Gönülsüz gidiş-IV

Bugün Cumhuriyetin ilan edildiği gün  yani 29 Ekim, tüm okurların bayramını kutluyorum. Bu ülkenin ileri medeniyet seviyelerine gelmesi için çaba gösteren ve bu uğurda can verenleri gönlümüzden ve aklımızdan silmek mümkün mü?

unnamed

Görsel: T.İş Bankası

Marmaris’e 1983 yılında geldiğimde kamara gibi sadece yatağı olan basit bir odada dört gün kalmıştım. Burada hem sahildeki plajda günlerimi geçirmiş hem de çevredeki koylara yapılan tekne turlarına katılıp, denize girmiştim. Bu nedenle Marmaris’te kalmamı gerektirecek ilginç bir durum yok, yarın sabah gecikmeden buradan ayrılacağım.

Aklımdaki program neredeyse belli, sabahtan arabayla doğruca Dalyan’a gideceğim. Orada bir küçük piyade tekneye binip,  sazlıkların arasından İztuzu plajına geçeceğim. Denize girip, çevreyi gördükten sonra tekrar tekneyle Dalyan’a geri döneceğim. Daha sonra arabayla yola çıkıp Göcek ve Dalaman üzerinden Fethiye’ye gideceğim. Orada ara sokakların birinde bulacağım salaş bir lokantada, yemek yiyip doğruca Ölüdeniz’e gideceğim.

gmarmaris

Hatırlıyorum da 1982 yılında, Mete isimli bir arkadaşımla ilk defa Kaş’a geldiğimizde, o zamanlar Kaş’tan İstanbul’a doğrudan otobüs seferi yoktu. Kaş’tan ya Fethiye’ye ya da Antalya’ya gidip, oradan İstanbul otobüsüne binilirdi. Bizler de hep resimlerde gördüğümüz Ölüdeniz’i görmek istediğimiz için Fethiye’den İstanbul’a dönmeyi tercih ettik.

Kaş’tan bindiğimiz midibüsle Fethiye’ye gelince, önce İstanbul’a otobüs biletlerimizi aldık ve sonra da bir minibüse binip doğruca Ölüdeniz’e gittik. Dolaşırken sahilde gördüğümüz Deniz Kamping’de, gece kalmak için kontrplaktan yapılmış bir bungalov bulduk. Ondan sonra da geri kalan zamanımızı deniz kenarında yüzerek etrafa bakarak geçirdik.

O zamanlar Ölüdeniz’den Fethiye’ye en son minibüs, akşam saat altıda kalkardı. Ondan sonra otostop dışında buradan gidiş şansınız olmazdı. Ayrıca lokanta olmadığı için yemek bulma konusu da büyük bir problemdi. Biz orada kaldığımız o gece ve sabah, bisküviden başka yiyecek pek fazla bir şey de bulamadık.

Sabah eşyalarımızı toparlayıp Ölüdeniz’e gelen ilk minibüse binip Fethiye’ye geri döndük. Bineceğimiz otobüsün kalkış saati öğlen birdi, İstanbul’a da ertesi sabah ancak saat altı gibi varıyordu. Fethiye’de etrafı biraz gezip gördükten sonra, doğruca garaja yakın bir yerdeki küçük esnaf lokantasına girdik. Yola çıkmadan karnımızı doyurmamız iyi olacaktı. İster açlıktan deyin isterseniz de yemeklerin lezzetinden ama ben o lokantada, iki porsiyon patlıcan musakka yemeğini, pirinç pilavıyla birlikte hiç zorlanmadan keyifle yedim. O küçük esnaf lokantasında yediğim yemeğin lezzetini de nedense yıllardır hiç unutamadım.

Zihnimiz herhalde beş duyuya bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Bir tat belki bir yaşanmışlık belki de görüntü zihinde hemen yerini alıyor. Duyarlılık ve dikkat de hatıraları destekliyor olmalı. Neyse ben Fethiye’de hatırladığım gibi bir yemek yedikten sonra Ölüdeniz’e gideceğim. Orada bakir kumsalda yine berrak denize girip, anılarımı tazeleyeceğim. Ondan sonra da ver elini Kalkan ve Kaş.

Aslında kendimi öylesine yorgun hissediyorum ki anlatamam. Günlerdir sanki koşturarak, bir yerlere yetişmeye çalışıyorum. Yola ilk çıktığımdan beri kat ettiğim uzun mesafeyi, gezip gördüğüm yerleri düşünmek bile beni resmen yoruyor. Dişlerimi fırçalayıp yatağa uzandığımı hatırlıyorum, sonra film koptu. Güneş altında ve deniz üzerinde geçirdiğim uzun bir gün, üstelik araba sürdüğüm dar ve virajlı yol beni anlaşılan çok etkilemiş.

