekneler bana sanki el sallıyorlar. Uçsuz bucaksız lacivert yeşil güzellik, masmavi gökyüzüyle karışmış.

Biraz ilerleyince yol hemen içeriye, dağlara doğru döndü. İlk geldiğimizde dar ve kötü olan yolun yerine yapılan geniş asfalt, beni doğruca Demre’ye ulaştıracak. Telaşsız bir şekilde gaza dokundum, radyoda bulduğum Yunan kanalından yumuşak Yunan müziği kulaklarıma usulca doldu. Gözlerimi yoldan ayırmadan sakin bir şekilde gidiyorum, Kekova’nın yanındaki Üçağız köyünü gösteren yön işaretinin yanından geçince hızlandım.

Yol aldığım geniş yoldan aşağıya doğru yavaşça inerek Demre’ye ulaştım. Antik Andriace Limanının yanından geçtim. Tur tekneleri, şimdi de buradan Kekova’ya batık şehre kalkıyor.

Yine Santa Claus’un, yani Noel Baba’nın doğduğu kutsal yerdeyim. Kilise ziyarete açık ama yolum çok uzun, bu nedenle sadece önünden geçip yoluma devam etmeye karar verdim.

Noel Baba kilisesinin biraz ilerisinde, yolun kenarında otostop işareti yapan birini fark ettim. Otostopçu ruhum, nedense onu yolda böyle bırakmaya izin vermedi. Hiç tereddüt etmeden önünde durup yan camı indirdim. Telaşla ve heyecanla açık cama eğilip, elinde tuttuğu üzerinde Antalya yazan kartonu bana gösterdi.

Dilimin döndüğü kadar İngilizcemle ona,

“Hadi gel,” dedim.

Arka kapıyı açıp sırt çantasını koltuğun üzerine koydu, sonra gelip yanıma oturdu. Kendisi Avustralyalıymış ve Antalya limanına gidiyormuş, oradan bir gemi bularak Kuzey Afrika’ya geçmeyi umuyormuş.

Ben de üniversiteyi bitirince, yurtdışında birçok üniversiteye burslu okumak için mektuplar yazmıştım. Avustralya’da da birkaç yere yazmıştım ama gelen cevaplar, gönderdiğim ders notları ile burs almamın imkânsız olduğunu anlatıyordu. Ne kadar istesem de olmadı işte.

Avustralyalı AC/DC ile Men at Work gruplarını da çok severim. Onların ‘Settle down my boy,’ şarkısına da bayılırım, keşke şimdi radyo da çalıyor olsaydı. Biraz sonra gireceğim zor ve yorucu yolda, grup bana sakin ol deyip dururdu.

Yanımdaki Avustralyalıya bütün bunları anlatmaya çalışmadan teybe Nilüfer’in bir kasetini koyup, Finike’ye doğru yola çıktım. Yol hiç ama hiç değişmemiş, yine dar ve keskin virajlı!

Gözüm ve bütün dikkatim dar yolda, bu nedenle ne denizi nede o güzelim koyları heyecanla görüp seyredebildim.

Bir saat içinde Finike’yi ve Kumluca’yı geride bıraktım, yine o çok iyi bildiğim yerlerdeyim. Olympos yol ayrımında içimde bir anı saati kendiliğinden çaldı, her şey artık çok farklı.

Yol iyice genişlemiş, kenarlarda tezgâh açan satıcılar türemiş. Tekirova’dan itibaren de oteller yapılmaya başlamış. Kemer’e geldiğimde, etrafta yapılmış olan büyük otelleri ve tatil köylerini görünce gözlerime inanamadım.

Doğal olarak Turban Kızıltepe Kamping’i merak ederek, anayoldan çıkıp Beldibi yoluna girdim. Yan yana yapılmış bir sürü otel var, Kızıltepe Kamping’in de yerine kocaman oteller yapılmış. Hüzünlenmedim desem yalan olur, orası bizim ilk göz ağrımızdı.

Tekrar anayola çıkıp yola devam ettim, tünelleri ve bizim fareye benzettiğimiz adayı geride bıraktıktan biraz sonra Antalya limanının önünde durdum. İsmini aklımda tutamadığım Avustralyalı yol arkadaşım, teşekkür ederek arabadan indi. Ona iyi şanslar dilerken, o da arka koltuktan çantalarını aldı.

