Gönülsüz gidiş-Truva ve Meryem Ana

Sabah annemin bana telefonda tembih ettiği her şeyi yaptıktan sonra gecikmeden evden ayrıldım. Arabayla çarşı içinden geçerken simit fırınının önünde boş bir yere park ettim. Fırından yeni çıkarılmış olan açmalardan iki tane aldım. Fırının hemen karşısında bulunan caminin yanındaki pastanede oturup, sıcak çayla bunları yedikten sonra Şarköy’den yola çıkmadan önce postanenin oradaki telefon kulübesinden yine evi aradım.

Kız kardeşim annemin sağlık durumunu usulca anlattıktan sonra merakla sordum.

“Bizim biraderden bir haber var mı?”

“Şaka mı yapıyorsun?”

“Hayır, ben olmayınca annem onun gelebileceğini umut etti diye düşündüm.”

“Aslında moral olarak annem için iyi olurdu ama eminim onun çok işi vardır.”

“Öyle! O herkese zaman ayırır ama ailesi oldu mu zaman ve kaynaklar birden tükenir.”

“Biz ondan bir şey istemiyoruz ki sadece gelip annemi görsün.”

“Ben aslında o gelir umuduyla da bu işe girişmiştim ama çok yanılmışım.”

“Gerçekten saflık etmişsin ama iyi niyet işte.”

“Annem onu soruyor mu?”

“Her dakika ama adamı elinle koyduysan bul.”

“Yarın öbür gün duyarsız davrandığı için hiç pişmanlık duymayacak mı?”

“Valla hiç zannetmiyorum, öyle bir şey olsa şimdiye kadar koşarak buraya gelirdi.”

“Ondan para mara istediğimiz yok ki büyük olduğunu gösterip bizlere bir parça yardımcı olsun istiyorum, bu da çok mu?”

“Her neyse vicdan yapıp sakın geri dönmeye kalkma, burada her şey bildiğin gibi gidiyor.”

“İğneci düzenli geliyor mu?”

“Evet, ağrı kesici iğneler olmasa durum çok kötü olurdu.”

“Tamam, eğer para gerekirse bana hemen alo de.”

O arada derinden gelen annemin sesini duydum.

“Evi söylediğim gibi bıraktıysa yola devam etsin yoksa doğru eve…”

Mesaj çok açık, bana İstanbul yolu kapalıymış.

Umarım annemin büyük oğlunu görme hayalleri de gerçekleşir.

Telefonu kapatınca arabaya binip düşünceli bir şekilde yola koyuldum, yaşananları anlamakta gerçekten çok zorlanıyorum. Tanıyanlar bilmese de bizim aslında bir büyük ağabeyimiz vardır, kendisi İzmir’de yaşar. İlk evlat olduğu için evin kıymetlisi odur, kendimi bildim bileli bütün kaynaklar onun için seferber edilmiştir.

Kız kardeşimle ben ise evin her konuda destek elemanlarıyız, biz küçüklüğümüzden beri çalışırız ve eve hep maddi destek sağlarız. Babam ve ağabeyim bizlerden hep borç diye para alırlar ama bir gün olsun geriye ödemezler. Babamdan biz borç para alsak o sürekli peşimizde koşup alıncaya kadar olmadık hikâyeler anlatır. Biraderin borçlarını öder ve kapıya dayanan alacaklıları ile hep biz muhatap oluruz, şimdi de bu melun hastalıkta adam ortalarda yok.

Biz kız kardeşimle işin parasında değiliz, sadece bir büyük olarak yanımızda onun desteğini görmek istiyoruz ama ne gezer. Bu gezi işine de derinlerden onun gelmesini ümit ederek giriştim ama adam durumu hiç üzerine alınmadı. Annemin gönülden istediği tek şey, oğlunu ve beş yaşına kadar büyüttüğü torununu ölmeden bir defa olsun görebilmek. Of yani ruhum sıkıldı resmen!

Bu dalgınlıkla çok şükür yolda hata yapmadan Gelibolu’yu geçtim ve sonra da Eceabat’tan arabalı vapura bindim. Güneşli güzel bir günde, martıların eşliğinde boğazdan Çanakkale’ye doğru yol almaya başladım. Kimseler sesimi duymasa da, uzaktan gördüğüm yunuslara içimden korkularımı ve endişelerimi bir çırpıda anlatıverdim. Canım gibi sevdiğim annemi daha fazla görüp, ölmeden onunla vakit geçirmek varken benim bu vapurda ne işim var?

Vapurdan arabalar sırayla inince, Çanakkale’nin içerisinde etrafa bakınarak yavaşça ilerledim. Annemin kız kardeşlerinden birisi de burada oturuyor, geçenlerde telefon ettiğinde annem uyuyordu. Hoşlanmasam da onunla ben konuşmak zorunda kaldım.

“Annene söyle, benim artık onun gibi bir kardeşim yok,” sözlerini sessizce dinledim.

Nedenini bile soramadan telefonu hemen çat diye kapattı.

