Gönülsüz gidiş-I

Sizler de ayağınızın geriye gittiği ama yine de yapmak zorunda kaldığınız durumlarla hiç karşılaşmadınız mı? Bazen bir şeyleri düzeltmek için ölümüne çırpınırsınız, her yolu denediğinizi düşünseniz de konuya bir çözüm bulamazsınız. Elinizden gelen her şeyi yapar her yolu denersiniz ama işler bir türlü sizin istediğiniz gibi gitmez. Soluk alıp durmanız gerektiğini sizi dışarıdan gözlemleyen kişiler daha iyi görürler. Sözün kısası yaşadığım gerçek ve hızlı bir hikaye.

DSC07368

Bir gün orada bir gün şurada derken en sonunda geldiğim Antalya Kaş’ta dakikalarım artık sayılı denecek kadar az, çok geçmeden bu güzel yerden ayrılıp gideceğim. Kendimi burada mutlu ve huzurlu hissediyorum, sanki kendi evimdeymiş gibi rahatım. Sürekli olarak burada yaşamak ne kadar güzel olurdu ama çalıştığım işim ve İstanbul’da kalan aklımla bunun şimdilik imkânı yok.

Buradan giderken eminim yüreğimin bir parçası burada görünmeyen bir yerlerde takılıp kalacak. Kendisine belki limandaki eğri mendireğin taşlarının arasında, belki de çarşıya en tepeden göz kulak olan antik lahitin bir köşesinde yer bulacak. Benim tekrar buraya gelmemi eminim oralardan dört gözle bekleyecek.

Ne kadar soğukkanlı biri olsam da yüreğimin geriye kalan kısmı ise endişeli bir şekilde öylece çarpıp duruyor. Bir parça soluklanmam için beni evden zorla gönderen annemin ne durumda olduğunu gerçekten çok merak ediyorum. Kendisi geçen Kasım ayından beri amansız kanserle boğuşuyor.

Hatırlıyorum da hastalığı ve durumunu ilk öğrendiğim zaman yaşadığım şok ile akıttığım gözyaşlarından şimdi eser kalmamıştı. Zaman içinde soğukkanlı kişiliğim kendisini göstermiş, sadece mantığına göre hareket eden biri olup çıkmıştım. Duygusal davranma lüksüm yoktu, panik yapmanın ise hiç zamanı değildi.

Zamana karşı yarışırken enerjimi ve kaynaklarımı yapılması gerekenler için harcamaya başlamıştım. Dik durabilmem ve doğru hareket edebilmem şu an için en önemli konuydu, kız kardeşim benim en büyük destekçimdi. Ayrıca bize çok yakın oturan doktor arkadaşım Esma da yardımlarını bizden hiç esirgemedi.

Hepimiz elimizden geldiği kadar annemin iyileşmesi için gayret sarf ediyorduk, ama maalesef bu melun hastalıkla bir türlü baş edemedik. Uygulanan ağır tedaviler hastalığını bir adım bile geriletmedi, aksine kan ile bütün vücuda yayılan kanser hücreleri üstünlüğü tamamen ele aldı.

Maalesef birçok yerde metastazlar kendisini göstermişti. İyileşmesine herhangi bir tıbbi fayda sağlamadığı için düzenli olarak yapılan kemoterapilere artık son verilmişti. Doktorların da artık önceliği var olan acıları azaltmaya yönelik olmuştu. Bir süredir ona verilen ilaçlar sadece ağrılarını giderme amacını taşıyan, neredeyse morfin gücünde olan kuvvetli ağrı kesicilerdi.

Günler ilerledikçe hayat kalitesinin yok olup gittiğini hem kendisi hem de bizler çok net bir şekilde görüyorduk.  Artık yaşlanmış, zayıflamış ve çökmüş görüntüsüyle yaşının bir hayli üzerinde gösteriyordu. Sürekli dökülüp uzamaya fırsat bulamayan bembeyaz kısa saçlarıyla, çoktan kaybettiği moraliyle eminim o da artık aynaya bile bakmak istemiyordu.

O acıdan iki büklüm olmuş umutsuz haliyle bile bizlere her fırsatta moral aşılamaya çalışıyordu. Aylardır hem işte hem de evde çok fazla gayret sarf ettiğimizin farkındaydı. Tekrar gücümüzü toparlayıp mücadeleye devam edebilmek için, bu ev ile hastalık ortamından uzaklaşmak gerektiğini o da çok iyi biliyordu.

Konuşma arasında yıllık izin konusu açıldığında, hiç düşünmeden bana yol gösterdi.

“Gördüğün gibi ben artık daha iyiyim, beni merak etme. Şimdi bir yerlere git biraz dinlen, gücünü tekrar toplayıp kendine gel.”

Öyle iyiyim demekle iyi olunsaydı ne kadar güzel olurdu, ama kazın ayağı pek öyle değil!

Doğal olarak sözlerine hemen karşı çıktım,

“Böyle bir şey söz konusu bile olamaz, sizi böyle hasta yatağınızda nasıl bırakırım?”

Cılız çıkan sesiyle konuşmaya çalıştı.

“Öyle her söze itiraz ediyorsun ama artık benim sağlığım için yapabileceğin bir şey var mı? Hadi cevap ver!”

Haklı olduğunu bildiğim için ister istemez boynumu büktüm. Artık sadece acılarını azaltmaya çalışıyorduk, yapılan başka bir şey yoktu.

Verebilecek herhangi bir cevap bulamayınca o da tekrar konuşmaya başladı.

“Şimdi kulaklarını açıp beni iyi dinle, arabana binip bir yerlere git, buradan biraz uzaklaş. Ben de seni her an yanımda görmekten artık çok sıkıldım.”