Konyaaltı plajının bulunduğu cadde de ilerlemeye başladım, dönerek Falezlerden yukarıya çıkıp şehir merkezine girmek yerine yeni açılan geniş yoldan Burdur yoluna saptım. Antalya gerçekten çok büyümüş, şehir öyle kısa sürede bitmiyor. Yeni geniş yollar yapılmış, bildiğimiz eski otogar şehir dışına çıkarılmış.

Çamlar arasındaki ana yoldan tekrar tırmanmaya başladım, yeni oluşturulan sanayi bölgesini geçerken hızımı arttırdım. Bir buçuk saat sonra Burdur çıkışında bir benzin istasyonuna girip, arabaya benzin aldım ve kendime ihtiyaç molası verdim. Neredeyse beş saattir yollardayım ayaklarım iyice uyuşmuş, biraz dolaşıp ayaklarımı açmaya çalıştım. Aslında karnım da çok acıktı, ama Afyon’da durup orada lezzetli bir sucuk ekmek yemek istiyorum.

Akşamüstü beş gibi arabayı, Afyon’da Cumhuriyet sucuklarının mola yerinde park ettim. Burası yine her zamanki gibi kalabalık, orada ki otobüslere sürekli anonslar yapılıyor. Ben de diğer müşteriler gibi sıraya girip, sucuk ekmek ayran ve su aldım. Elimdekilerle birlikte dışarı çıkıp, boş bulduğum bir masaya iliştim. Acıkmışım da, aldıklarım kaşla göz arasında tükeniverdi. İçeriden bir sade nescafe alıp içmeye başlayınca, gerçek huzuru da buldum. Artık karnı tok, sırtı pek yola devam edebilirim.

Bundan sonra Kütahya, Bozüyük, Bilecik istikametinde gideceğim. Pamukova, Adapazarı İzmit güzergâhını takip etmek yerine, Bilecik’te İznik Bursa ayrımı varmış oraya sapacağım.

İş arkadaşlarımdan biri, o yolun iyi olduğunu ve kolayca Eskihisar Topçular feribotuna ulaşabileceğimi, üstelik de çok fazla zaman kazanacağımı söyledi. Bu güzergâh benim de aklıma yattı, o yola girip İznik ve Karamürsel yönüne devam edeceğim.

~/~

Akşam saat dokuza gelirken Bilecik’e ulaştım, İznik yol ayırımı işaretini görünce de çok fazla düşünmeden hemen sinyal verip saptım. Kısa sürede bu yola girdiğime pişman oldum, yol hem çok dar hem de kamyon trafiği de çok yoğun. Geriye dönüp zaman kaybetmeyi göze alamadığım için mecburen devam ettim. Büyük kamyonları bu dar yolda sollayıp geçmek hiç de kolay değil. Sabahtan bu yana bu kadar mesafe gelince, bu yol beni gerçekten çok yordu.

Gece saat ona gelirken İznik’e girdim, ilk defa bu yolu kullanıyorum ve buralara daha önce hiç gelmedim. Ana cadde de dikkatli bir şekilde ilerlerken hem etrafa bakınıyorum hem de yön levhalarını kaçırmamaya çalışıyorum.

Dikkatli ve yavaş bir şekilde yol alırken yolun kenarında bekleyen beyaz saçlı, yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Belli ki bir yere gidecek. ‘Gideceği yer yolumun üzerindeyse, bu geç saatte ona bir iyilik yapayım,’ düşüncesiyle onun önünde durdum.

Yan camı indirip nereye gidiyorsunuz diye bile soramadan, o yaşlı adam kapıyı açıp hemen yanıma oturdu. O an da arabanın içi kesif bir rakı kokusuyla doluverdi, yaşlı adam belli ki oldukça fazla içmiş.

‘Eyvah, sarhoşun birine çattım. Onu nasıl indireceğim?’ diye içimden düşünürken, aklıma nereye gideceğini sormak geldi. Eğer gideceği yönü söylerse, ben tam tersini söyleyerek

“Kusura bakmayın o yana gitmiyorum,” deyip onu arabadan indireceğim.

