Gönülsüz gidiş-III

1990 yılının Bodrum ve Datça’sı. Aslında hayat nasıl da hızlı geçiyor, zamanı böyle boşa tüketmek ona da haksızlık değil mi?

bodrum3

Akşam dokuz gibi Bodrum’a ulaştığımda herhangi bir yer aramadan, doğrudan daha önce gazetede yayınlanan bir haberden hatırladığım ve ismini iyi bildiğim bir otele gittim.  Otel Bodrum Marinasının tam karşısında bulunuyor. Sezon geçmek üzere olduğu için, bir gecelik tam pansiyon yer bulmakta zorlanmadım. Arabamı yan sokağa park ettikten sonra, eşyalarımı alıp bana verilen odaya gittim. Odam diğerleri gibi ışıklar içerisindeki havuzun da olduğu bir bahçe içerisinde yer alıyor.

Duş alıp üzerime temiz bir şeyler giydikten sonra oyalanmadan odadan çıktım. Neredeyse bitmek üzere olan akşam yemeği servisine yetiştim. Açık büfeden yiyecek bir şeyler seçip, boş bir masaya oturdum. Etrafıma bakıp, konuşulanlara kulak kabarttığımda, burada kalan misafirlerin yabancılar olduğunu fark ettim.

Yemeğimi sessizce yerken, yorgunluğum da kendini gösterdi. Böyle sıkıştırılmış bir programda, uzun yol şoförlerinden hiçbir farkım yok. Sadece yol, trafik ve koşturmaca!

Bu çılgınca seyahat tek bir işe yarıyor, zihnimi biraz olsun dinlendiriyorum. Yola dalınca endişelerimi ve korkularımı unutuyorum.

Yemek sonrası otelden çıkıp, uzun sahil boyunca yürümeye başladım. Temmuz Ağustos ayları gibi olmasa da her yer yine de kalabalık, her köşeden farklı bir müzik sesi geliyor.

Yan yana bağlı duran büyük gezi teknelerine bakarak, ışıklar içerisindeki Bodrum Kalesine ulaştım. Oradan da kalabalık sokağa girip, insanlarla iç içe sahilden Halikarnas Diskoya kadar etrafıma bakınarak yürüdüm.

bodrum2

Halikarnas’tan geriye dönerken sahildeki barların, kumlar üzerine konulmuş masalarından birinde, boş bir yer bulup ben de oturdum. Deniz sakin, Bodrum kalesinin, karşıdaki Gümbet’in ve sahilde bulunan barların ışıkları karşımda suya vuruyor. Garsonun getirdiği büyük bardaktaki birayı yudumlarken, ister istemez gevşediğimi fark ettim. Kendimi keyifli ve huzurlu hissediyorum.

Değişen sadece yıllar ve arada geçen uzun bir zaman var ama ben yine Halikarnas’ta tek başıma oturuyorum yalnızlığım yine aynı. İnsanlardan uzağım ama bu sefer oldukça endişeli ve tedirginim, tarifsiz acılar ve duygular içinde debeleniyorum.

Bu güzelliğin tadını çıkarmam gerekirken o kadar melankolik davranıyorum ki anlatılacak gibi değil. Neşeyle sohbet edip biralarını yudumlayan insanların arasında ben annemin ölüp ölmediğini düşünüyorum, biraderin gelip onu görmemesini kafama takıyorum. Aslında hayat nasıl da hızlı geçiyor, zamanı böyle boşa tüketmek ona da haksızlık değil mi?

İkinci birayı da içtikten sonra gevşediğimi hissettim, oturduğum yerde uyuyup kalmamak için hesabı ödeyip ayaklandım. İnsanlar Bodrum’da geceye daha yeni başlarken, ben mecburen kaldığım otele doğru kalabalık içinde yürümeye başladım.

Kahvaltı sonrası eşyalarımı toparlayıp elimde çanta ile odadan çıktığımda, havuz başı da hareketlenmeye başlamıştı. Güneşten erkenden yararlanmak isteyenler, mayolarını giyip şezlonglarda yerlerini çoktan almışlardı.