Ortada ne bir yaşanmışlık ne de söylenmiş bir kötü söz yokken böyle sözleri neden sarf etti hiç bilemedim. Böylesine vicdansızca davranan bu kadının aile arasında lakabı deli olduğu için doğal olarak bu anlamsız konuşmayı sadece kendime sakladım. Canıyla uğraşan annemin şu an ihtiyacı olan tek şey moral ile bir parça sakin ortam.

Yol tabelalarını izleyerek Truva’ya geldiğimde zaten öğlen de olmuştu. İçeride gördüğüm rehberli bir turun arasına, ben de karıştım. Tur rehberinin anlattıklarını bir kenardan dinleyip yazılı metinleri takip ederek, Truva’nın tarihi konusunda kabaca da olsa bir fikir sahibi oldum. Efsaneyi anlatmak üzere yapılmış olan büyük tahta atın içini gördüm ve Truva’ya gittiğim belli olsun diye önünde resimler çektirdim. Burada yapacak başka bir şey kalmayınca gecikmeden yola koyuldum.

0016

Ayvacık’ta Assos tarafına dönüş tabelasını gördükten biraz sonra, çamlar arasından devam eden dar ve virajlı olan bir yola girdim. Mayıs ayı başlarında annem ve babamla beraber önce Biga’ya, oradan Bayramiç üzerinden Ayvacığa ve Assos’a gelmiştim. Arabayla iskelenin oraya inerken, bir yanı denize bakan dar yolda annem nasıl da çok korkmuştu.

Midilli Adasını ve bütün Edremit körfezini gören bir yerde, bir şeyler atıştırmak için mola verdim. Sabahtan beri oradan oraya derken, ağzıma bir lokma koymayı bile resmen unuttum. O güzel deniz ve orman manzarasının eşliğinde, yemek olarak neler yediğimi bile tam olarak hatırlamıyorum.

Yola çıktıktan sonra Küçükkuyu’yu ve denizi tepeden gören bir yerde, tekrar kısa bir mola verdim. Garsonun getirdiği kaynamış koyu çayı zorla içerken, yorgunlukla göz alabildiğine uzanan maviliklere dalıp gittim. İçimi rahatlatan bu güzelliğin içerisinde, bilinmeyen bir yerlere kaybolmadan önce tekrar resimler çektirdim.

Yolumun üzerinde bulunan Altınoluk, Akçay gibi güzel yerler dururken, nedense Ören’de durup geceyi orada geçirmek istedim. Aklımın yanımda olmadığını artık kesin olarak biliyorum, binmişim bir alamete belli ki gidiyorum doğruca kıyamete!

Saat beş buçuk gibi Burhaniye Ören’e ulaştım, geçerken tesadüfen gördüğüm bir apart otelde bir gecelik yer buldum. Eşyalarımı arabadan alıp odama çıkardım, bu günkü yol maratonu artık sona erdi. Kıyafetlerimi çıkarıp kendimi hemen sıcak duşun altına attım. Temizlenip üzerime temiz ve düzgün bir şeyler de giyince, yorgun havam da değişti. Aynada bakışlarımın bile farklılaştığını gördüm. Belki yolunu şaşırmış olan aklım bile fikrini değiştirip, tekrar bana geri döner.

Eylül ayında evlerine dönen yazlıkçılardan sonra artık burada da insanlar azalmış, bilinen o kalabalık yok. Jeton satılan bir yerden birkaç tane alıp, telefon kulübesinden telefonla evi aradım. Kız kardeşimle annemin günlük sağlık durumunu kısık bir sesle konuştuktan sonra, telefondan annemin yorgun gelen sesini duydum.

“Nasılsın oğlum, şimdi neredesin?”

Gözlerimde biriken yaşların gölgesinde, zorlukla konuştum.

“Bu gece Burhaniye Ören’de kalacağım, biraz yorgunum ama sizi çok merak ediyorum. Aklım hep sizde!”

“Her günün beni merak ederek mi geçecek? Ben aynı bildiğin gibiyim.”

“Ben kendimi çok huzursuz hissediyorum. Siz orada hasta yatarken benim burada olmam, resmen abesle iştigal.”

“Yani şimdi geri mi döneceksin?”

Fikrimi ondan gizlemeye çalıştım.

“Bilmiyorum.”

Bir an soluklandıktan sonra zor çıkan sesiyle bana yine kızdı.

“Bunu sakın yapma. Biliyorsun ben bugün varım, yarın yoğum.”

Üzüntüyle cevap verdim.

“Öyle konuşmayın!”

“Yalan mı? Yaşama yalnız devam etmeye alışmalısın, ben hep senin yanında olamam.”

“Beni bilerek yanınızdan uzaklaştırdınız, değil mi?”

“Öyle bir şey yapar mıyım? Sadece gücünü tekrar toplamanı istiyorum,” diyerek konunun üstünü kapatmaya çalıştı. “Çok konuştum, seni hasretle kucaklıyorum. Yollarda dikkatli ol!”