Temiz havada bol oksijeni soluyarak uyanmak bambaşka bir şey, yataktan zıpkın gibi fırladım. Aklımdayken balkona akşamdan astığım mayolarımı ve havlumu alıp, küçük spor çantama yerleştirdim. Tıraş olup hazırlığım bitince hesabımı ödeyip otelden ayrıldım, yola çıkmadan yakındaki bir pastanede aldığım iki açma ve çayla sabah kahvaltımı yaptım.

Marmaris’ten ayrılmadan önce bir telefon kulübesinden evi arayıp hem son durumu öğrendim hem de uyanmış olan annemin yüzünü görmesem de sesini işitmek istedim. Sesinde sabah mahmurluğunun yanı sıra aynı yorgun ifade var ama bunlar kelimelerin arasına gizlenmeye çalışılıyor. Dayanılmaz ağrıları olduğunu adım gibi biliyorum.

Yola çıktığımdan beri tek endişem onun yüzünü bir daha görememekti ama buna rağmen yoluma devam ediyorum. Duyarsız olmadığımı biliyorum, çaresizliğimin üzerini gizlice örtmeye de çalışmıyorum sadece büyük bir umutla beklediği büyük oğlunun gelmesi için anneme neden yaratıyorum.

Yola çıktığım zaman aklım karmakarışıktı, araba sanki otomatik pilottaymış gibi yol almaya başladım. Mesafeler fazla uzak olmadığı için saat on buçuk gibi Dalyan’a ulaştım. Arabamı yine ara sokaklardan birine park edip, spor çantamla iskeleye doğru yürüdüm. Plaja giden sıradaki küçük piyade tekneye binip, kenardaki boş bir yere oturdum.

gdalyan.jpg

Tekne dolup hareket edince, ben de birçok kişinin yaptığı gibi ayaklarımı dışarıya doğru uzatıp oturdum. Kayalara oyulmuş anıt mezarları geçince, kaptanın uyarısıyla ayaklarımızı içeriye aldık. Bundan sonra teknemiz saz ormanı içerisinde, kıvrak bir şekilde ilerlemeye başladı. Ben etrafı hayranlıkla seyrederken, bazıları ellerindeki fotoğraf makineleriyle göze çarpan renkli kuşların ve su kaplumbağalarının resimlerini çekmeye çalıştılar.

dalyan_kanali

Teknemiz sazların arasından çıkıp küçük bir iskeleye yanaştığında, diğer yolcularla birlikte yürüyerek kumsala çıktık. Biten sezon nedeniyle çok kalabalık olmayan kumsalda, gözüme kestirdiğim bir yere çantamı ve havlumu koyup soyundum. Gözümü çantadan bir an bile ayırmadan sıcak denizde yüzerken, doğrusu keyfime diyecek yoktu.

Güneş altında çok fazla kalamadığım için, toparlanıp doğruca bir kabine gittim. Islak mayomu değiştirdikten sonra oradaki belediye gazinosunda bir yer bulup oturdum. Getirilen çayı içip dinlendikten sonra, gelen bir başka tekneye binip tekrar Dalyan’a geri döndüm.

Fethiye’ye doğru yola çıkacağım ama içim nasıl eziliyor anlatamam, midemin gurultusu da ayyuka çıktı çıkacak. Fethiye’de eğer yerini hatırlayıp bulabilirsem, o küçük lokantada tekrar yemek yemeyi düşünüyorum. Aklımda ve yüreğimde olan bütün planım bu.

Arabamı bıraktığım sokağa doğru giderken, küçük bir lokantanın vitrininde tezgâha yan yana sıralanmış yemekleri gördüm. İşte orada film koptu, her şeyi bir kenara bırakıp bir saniye bile düşünmeden kapıdan içeriye girdim. Bir masaya geçip oturmadan önce camlı tezgâha gidip dört köşe büyük tepsilere konulmuş olan yemeklere aç gözlerle baktım. Gördüklerimin içerisinden kendime yine yemek olarak bana haince göz kırpan, patlıcan musakka ile pirinç pilavını seçtim.

Oturduğum masaya getirilen yemeklerin önce çatalla ucundan tadıp, bana tanıdık gelebilecek bildik bir tat aradım ama maalesef onu pek bulamadım. Burada yemeği lezzetlendiren el farklıydı. Patlıcanından mı yoksa etinden midir bilinmez ama umduğum o lezzeti ve damak tadını ne yazık ki yakalayamadım.

