Konyaaltı-Turban Kızıltepe 1981

Hikayeleri belirli bir takvim doğrultusunda sunmaya gayret ediyorum. Hayal gibi isimli hikaye aldığım bir aylık reklamcılık eğitimini anlatıyordu. Şimdi yayınlayacağım çalışma, o zamanın bir ay sonrasında yaşanılan olayları yansıtıyor. Hayatımda ilk defa gittiğim kamp ve çadır hikayesini anlatmaya çalıştım. O günlerde tanıştığım Turban’dan Suat ve Oğuz da belki bu vesileyle benimle haberleşirler.

kc4b1zc4b1ltepey-002.jpg

Konyaaltı – Turban Kızıltepe 1981

1981 yılının 9 Ağustosu, Antalya’nın Kemer ilçesinin içinde sahildeyiz. Üç arkadaş yani Attila, Halit ve ben, birkaç gündür buraya arabayla on beş dakika uzaklıkta bulunan, sahildeki Turban Kızıltepe Kamping’de kalıyoruz.

Bu gün de Kemer’i görmek için geldik, ama hayal kırıklığına uğramadık desek yalan olur. Kemer’de gözünüze çarpan her yer sanki köstebek yuvası gibi kazılmış. Gelirken merak edip sorduk, bu toz toprak tiyatrosunun adı Güney Antalya projesiymiş. Elektrik, su, kanalizasyon yani altyapı hazırlanıyormuş. Amaç, denizi temiz tutacak projeleri şimdiden hayata geçirmekmiş. Bu alt yapı çalışmaları bittikten sonra burada belirlenen turizm arazilerinde otellerin yapımına izin verilecekmiş. Gördüklerimize ve duyduklarımıza gerçekten çok şaşırdık. Herhalde bir başka memleketteyiz!

Taşlık tozlu yoldan sahile doğru yürürken, koyu bir sohbete dalıp gitmişiz. Bir ara nereden geldiğini kestiremediğimiz, İspanyol gitarın yumuşak nağmeleri eşliğinde, bildiğim güzel ve duygulu bir şarkı kulağıma çalındı.

Güneşin alevden saçları

Aşınca karşı tepeden

Gölgeler sarar yamaçları

Ürkerim gelecek geceden

Doğan Canku’nun ‘Gecelerim’ isimli bu güzel şarkısının bütün sözlerini ezbere biliyorum, zaten Modern Folk Üçlüsü’nü de oldum olası sevmişimdir. TRT3’de yayınlanan Radyo FM programında da bu şarkıyı birkaç kere dinlemiştim. Aslında pek benim tarzım olmasa da bu şarkıda insanın içine işleyen bir şeyler var.

Yani düşünüyorum da tarzım değil lafı da burada çok komik kaçmadı değil. Davul zurna eşliğinde halk oyunları ile uğraşıp, Deep Purple, Pink Floyd, King Crimson, AC-DC gibi rock gruplarını dinlemenin yanı sıra Zeki Müren, Orhan Gencebay ve Bülent Ersoy şarkıları seven birinin boyundan büyük laflar etmesi de çok komik oluyor. Tarzım değilmiş yani!

Yürüdüğümüz tozlu yolun bitiminde, engel olarak konulmuş olan tahta perdeler ile sahile girişin kapatıldığını gördük. Onların yanından açık denize doğru baktığımızda, küçük koyda demir atmış yelkenlileri, sörf ve su kayağı yapanları gördük.

Attila, eliyle sağ tarafta yer alan ağaçlık bir yeri işaret etti.

“Bakın karşıda çam ağaçlarının olduğu yer var ya, işte orası meşhur ClubMed Fransız tatil köyü. İçerisi gerçekten çok güzelmiş!”

Halit’le ben onun gösterdiği yere doğru imrenerek bakarken, o da sözlerini sürdürdü.

“Orada paraya kesinlikle ihtiyaç duymuyormuşsun, girişte kullanman için sana boncuk veriyorlarmış. Gerektiğinde para yerine onları kullanıyormuşsun.”

Böyle bir yerde daha önce hiç kalmadığım için ister istemez özendim. Sözler farkında olmadan dudaklarımdan dökülüverdi.

“Parası olan yaşıyor usta!”

Attila, birkaç saniye daha etrafı seyrettikten sonra cevap verdi.

“Merak etme, ilerde elbet bizim de böyle tatillere gidecek paramız olur.”

“O günleri görecek miyiz acaba?”

“Ben inanıyorum, hem sen de bütün Avrupa’yı gezip görmedin mi?”

“Doğru birçok yeri gördüm ama…”

“Söyle bakalım, gezdiğin gördüğün şehirleri ve ülkeleri mi yoksa kaldığın yerleri mi anlatmak daha keyifli?”

Böyle sorulunca ister istemez iki şeyi de kafamda tarttım. İkisi de bence farklı şeyler, içimi çekerek eksik gördüğüm şeyi anlatmaya çalıştım.

“Ben o gezilerde, anlatabileceğim kadar güzel ve konforlu bir otelde hiç kalmadım.”