Telefon konuşması sonrası, bir süre kendimi toparlamaya çalıştım. Kardeşimin dediğine göre bizim birader hâlâ ortalarda yok, evi ne aramış ne de sormuş. Yani İstanbul’a gelip birkaç gününü hasta annesiyle geçirse fena mı olurdu.

Sakinleşince geniş plajı gören bir çay bahçesinde, yüksek ağaçlar altında oturup dinlenmeye çalıştım. Sabahtan beri saatlerdir yollardayım, vicdan azabıyla baş başa her fırsatta kendimle hesaplaşıyorum. Bu saçma sapan geziden geriye dönmeyi hep düşünüyorum ama kendime de yediremiyorum. İki günde pes etmiş gibi görünmek istemiyorum, ayrıca annemi de hayal kırıklığına uğratmak isteğinde değilim. Böyle güçlü görünme çabası, bakalım ne zamana kadar devam edecek?

Akşam yemeğimi yol üzerinde gözüme çarpan ucuz bir pidecide oturup yedikten sonra boş olan sahilde biraz daha yürüdüm. Oradaki banklarda oturup, sahili ve denize yansıyan ışıkları seyrettim. Plaj ve deniz oldukça sakin, sessizlik ise her tarafa çoktan hâkim olmuş.

Yüksek çamların altında yer alan çay bahçesinde, bekârlara ayrılmış bölümde bulunan boş bir masaya yönlendirildim. Getirilen çayımı yudumlarken, denize vuran mehtabı seyre daldım. Etrafımda tanıdığım hiç kimse yok, insanlar kendi hallerinde ben ise yabaninin biriyim işte. Yorgunlukla ve temiz havanın etkisiyle, oturduğum yerde öylesine dalıp gitmişim.

Sabah erkenden uyanıp hazırlandım, hesabımı dün otele girişte peşin olarak ödediğim için saat yedi gibi hiç oyalanmadan yola çıktım. Ören’den ayrılmadan önce açık olan bir fırından iki tane sıcak açma aldım. İzmir yolu üzerinde gördüğüm bir çeşmenin orada durduğumda, arkasında bulunan salaş kahveyi de fark ettim. Zeytin ağaçlarının altına konulmuş olan tahta masalarda oturup, fırından aldığım açmalarımı getirilen taze çayla beraber yedim.

Ayvalık sapağını pas geçtim, çok önemliymiş gibi Bergama yerine, girip Çandarlı’da mola verdim. İnsanlar sahilde denize girerken, ben etrafı ve oradaki kaleyi gezip resim çektirdim. Yapacak bir şeyim kalmayınca yola çıktım, İzmir’in içinden geçerken biraderin kapısını çalıp içimdekileri dökeyim istedim ama ne çalıştığı ne de oturduğu yeri biliyorum. Evlendiğinden beri altı yıldır bir gece olsun evinde kalmadım, belki bir sefer sofrasına oturmuşluğum olabilir. Bu durum acaba onu hiç rahatsız etmiyor mu?

meryemana2

İçim rahat bir şekilde İzmir’i geçtim ve Selçuk’ta Meryem Ana’da mola verdim. Kutsal küçük şapeli kalabalıkla birlikte ben de gezdim. Hasta olan annemin iyi olması için dua edip mumlar yakınca, sanki bir anda rahatladım. Bu günkü bütün yorgunluğum, var olan endişelerim yok oluverdi. Sanki umutlarımın yeniden yeşerdiğini hissettim.

house-of-virgin-mary

Ayrılmadan önce huzur içerisinde evdekileri aradım. Telefonda kız kardeşim ile önce İzmir’de içimden geçenleri paylaştım, aramızda günlük durumu konuştuktan sonra annemin sesini duyunca, moralim daha çok düzeldi.

Heyecanla kendisine yaptıklarımı anlatmaya başladım.

“Sizin hastalığınızın tez zamanda geçmesi, sağlığınıza kavuşmanız için Meryem Ana’ya dualar ettim. Mumlar yakıp, adaklarda bulundum.”

“Ay ne güzel yapmışsın! Eminim faydasını göreceğim.”

Annem sanki umutları tazelenmiş gibi mutlu olunca ben de çok sevindim.

“İnşallah, benim tek isteğim sağlığınıza tekrar kavuşmanız.”

“Ben de elimden geldiğince gayret gösteriyorum ama durumum da ortada, sakın beni merak etme,” dedikten sonra merakla sordu. “Bu akşam nerede kalacaksın?”

“Kısmetse Bodrum’da ama…”

“Ne demek istediğini anladım. Bana bak beni kızdırma yine,” dedikten sonra soluklandığını hissettim. “Yolun açık olsun oğlum, yanaklarından öpüyorum.”

“Ben de sizin ellerinizden ve yanaklarınızdan hasretle öpüyorum, hoşça kalın.”

Hikâyenin devam bölümleri,

Gönülsüz gidiş-Bodrum Datça

 

 

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s