Karnım tok bir şekilde araba kullanırken, Ortaca, Göcek derken Fethiye’ye ulaştım. Benim annemin de ismi aynı olduğu için burası bana daha farklı geliyor. Sanki anneme burada bulunmam ilginç gelecekmiş gibi düşünerek, yol kenarında bir telefon kulübesi aradım.

Kız kardeşimin verdiği telefonu eline aldığında yaşam mücadelesi veren annem zor çıkan sesiyle heyecanıma ortak olmaya çalıştı ama bunu pek beceremedi. İstanbul’a ne zaman geri döneceğimi sorunca, onun bizim biraderden ümidini kestiğini anladım.

Ana kalbi işte hasreti çok kaldıramıyor ama oğlunu da artık tanıması gerekiyor. Onun önceliği hiçbir zaman ana babası ve kardeşleri olmadı, bunu onun yumuşak yüreği anlamak istemiyor.

Pazar akşamı geri döneceğimi söyleyince içten içe sevindiğini hissettim. Ben de artık buraya kadar gelmişken Kaş’ı görmeden geri dönmek istemiyorum, içimde sanki bir parça kırgınlık da oluştu gibi.

Konuşma bitince içim buruk bir şekilde yola çıkıp çok fazla oyalanmadan Ölüdeniz’e devam ettim,  arabamı sahilde park ettiğimde saat üç buçuğa gelmişti. Gelirken yol üzerinde yapılmış çok fazla ev gördüm. Bana göre bu çok özel ve gizemli yer, artık sıradan bir tatil beldesine döndürülmüştü. Yeniliğe karşı çıkmayı sevmem ama çevrenin değiştirilmesi, doğanın yok edilmesi ve etrafın taş bloklarla doldurulması, işte bu beni artık çileden çıkarıyor.

Olu+Deniz+Belcekiz+Beachbelcekiz-plaji-oludeniz

Gözlerim daha önce kaldığımız, hemen sahilde yer alan Deniz Kamping’i aradı ama maalesef öyle bir yeri göremedim. Her tarafta arabalar park etmiş durumda, kumsalda şezlonglar, şemsiyeler ayrı bir cumhuriyet ilan etmişler. Sekiz yıl sonra gördüklerim bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Ölüdeniz’in o saflığı, el değmemişliği tamamen elinden alınmıştı, o sanki artık sokaklara düşmüş çaresiz biri gibiydi.

Elimde spor çantamla, etrafa bakınarak kumsalı baştan sona kadar yürüdüm. Boğaza yakın bir yerde çantamı ve havlumu kumlara bırakıp, doğruca sıcak suya daldım. Çok fazla açılmadan, eşyalarımı gözümün önünde tutarak, uzun bir süre suda kaldım. Buruşuk ellerle sudan çıkıp, yürüyerek iç tarafa geçtim. Hotel Meri’nin hâlâ yerinde olduğunu gördüm. Burasını kolejden tanıdığım Şifa ve Ranan’dan biliyorum, onlar sanki burada tatil yaptılar diye hatırlıyorum.

Üzerimdeki ıslak mayoyu bir giyim kabininde değiştirip, arabayı park ettiğim yere doğru yürüdüm. Kaş’a kadar daha yüz kilometre yolum var, bu da neresinden baksam iki saate yakın yol demek. Eşyalarımı bagaja koyduktan sonra şezlonglarca istila edilmiş sahile son bir defa daha baktım. Hayal kırıklığı içerisinde arabayı çalıştırıp, sessizce yola koyuldum.

Xantos, Patara plajı derken Kalkan’ı tepeden görüp yola devam ettim. Kaş’a girdiğimde, tırmanmayı planladığım yokuşun en üst noktasındaydım. Bu benim Kaş’a üçüncü gelişim ama arabayla ilk defa geliyorum, buna rağmen bütün yolları sanki buranın yerlisiymiş gibi çok iyi biliyorum. Buradaki her ayrıntıyı sanki hafızama kazımış gibiyim. İnsan bir yeri benimseyince herhalde böyle oluyor, tutkuyla her şey her yer seviliyor.

 

kas-harbour

Ana caddeden aşağıya doğru yavaşça inip yolun bitiminde sola doğru döndüm. Geniş meydanda ki limanda yan yana dizilmiş olan tekneleri görünce, yol yorgunluğum hissettiğim huzur ve mutlulukla yok olup gidiverdi. Küçük Çakıl’a doğru devam edip, geçen sene Adnan’la gelip kaldığımız otele yöneldim.