Cevabı hemen yapıştırdı.

“Bak ben senin gördüğün yerleri de hiç görmedim. Hem sen Cannes plajında, üstsüzlerin arasında denize girmemiş miydin?”

O günleri düşününce, yüzüm ister istemez yayılıverdi, ne kadar güzel günlerdi. Köyden şehre yeni gelmişler insanlar gibi, plajda yanımızda üstsüzler de görülecek şekilde gizlice resimler bile çektirmiştik. Önde kumlara hep birlikte yayılan bizler, arkada ve yanda ise fon olarak göğüsleri açık güneşlenen güzeller. Hey gidi günler hey!

club med1

Şimdi karşımızda duran muhteşem ClubMed tatil köyüne, orada tatil yapan insanlara içimizi çekerek uzaktan bakıyoruz.

Düşüncelerim istemeden ağzımdan dökülüverdi.

“Orada serin odalarda kalmak ve rahat yataklarda uyumayı isterdim. Hiç düşünmeden her istediğimizi yemek içmek kötü mü olurdu?”

Attila, sanki içimden geçenleri tamamladı.

“Deli misin, süper olurdu! Gündüzleri hem tatil köyünün plajında üstsüzlerin arasında güneşlenir hem de sonra gider havuza girerdik. Yani bütün gün kafamıza göre takılırdık.”

Hiç düşünmeden ona takıldım.

“Akşamları unuttun, neredeyse ağlayacaklar şimdi.”

“Onları da unutmak olur mu hiç. Akşamları da oradaki Fransız kadınlarla birlikte bara takılır, diskotekte dans ederdik”

İmalı bir sesle sordum.

“Sadece dans mı?”

Attila ile yaptığımız bu dipsiz sohbetin arasına Halit çalı gibi giriverdi.

“Hadi beyler, bu anlamsız komik muhabbeti bırakın. İkinizde ciğerci dükkânının camından içeriye bakan sokak kediler gibisiniz.”

İster istemez suratımı asıp ona tepki gösterdim

“Pes valla, yani bu güzel muhabbetin içine ancak böyle edilirdi.”

“Valla siz bilirsiniz ama gecikirsek araba bulamayız, sonra Kemer’den itibaren Kızıltepe’ye kadar yürümek zorunda kalırız.”

Halit’in bu sözleriyle canlandık ve hemen silkinip harekete geçtik. Hakikaten bu sıcakta iki değil altı yedi kilometre yol tepmek de var. Kazılı olan yollardan yukarıdaki ana caddeye doğru yürümeye başladık. Yol kenarında büfe bakkal karışımı bir dükkânı görünce, hiç düşünmeden içeriye girdik. Buraya gelmeden önce kampta oturup yaptığımız ihtiyaç listesine hemen göz gezdirdik, dükkândan ihtiyacımız olan iki paket makarna ile iki yüz elli gramlık Sana yağ aldık. Hesabı bakkala ödeyip, bunları unutmadan cüzdanımdaki kâğıda yazdım.

Daha ilk günden tek elden harcamanın iyi olacağına karar vererek, aramızda üçümüzün de eşit para koyduğu bir harcama fonu oluşturduk. Kasayı ben tutuyorum, tüm harcamaları buradan yapıyoruz, bitince tekrar para koyuyoruz. Bu şekilde hem daha az para harcıyoruz, hem de hiç birimizin hakkı yenmiyor.

Ah be şimdi hakikaten ClubMed de olmak vardı!

Kemer’de ki ana cadde kenarında ilerlerken minibüs ve dolmuş bakınıyoruz, ama ne gelen var ne de giden. Burası güya turistik tatil yerleri ancak bir yerden bir yere gidebilmek o kadar da zor ki, bunu bir türlü anlayamıyoruz.

Beklemekle araç bulamayacağımız için mecburen yürümeye başladık, Yolun kenarından Kızıltepe’ye doğru ilerlerken, yanımızdan geçecek olan araçlara da elimizi otostop için kaldırıyoruz. En sonunda otostop işareti yaptığımız bir reno otomobil, biraz ilerde durunca koşarak yanına gittik,

Arabayı kullanan kişi ana yoldan Antalya’ya gidiyormuş. Bizleri kavşakta indirebileceğini söyleyince, hiç tereddüt etmeden hemen arabaya bindik. On dakika bile geçmeden kavşağa gelince, teşekkür ederek arabadan indik. Daha Kızıltepe Kamping’e kadar yürünecek iki km kadar yol var. Asfalt yolun kenarından yüksek çamların gölgesinde yürümeye başladık. Yol tamamen boş, sessizliği sadece cırcır böcekleri bozuyor, doğanın tek hâkimi şimdi onlar. Aramızda neşeyle sohbet ederek, gülüşerek yürüyoruz. Bizimkiler şu halimizi görseler ne kadar şaşırırlardı. İyi ki buraya gelmişiz, işte hayat bu.

kızıltepea~/~

Gerçekten de birkaç ay öncesini düşününce, bu yaşadıklarımız hayallerimizi kat be kat aşıyor. Mayıs ortalarında aramızda şakayla karışık konuşurken, bu yaz tatilde Antalya’ya gitmeye karar verdik. Gitmeye istekli olan dört beş kişi varız, Attila dışında hepimiz üniversite de okuyan öğrencileriz. O gazeteci ve bir haber ajansında spor muhabiri olarak çalışıyor, Fenerbahçe kulübünün haberleri ile ilgileniyor.