Otele hesabımı ödeyip, çantamı arabama yerleştirdim. Annemle dün yaptığım telefon konuşmasından sonra, ani ve acil olarak ortaya çıkan bir gelişme olmadığı takdirde, yoluma devam etmem gerektiğini çok iyi bir şekilde anladım. Bu nedenle hiç düşünmeden yola çıktım ve Yatağan tarafına doğru saptım.

Gökova körfezine ulaştığımda, bir seyir yerinde ben de herkes gibi durdum. Koyu lacivert renkli Gökova körfezini huzurla seyrederken, Marmaris’i de uzaktan görmeye çalıştım. Oradan hareket edip ovaya inince, yüksek okaliptüs ağaçlarının arasından giden yola girip, çok geçmeden de Marmaris’e ulaştım. Sahilde arabayı bir ara sokağın içinde park edip, daha önce geldiğimde kaldığım kalenin orada ki Marinaya doğru sahilden yürüdüm. Her şey 1983 yılında buraya geldiğim gibi fazla bir değişiklik yok!

Dönüşte sokak arasında bulunan küçük bir lokantada oturup bir şeyler atıştırdım ve fazla oyalanmadan Datça’ya doğru yola çıktım. Çam ağaçları arasından devam eden, dar ve virajlı yolda arabayı dikkatle sürdüm. Bir yerde arabayı yol kenarında durdurup, manzarayı seyretmek üzere aşağıya indim. Her iki tarafımdan da deniz görünüyor, yarımadanın belki de en dar yeri burası. Ege denizi ile Akdeniz arasında bulunan bir yerdeyim, çok huzurlu ve keyifliyim. Etrafta başka kimse olmadığı için, bu güzel manzarada sadece arabamın fotoğrafını çektim.

 

0029

Bu zor ve yorucu yolun bitiminde daha rahat araba kullanmaya başladım, çok geçmeden Datça’ya ulaştım. Bir büfeden sorarak daha önce Bodrum’da yaptığım gibi doğrudan ismini bildiğim Hotel Mare’ye gittim. Otel neredeyse Datça’nın girişinde sayılır, deniz kenarında yapılmış bir otel. Yarım pansiyon boş oda bulunca, gerçekten sevindim. Akşam yemeği ile sabah kahvaltısı problemim de olmayacak.

Odaya yerleşip üzerimi değiştirdikten sonra, mayomu giyip havuz yerine sahile indim. Birkaç kişi benim gibi denize giriyor. Ben de boş bir şezlonga havlumu koyup, kendimi berrak ve serin sulara bıraktım. Bu ilk defa denize girişim, günlerdir arabanın tepesindeyim. Kaldığım her yerde duş yapıp temizlendim, ama denizin verdiği keyif ve huzur bambaşka!

Light-Tours-Datca-Mugla770236545

Gündüz gözüyle Datça’yı da görmek için, odama gidip üzerimi değiştirdim. Oteldeki görevlilerden merkezin çok uzak olmadığını öğrenince, hiç düşünmeden yürümeye başladım. Arabadan sıkıldığım için, yürüyüş benim için çok daha cazip. Etrafıma bakınarak merkeze, çarşıya ve iskeleye ulaştım. Kuru kalabalık artık buraları terk edip gitmiş. İskelede Knidos’a tekne turları yapıldığını gördüm. Oradakilerden bilgi aldığımda, teknelerin sabah dokuz buçukta yola çıkıp, akşam yedi civarı Datça’ya geri döndüklerini ve turda uğradıkları koyları öğrendim.

Sakin gördüğüm şık bir cafede oturup, kendime keyif molası verdim. Etrafı ve mavi denizi seyrederken, programımla ilgili kararımı da gözden geçirmeye başladım. Yarın burada bir yerlerde denize girip dinlenmeyi, akşamüstü de yine gündüz gözüyle hava kararmadan Marmaris’e geri dönmeyi düşünüyordum. Eğer Knidos’a tekne turuyla gidersem, ancak akşam saat yedi gibi Datça’da olabileceğim.

Bir sonraki gün yine yoğun bir program düşünüyorum, Dalyan’da tekne turu, Fethiye Ölüdeniz sonra da ver elini Kaş. Otelin önünden denize girmek yerine yarın hiç görmediğim Knidos’a ve o koylara tekneyle gitmek istiyorum. Ertesi sabah Datça’dan yola çıkarak yoğun programımı gerçekleştiremeyeceğim de ortada. Tekne turundan sonra arabayla Marmaris’e dönmek beni bir parça yoracak ama diğer yerleri de böylece görebileceğim. Kendimce kararımı verince, otele dönmeden önce Knidos turuna gidecek olan teknelerden birine kaydımı yaptırıp bilet aldım.