Otelin kapısının karşı sırasına arabamı park edip,  uyuşmuş yorgun adımlarla içeriye girdim. Otel oldukça sakindi burada iki gece kalacağım için, hiç zorluk çıkarmadan bana boş bir oda verdiler. Kahvaltı ve akşam yemeklerimi de burada yiyeceğim.

Bana verilen odaya çıkınca ilk işim duş alıp hazırlandıktan sonra yemek için restauranta indim, Dalyan’dan beri ağzıma yiyecek bir şey koymadım. Tabağıma açık büfede bulunan sıcak ızgaralardan ve salatalardan alıp, kenarda olan boş bir masaya geçtim. Havuzun yanan ışıklarına bakarak, yemeğimin keyfini çıkarmaya çalıştım.

Geçen sene de bu masalarda, Adnan’la beraber yemek yemiştik. Hatırlıyorum da önceden rezervasyon yaptırıp bu otele gelmiştik, odamız da doğal olarak geldiğimizde hazırdı. Eşyalarımızı alıp odaya çıktığımızda ikimiz de donup kalmıştık, odada bir tane büyük çift kişilik yatak vardı. İki tane kazık gibi yetişkin adama, nedense büyük çift kişilik bir yatak vermeyi uygun bulmuşlardı. Tabii o hızla gidip, odamızı iki tane tek kişilik yatağı olan başka bir odayla değiştirtmiştik. Hey yarabbi ne kadar komikti!

gkaş

Yemeğimi keyifle yedikten sonra otelden dışarıya çıkıp, yokuş aşağıya doğru yürümeye başladım. Lahitin aşağısındaki çarşıda yazın olduğu gibi büyük bir kalabalık yok, sadece yabancılar otantik hediyelik eşyalara bakıyorlar.

Aradan meydana çıkıp teknelerin durduğu uzun iskeleye doğru yürüdüm. Her şey hatırladığım gibi, teknelerde ufak ışıklar, tur teknelerinin önünde müşteriler için küçük tanıtım masaları.

Etrafıma bakıyorum, köşedeki kalabalık restaurantın üstünde, sekiz yıl önce ilk gelişimde kaldığım pansiyonun balkonunda oturanlar gözüme çarptı. Işıklar altında fark edilen pembe Begonviller artık balkonun önünü iyice sarmış.

Teknelerin önünden onlara bakarak biraz ileriye doğru yürüdüm, sonra geri dönüp sahilden Büyük Çakıl tarafına doğru ilerledim. Dönüşte de Noel Baba çay bahçesine oturdum. Çok geçmeden yanıma gelen garsona, bir bardak çay istediğimi belirttim. Etraftan gelip geçenleri seyrederken, çayım da masaya getirildi. Sıcak çaydan ilk yudumumu alırken, farkında olmadan eskilere dalıp gittim. Hayalimde burada yaşadığım o güzel günler, kendiliğinden akıp gitmeye başladı.

Buraya ilk gelişimden itibaren kocaman sekiz sene geçmiş, hayatlar yönlerini değiştirmiş ama ben işte yine burada Kaş’tayım. Aynı yerde tek başıma oturmuş, mutlulukla limanı seyredip masadaki çayımı yudumlarken, yorgunlukla da esneyip duruyorum.

Hayallere dalmak güzel de yarın ne yapacağımı da düşünsem iyi olacak. Pazartesi günü bankada işe başlayacağım için, Pazar sabahı buradan yola çıkmak zorundayım. O halde Kaş’ta değerlendirebileceğim, sadece ve sadece tek bir günüm var.

Önümde iki alternatif duruyor: Yarın ya tekneyle Kekova’ya gideceğim, ya da arabayla Patara plajı, Xantos ve Kaputaş plajına.

Teknede tek başıma o kadar uzun bir süre sıkılabilirim, kaçacak bir yerim de olmaz. Galiba en doğrusu, arabayla Kalkan ve Patara tarafına gitmek!

Sabah otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, odaya çıkıp hazırlandım. Yola çıkmadan önce yine telefonla evi aradım. Ne kadar konuşsam da her an tetikteyim, ufacık tatsız bir şey hissetsem, hemen gaza basıp İstanbul’a yola çıkacağım. Kardeşimden aldığım haberlere göre, dünden beri annemin sağlığında önemli bir değişiklik yoktu. Sırt ağrıları bildiğim gibi aynı şekilde devam ediyormuş, durumunu artık metanetle kabullenmişti.

Küçük spor çantama plaj havlumu, mayolarımı ve bir iki şey daha koyarak, arabayla yola çıktım. İlk durağım Xantos antik kenti olacak, çünkü en ilerde olan o.

xantos

Sahilde yükselerek devam eden kıvrımlı yol, beni deniz kenarından Kalkan’a ulaştırdı. Çok geçmeden de Xantos antik kentine ulaştım. Kültür turlarının otobüsleri çoktan yerlerini almışlar. Ben de araya karışıp, yerli ve yabancı turistlerle birlikte antik şehri gezdim.