Daha ben ağzımı açıp nereye gideceğini soramadan o konuşmaya başladı.

“Beni buradan götür, neresi olursa olur!”

Şaşkınlıkla ona bakakaldım,

O istifini bozmadan sözlerine devam etti

“Bir saat önce hapishaneden çıktım, şimdi Bursa’ya gidiyorum.”

Bir anda donup kaldım, kısık bir sesle

“Ben Bursa’ya gitmiyorum, kusura bakmayın,” demeye çalıştım.

O sarhoşlukla dili kaymış bir şekilde cevap verdi.

“Önemli değil, nerede olsa inerim. Hele buradan bir gideyim de.”

“Peki, o zaman sizi Bursa yol ayrımında bırakırım,” dedim.

Başını aşağıya yukarıya doğru salladı

Nasıl oldu bilmiyorum, ama herhalde basiretim bağlandı. Donup kalmış bir şekilde kaderime razı olup, sinyal verip yavaşça hareket ettim. Kötü bir şey düşünmemeye çalışarak yola koyuldum. İznik’i geride bırakınca hızımı arttırdım. Ne olacaksa olacak artık, annem için korkarken galiba arada ben gümbürtüye gideceğim.

Hem yola çıkmanın hem de doğal olarak içkinin verdiği rahatlamayla, yaşlı adamın dili de hemen çözüldü. Peltek bir dille yaşadıklarını anlatmaya başladı,

“Hapishaneden çıkınca ilk işim, meyhaneye gidip rakı içmek oldu. O kadar çok özlemişim ki üç dört duble rakıyı, yarım saat içinde su gibi içtim.”

Yaşlı amcam nasıl bunaldıysa, özgür kalınca kendini iyice koy vermiş.

‘Acaba ne yaptı da yattı.’ diye içimden düşünürken adam sanki zihnimi okuyor.

“Bursa’da bir adam yaralama olayına karıştım, üç yıl hapis cezası aldım,” diye açıklamada bulundu. “Çok şükür, sayılı günler geçip bitti.”

“Gözünüz aydın, artık her şey gelip geçmiş,” diyerek onu rahatlatmaya çalıştım.

Yorgun bir sesle sözlerine devam etti.

“Geçti ama nasıl? Sen onu bir bana bir de yaşlı yüreğime sor? Benim bütün ömrüm hapishanelerde geçti, bu ilk vakam da değil.”

Gecenin karanlığında ıssız bir yolda hem sarhoş hem de hapisten yeni çıkmış bir adamla, arabada bir arada gidiyorum. Allahtan daha başka ne isterim ki?

Yapacak hiç bir şey yok, bu adamı bir an önce döneceğim kavşağa gelip indirmeliyim.

Yaşlı adam da anlattıkça anlatıyor.

“Üzerime suç da attılar, ama Bursa’ya dönünce onlardan bunun hesabını soracağım”

Ben hiç ağzımı açmadan büzüştüğüm koltuğumda, ilk defa geçtiğim ve hiç bilmediğim bu yollarda arabayı dikkatli bir şekilde kullanmaya çalışıyorum. Yaşlı Amcayı çok fazla sarsmak da istemiyorum, arabanın içine de yediği içtiği her şeyi bir anda çıkarabilir. Bir yandan da kendimce, onun hareketlerini takip etmeye çalışıyorum. O ara ömrümün yarısı da ayaklandı, aldı başını başka yerlere gitti.

O anda hatırlamış gibi bana doğru döndü,

“Benim hiç param da yok, Bursa’ya nasıl gideceğim?”

Bu soruyla birlikte içim de ürperdi. Anlaşıldı, bu adama biraz para da vermem gerekiyor.

İçimden kendi kendime konuşmaya başladım.

‘Oğlum buldun belanı işte! Ne o iyilik yapacakmışsın, sana ne! Sana mı kaldı iyilik yapmak?’

Adamın üstünde silah var mıdır acaba?

Onu da tam olarak bilemiyorum.

Of yahu, bu yol böyle nasıl biter?

Gözümü yoldan ayırmadan, sesimin sakin ve kuvvetli çıkmasına çalışarak söze girdim.