Yürüyerek otele dönerken yol üzerinde gördüğüm bir telefon kulübesinden de telefonla evi aradım. Hızımdan artık evdekilerin de başı döndü. Neyse seslerinde kötü bir değişiklik yoktu, annemin ağrıları aynı şekilde devam ediyordu. Sadece elli sekiz yaşında olan zavallı annecim bu hastalığın neden olduğu ağrılardan dolayı iyice çökmüş, çok yaşlı bir kadın görünümüne bürünmüştü. İzmir’deki biraderden de hiçbir haber yoktu, belli ki işleri çok yoğun. O hayatın hep böyle gideceğini zannediyor ama çok yanılıyor. Yarın öbür gün yanında bizleri görmediği zaman nedenlerini çok düşünecek ama iş işten geçmiş olacak. Herkes her şeyi unutur ama ben bunları asla unutmam.

Akşam yemeğimi yedikten sonra, sakin olan otelin sahildeki barında oturup bir şeyler içtim ve müzik dinledim. Her taraf sakin, gökyüzünde sanki yıldız yağmuru var. Sabah için uyandırma yazdırıp odama çıktığımda, duş alıp hemen uyudum.

Sabah telefonun ziliyle gözlerimi açtım, uyandırma servisindekiler beni harekete geçmem için uyarıyordu. Sakal tıraşı olduktan sonra hazırlanıp hemen kahvaltıya indim. Karnımı güzelce doyurup, sıcak kahvemi içtim. Ben tekneyi beklerim, ama tekne beni kesinlikle beklemez!

Oda da eşyalarımı kendimce düzenledim. Tekne turunda giyeceğim eşyaları, başka küçük bir çantaya koydum. Gün boyunca teknede olacağım için ayağıma kırmızı espadrillerimi, üzerime de açık mavi çiçekli şortum ile yarım kollu sarı tişörtümü giydim. Otele hesabımı ödeyip, eşyalarımı arabanın bagajına yerleştirdim. Arabayı iskeleden fazla uzakta olmayan, sakin bir sokağa park edip, küçük spor çantamı yanıma aldım.

Knidos turuna gidecek olan Büyük Gulet tekne, söylendiği gibi saat dokuz buçuk gibi hareket etti. Teknede bir kısmı yabancı olan, otuz civarı müşteri var, kaptanlar da benim yaşlarımda genç insanlar. Tekne de herkes güneşlenmek için kendilerine üst güvertede açık yerleri seçerken, ben gölgelik olan iç kısımda bir yere oturdum. Güneş altında biraz fazla kaldığımda, muhakkak hasta olup ateşlendiğim için, gölgede kalmayı tercih ediyorum. Sivrisinekler için konulmuş olan taze fesleğenin kokuları içerisinde etrafı seyretmeye başladım. Daha önce buralara gelmediğim için etrafı hiç bilmiyorum, açıkçası merak da ediyorum.

Datça’dan hareket ettikten yarım saat kadar sonra Kargı koyu dedikleri yerde ilk yüzme molası verildi. Sahilde birkaç kulübeden başka ev yok, her taraf ıssız ve sakin. Birçok kişi tekneden denize balıklama atlarken, ben burnumu tutup çivileme atlamayı tercih ettim. Doğru bir şekilde balıklama atlamayı bilmiyorum, işin içinde göğüs üstü düşüp rezil olmak da var. Tekne çok kalabalık olmadığı için yirmi dakika sonra hareket etmiştik.

 

İkinci durağımız yine küçük bir koy, ismi İnceburun muş. Cam gibi denize hiç düşünmeden tekrar girdik, bazıları yakın olan sahile çıktılar. Kaptanın çaldığı çan sesiyle birlikte, tekneye geri dönüldü. Tekne de servis edilen sıcak çaylarla birlikte, Knidos’a doğru yola çıktık. Yol alırken kaptan, hiç durmadan geçtiğimiz bazı koyları uzaktan göstererek oralara dönüşte uğrayacağımızı belirtti.