Anlatılan hüzünlü hikâyeye göre, cesur yürekli Xantoslular Pers kuşatmasına karşı koyamayacaklarını anlayınca, önce kadınları ve çocukları öldürüp bütün kenti ateşe vermişler. Daha sonrada toplu halde tereddüt bile etmeden ateşlere dalmışlar, bazıları da surlardan nehre atlayarak intihar etmişler.

Letoon

Xantos’tan sonra yakında bulunan Letoon antik şehrine geçtim, Xantos ile kıyaslayınca burası çok küçük bir antik kent. Su ile dolu olan yerlerde, sadece küçük kaplumbağalar yüzüyor. Göreceğim başka ilginç bir şey olmayınca zaman kaybetmeden Patara Plajında soluğu aldım. Girişteki otoparka arabamı park edip dışarıya çıktığımda, esen sert rüzgârı yüzümde hissettim.

Kumsala çıktığımda ise açıktan kopup gelen ve köpükler içinde sahile vuran dalgaları gördüm. Mevsim artık sonbahar, havaların sertleşmesi de çok normal. Yan yana dizilmiş olan şezlonglar, arada rüzgârla uçuşan büyük güneş şemsiyeleri hâlâ açık. Burası günü birlik denize girmek için gelen tatilcilerin severek tercih etikleri uzun bir kumsal. Uçsuz bucaksız sahil, şezlonglar, şemsiyelerin altları güneşlenenler ve dalgalı denize girenler ile doldurulmuş durumda

patara-plaji

Ben de ayakkabılarımı çantama koyup, üzerimi soyundum. Köpüklerle sahile vuran dalgaların içerisinde, sahil boyunca yürümeye başladım. Dünyanın sayılı güzel yerlerinden bir olan bu kumsalın uzunluğunun on kilometre olduğunu biliyorum, merakımı tatmin ettikten birkaç dakika sonra geriye döndüm. Kendimce emniyetli gördüğüm bir yerde, spor çantamı koyup denize girdim. Biraz güneşlenip resim çektirdikten sonra, bir kere daha denize girip eşyalarımı toparladım.

Kalkan’a geldiğimde acıktığımı da hissettim. Arabayı bir yere park edip küçük limana doğru inerken, yolumun üzerinde bulunan bir büfeden, kendime dönerli sandviç aldım. Oturduğum bankta sahilde bağlı bulunan tekneleri seyrederken, elimdekiler mideme mi yoksa başka yerlere gitti farkına bile varamadım. Bu sakinlik ve sessizlik bambaşka bir şey!

Bir çay bahçesinde demli çayın da keyfini çıkartınca, yola çıkma zamanının geldiğini anladım. Son durağım olan Kaputaş’da harika bir denize gireceğim.

 

Kaputaş

Yolun kenarındaki arabaların arkasında bulduğum bir yere, ben de arabamı park ettim. Arabadan çıktığımda, elli metre aşağıda bulunan türkuaz renkli denizi gördüm. Seyretmesi bile inanılmaz keyifli ama fazla oyalanmadan bagajdan havlumu ve çantamı alıp yürüdüm.

Aşağıdaki kumsala inmeden önce durup güzelliğe tekrar baktım. Kayalar arasında dar ve küçük bir kumsalın, böylesine güzel bir yer olması herhalde tanrının bir hediyesi olsa gerek. Mavinin ve yeşilin birkaç farklı tonu böyle bir arada nasıl olabiliyor?

Bu görsel şöleni anlamakta gerçekten çok zorlanıyorum. Büyük dalgalar gürültüyle sahile vuruyor ama ortada bir bulanıklık bile yok, aynı berraklık devam ediyor.

Merdivenlerden aşağıya inip kalın ve sıcak kumlara bastım, çantamı bir kenara koyup hiç beklemeden denize girdim. Açık deniz olduğu için büyük dalgalar burasını iyice oymuş, birkaç adımda deniz derinleşiyor. Epey bir zaman berrak olan sudan çıkamadım, yani böyle güzel bir mavi renk nasıl olabilir ki?

Kumsaldan ayrılıp ateş gibi yanan sıcak arabaya bindiğimde, saatin de altıya gelmiş olduğunu gördüm. Kaş’a dönüş zamanı gelmiş!

Hikâyenin devam bölümleri,

Gönülsüz gidiş-V

Reklamlar

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s