Bir insanın evladından sıkılmayacağı malum ama aslında haksız da değil. Bizler onun üzerine bu kadar çok düştükçe, onun hastalık psikolojisinden kurtulması imkânsızdı. Ayrıca insan sevdiklerinin karşısında, sürekli olarak kötü bir şekilde görünmek istemeyebilirdi. Belki de ölürken yanında bulunmamı istemiyordu. Böyle düşüncelerin ışığı altında bir yere gitmek bir yana yerimden bile kıpırdayamazdım.

İlerleyen günlerde ne kadar karşı çıkıp konuyu geçiştirmeye çalışsam da onu bir türlü ikna edemedim. Belli ki o düşünce olarak, kafasında beni çoktan bir tatile göndermişti. Çocukluğumdan beri annemin dizinin dibinden hiç ayrılmayan ben, bu kadar olumsuz şartlar içerisinde nasıl olduysa sonunda ikna oldum. Kız kardeşimin de ısrarlarıyla bir yerlere gitmeye cesaret buldum.

Çalıştığım bankadan da on gün kadar izin alınca, bütün yol haritalarını önüme açtım ve kendime iş olsun diye uyduruk bir yol programı yaptım. Arabayla Tekirdağ Şarköy’den başlayarak Çanakkale’den itibaren bütün Ege kıyılarını takip ederek güya Kaş’a kadar gideceğim. Oradan da Antalya ve Afyon üzerinden İstanbul’a tekrar geri döneceğim. Nerelerde geceleyeceğime de yol durumuna ve otellere göre karar vereceğim.

Cumartesi günü hazırlıklarımı tamamladıktan sonra akşamüstü evdekilerle vedalaştım. Beni uğurlamak için kanepede güçlükle doğrulup oturan bir deri bir kemik kalmış olan anneme, canını acıtmamaya çalışarak sevgiyle sarıldım.

Yorgun ve çökmüş olan gözleriyle bana bakıp yorgun bir sesle uyardı.

“Bak seni iyi tanıyorum, beni çocuk gibi kandırıp sakın iki gün sonra buraya geri dönmeye kalkma. Şimdi bana söz ver!”

Safa yatıp sordum.

“Ne için söz vermem gerekiyor ki?”

Aslında söylemek istediği şeyi anlamamış gibi davranmaya çalıştım ama bunu yutmadı. Zor çıkan sesiyle konuşmaya çalıştı.

“Ne olur böyle laf cambazlığı yaparak beni yorma. Sen akıllı birisin, ne söylemek istediğimi de çok iyi anladın.”

Yaşlı gözlerimle çökmüş yanaklarından öperken, usulca fısıldadım.

“Tamam, söz vermiyorum ama dayanmaya çalışacağım.”

“Çalışma, yap!”

Çok güçlü görünmeye çalışan annemi korkuyla bırakıp, koşarcasına evden çıktım. Camdan el sallayan anneme ve kız kardeşime ben de el sallayıp arabayı çalıştırdım. Arabanın kilometre saatini sıfırlayıp, arkamdan dökülen bir tas suyla birlikte İstanbul’dan yola çıktım. Arabada yalnız olmadığımın farkındayım, yanımda bir süredir benden hiç ayrılmayan endişelerim ve korkularım var. Biliyorum, onlardan kaçma ihtimalim hiç yok.

İlk durağım olan Tekirdağ Şarköy’e ulaştığımda, güneş kırmızılıklar içinde batmak üzereydi. Annemle babam geçen sene buraya yerleşmeye karar vermişler ve burada kendilerine bir ev kiralamışlardı. Oturmaya başlayalı daha bir sene bile olmadan annem hastalanmıştı. Yapılan ameliyat sonrasında da kemoterapi hemen başlatılmıştı. Şarköy’e annem çok severek gelmişti, temiz havası yüksek tansiyonuna da iyi geliyordu. Şimdi ise buranın keyfini bile çıkaramadan İstanbul’da yatağa mahkûm olmuştu.

Eve gitmeden önce postanenin karşısındaki telefon kulübelerinden jetonla evi arayıp, annemin sesini duydum ve ona sağ salim geldiğimi bildirdim. Kazasız belasız ulaştığımı duyunca çok sevindi, evine geri döneceğini hayal etmek istediği için uyarmadan da duramadı.

“Evde öyle ortalığı dağıtma. Suyu ve ocağı da kapattıktan sonra tekrar kontrol et, kapıları da çıkarken sıkıca kapat.”

Bu sözlerle farkında olmadan kendi kendime acı bir şekilde gülümsedim, Bu hasta haliyle bile her yere yetişmeye çalışıyor.

Onun içini rahatlatmak için yumuşak bir sesle cevap verdim.

“Merak etmeyin, bilirsiniz söz dinlerim.”

“Söyleyene bak, ben senin ne kadar kafasının dikine giden biri olduğunu bilmez miyim?” diyerek bir an soluklandı. “Telefonu kapatıyorum, yollarda dikkatli ol!”

Tekirdağ’ın içinde durup bir köftecide yemek yediğim için Şarköy Çiftlik marketten sadece o gece yiyip ve içebileceğim birkaç şey alıp, doğruca evimizin yolunu tuttum.  Yazlıkçıların pek çoğu geriye döndüğü için oturduğumuz site oldukça boşalmış. Yanan ışıklardan tek tük evde oturanları görüyorum.

Bir kova suyla yıkadığım balkonda yorgun argın oturmuş bardağımdaki soğuk birayı yudumlarken etraf oldukça ıssızdı. Bu sessizlikte geceyi benimle paylaşanlar, buralarda karşıma çıkan parlak yıldızların ve dolunayın dışında sadece yalnızlık ve hüzündü.

Hikâyenin devam bölümleri,

Gönülsüz gidiş-II

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s