Bir süre sonra da Knidos’tan önce Palamut Bükü dedikleri yerde kısa bir mola daha verdik. Sahilde sadece üç beş evin olduğunu fark ettim. Lokanta gibi bir yer, teknelerle gelenlere hizmet veriyormuş.

mugla-datca-rehberi-knidos-antik-kent-ne-yenir-gezilecek-yerler-nerede-kalinir-tarihi-2

İçeride sohbet ettiğim kaptan merak edip sorunca, biraz sonra varacağımız yer olan Knidos’u anlatmaya başladı. Burasının Ege ile Akdeniz’in birleştiği yerde bulunan, zamanın en önemli antik kentlerinden birisi olduğunu belirtti. Yarım adanın en uç noktasında kurulmuş bu şehir, vakti zamanında önemli bir ticaret merkeziymiş. Şehrin iki tane limanı varmış, tekneler güney limanına demirliyormuş.

Knidos’a vardığımızda neredeyse öğlen de olmuştu. Kaptan iki saat burada kalacağımızı, harabeleri gezip, oradaki lokantada yemek yiyebileceğimizi belirtti. Teknenin yanaştığı ince uzun iskeleden, sırayla sahile çıktık. Helenistik tiyatro ile teraslar halinde bulunan antik kenti, diğer yolcularla birlikte ben de gezdim. Oradaki bir tur rehberinin kendi turundakilere anlattıklarını araya karışıp ben de dinledim. Şehir hakkında anlattıkları gerçekten çok ilginçti.

Rehberin anlattığına göre, o zamanın kralı meşhur bir heykeltıraşın çıplak Afrodit heykelini satın alıp, şehrin yüksek bir yerine diktirmiş. Kent parasal olarak zor bir duruma düştüğünde, bu heykelin satılıp satılmaması yönünde ilk halk oylaması da burada yapılmış. Aristoteles, gerçek demokrasinin, burada Knidos’ta var olduğunu söylermiş. Knidos’un meşhur çıplak Afrodit heykeli de daha henüz gün yüzüne çıkarılamamış.

Etrafı gezdikten sonra fiyatları bana pahalı gelen lokantadan bir şeyler yemeyip, kendimi sığ suya attım. Teknenin hareket saatine kadar, sıcak deniz suyunun keyfini doyasıya çıkardım.

Dönüş yolunda da Ova Bükü ve Domuz Çukurunda mola verip denize girdik. Tekrar yola çıktığımızda soyunmak için ayrılan bir kabinde, ıslak mayomu çıkarıp çamaşırımı giydim. Tekneden inmeden önce hazır olmam gerekiyor.

Akşam saat yediye doğru gelirken, tatlı bir yorgunlukla Datça’ya geri döndük. Güneş ve denizin etkisiyle, kendimi oldukça halsiz hissediyorum. Tekneden inerken, sabahtan beri arkadaşlık yaptığımız samimi kaptanlarla sırayla vedalaştım. Hava daha kararmadan önce ben de arabayla Datça’dan ayrıldım.

Güneşin altında geçirdiğim onca saat ve yorgunlukla bu aşırı dikkat isteyen yolda, gerçekten çok zorlandım. Marmaris’e ulaştığımda saat dokuz buçuğa geliyordu. Aşırı dikkatten dolayı gözlerim resmen kan çanağına dönmüştü. Neresi olduğuna bile dikkat etmeden, ilk karşıma çıkan apart otelin önünde durdum. Sezon geçmek üzere olduğu için beni sevinçle karşıladılar. Odama çantamı çıkardıktan sonra, vakit geçirmeden yakında açık olan bir yere gidip, yemek için peynirli pide ısmarladım.

Otelde ki odama dönünce ilk işim küçük spor çantamı açıp, içerisindeki ıslak mayomu ve nemli plaj havlumu çıkarmak oldu. Mayomu tatlı sudan geçirip, plaj havlumla beraber kuruması için, odanın balkonunda gördüğüm çamaşır askısına astım. Yanımda iki tane mayo var ama yarın iki ayrı yerde denize girmeyi ümit ediyorum.

Hikâyenin devam bölümleri,

Gönülsüz gidiş-IV

 

Reklamlar

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s