“Uzun bir yoldan geliyorum, üzerimde pek fazla param yok ama size Bursa’ya gidecek kadar para veririm merak etmeyin.“

Bana bakmadan oturduğu yerde, olur der gibi başını salladı. Zaten aklı, hareketleri kendi bağımsız cumhuriyetini çoktan ilan etmişler. Adam arabada neredeyse sızdı sızacak.

Kısa bir süre sonra, Karamürsel yol ayrımına geldim. İçten içe sevinerek ama belli etmemeye de çalışarak, yavaşça yol kenarında durdum. Arabanın dörtlü ışıklarını yakıp, usulca arabanın el frenini çektim. Cüzdanımdan yirmi milyon lirayı çıkarıp ona uzattım.

“Amca burada artık yolumuz ayrılıyor. Siz bundan sonra Bursa yönüne giden bir başka arabaya bineceksiniz. Bu para eminim sizi Bursa’ya kadar götürür.”

Ben cüzdanımı aceleyle cebime koyarken o da uzattığım parayı alıp cebine koydu. Kapıyı yavaşça açıp ağır hareketlerle arabadan dışarıya çıktı. Kapıyı kapatmadan önce sallanarak geri dönüp eğildi, rakı kokan nefesiyle

“Allah senden razı olsun!“ diyebildi.

Başımı salladım, gülümsemeye çalışarak cevap verdim.

“Yolunuz ve şansınız açık olsun!”

Yaşlı adam kapıyı kapatınca, camı kapatıp kilide bastım. Hiç beklemeden arabayı hareket ettirip yola devam ettim. Bir parça uzaklaşınca iki ön camı da açıp, içerisini rakı kokusundan arındırmaya çalıştım. O arada elim ayağım da sinirden ve heyecandan boşandı. Zaten âdetimdir, ben olay anında inanılmaz sakinimdir ama olay bittikten sonra heyecanı yaşamaya başlarım. Benim de yapım böyle işte!

Karamürsel levhasını görünce, hatalı bir şey yapmamak için ayağımı gazdan çektim ve yavaş bir şekilde gitmeye başladım. Biraz sakinleşince de hızımı arttırdım. Karamürsel’i geçtikten sonra arabalı vapura ulaştım. Vapura girince, görevlinin bana gösterdiği yerde arabamı durdurup, kendimi hemen dışarıya attım. Gelen başka araba ve otobüsler vapura yerleştirilirken, merdivenlerden yukarıya üst kata doğru çıkmaya başladım. Aklım hala İznik’te yaşlı adamla yaşadıklarımda!

Gecenin karanlığında oturmuş çayımı içerken, burnuma gelen denizin ve yosunların kokusunu duydum. Vapurumuz gecenin ve denizin içerisinde akıp giderken düşüncelere dalıp gittim.

İnsan yaşarken, ne ile karşılaşabileceğini hiç kestiremiyor. Gösterilen iyi niyet, bazen hayal kırıklığı yaratıp ömrünüzü de alıp götürebiliyor. Çok değil bir saat önce yaşadığım korkuyu ve heyecanı hatırlayınca, bir daha gereksiz iyilikler yapmamaya, yoldan da hiçbir yabancıyı arabama almamaya o an da yemin ettim.

Gece saat birde evimizin önünde arabamı park ettim, on beş saattir yoldaydım. Gayri ihtiyari gözüm arabamın kilometre saatine takıldı, orada görünen rakam iki bin beş yüz onu gösteriyor. Bagajdan çantalarımı alıp eve girdiğimde, ilk işim yattığı yerden acıyla doğrulmaya çalışan anneme sarılıp onu özlemle öpmek oldu. Onu bırakıp gittiğimden daha çok çökmüş durumda buldum. Çektiği acılardan dolayı yeterince beslenemiyor, gün geçtikçe de iyice güçten düşüyor. Kız kardeşimle gizlice lafladık, bizim birader ne aramış ne de buraya gelmiş. Annem, hiç sesini çıkarmadan gözü yollarda üzüntüyle öylece kapılara bakıp durmuş. Söylenecek hiçbir şey yok, herkes kendi yolunda gidiyor.

Reklamlar

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s