Attila’nın izni Ağustosun beşinde başlıyormuş, o tarihten sonrası onun için müsaitmiş. Bu tarih bana çok makul geldi. Temmuz’dan önce bir yere gidecek halimiz yok, okullarımızdaki yılsonu imtihanları haziran başından itibaren bir ay sürüyor.

Attila, ayrıca bir öneride de bulundu.

“İsterseniz Selçuk ağabeyimin büyük çadırını da alır öyle gideriz.”

Onun bu sözleri, bizi gerçekten de çok heveslendirdi. Çadırla bir kampinge tatile gitmek fikri nedense birden bana çok cazip geldi.

“Bizim ajansın Antalya’da ki bürosunda oraları iyi tanıyan, bilen bir ağabeyimiz var. Ben ona söylerim, o bize orada uygun ve hesaplı bir kamp yeri de bulur.”

Bu gelişmelerden sonra bizim grup içerisinde, haklı olarak bir makaradır başladı. Aramızda daha önce Antalya tarafına giden birisi olmadığı gibi, çadırla kampa giden de yok. Hepimiz kampçılık konusunda hem tecrübesiz hem de bilgisiziz.

Attila, bizlere söylediği gibi vakit geçirmeden ajansın Antalya’da ki bürosuyla konuşmuş. Birkaç gün sonra bir araya geldiğimizde, Antalya Konyaaltı Plajı’nda bulunan belediyenin kampinginde, bize çadır yeri ayarlandığını söyledi. Kampa gidecek kişi sayısı da artık netleşti. Ben, Attila ve Halit Ağustos ayı başında çadırla birlikte Antalya’ya gidiyoruz.

Attila ajansta işine devam ederken, Halit ile ben de kendi okullarımızda Haziran imtihan dönemini iyi kötü bir şekilde geçirdik. Ben bunun üzerine bir de Temmuz ayında büyük bir reklam ajansın da otuz gün süren profesyonel reklam kursuna katıldım. Gel zaman git zaman heyecanla ve hazırlanarak Ağustos ayını da bulduk.

5 Ağustos Cuma akşamı Antalya’ya gitmek için Varan Turizm’den biletlerimizi aldık. Otobüs Kadıköy’de postanenin sırasında ki şirketin kendi terminalinden kalkacak. Cuma günü akşamüstü ailelerimiz, gruptaki arkadaşlardan bazıları bizleri uğurlamak için Kadıköy’e geldiler. Bütün arkadaşlar orada çadırda yaşamaya, ancak birkaç gün dayanabileceğimizi düşünerek bizimle dalga geçiyorlar.

Tüm eşyalarımızı gelen son model Mercedes 302 otobüsümüzün bagajına verdik. Hareket saati gelince de, bizleri yolcu etmeye gelmiş olan ailelerimiz ve arkadaşlarımızla öpüşüp vedalaştık. Otobüsteki yerlerimize yerleşirken, otobüs de çok geçmeden harekete geçti.

Sabah saat on gibi, Antalya’da terminalde otobüsten indik. Attila hemen orada bulunan bir telefon kulübesinden ajansın bürosunu aradı ve Antalya’ya geldiğimizi bildirdi. Bu konuşmadan çok kısa bir süre sonra tanıdığı o gazeteci bey yanımıza geldi. Tanıştıktan sonra biraz sohbet edip, terminalden hep birlikte bir taksiye doluştuk ve yola koyulduk.

Erkenden sıcak bastığı için arabada bütün camlarımız açık, etrafı merakla inceleyerek yolda gidiyoruz. Antalyalı olan gazeteci bey, yaklaştığımızda bize aşağıdaki görünen uzun Konyaaltı plajını gösterdi. Camdan gördüğümüz yer barakalar ve çadırlarla dolu, ama çıplak ve ağaçsız bir kumsal. Taksi Falez dedikleri yerden, dönerek aşağıya doğru indi ve plajın kapısında durdu. Attila, taksi parasını öderken eşyalarımızı da bagajdan aldık.

Antalya-Konyaalt-Plaj

Biz Halit’le beraber girişte eşyaların yanında beklerken, Attila ile diğer gazeteci kampingden içeriye girdiler. Orada kayıt yaptırıp çadırımızın bulunduğu yeri öğrenecekler.

Hava da ısındıkça ısınıyor, biraz sonra da canları sıkkın bir şekilde yanımıza geldiler. Attila, terini elinin tersiyle silerken, durumu açıklamaya başladı.

“Burası belediyenin aile kampıymış, Bekâr insanlar olduğumuz için bizi ancak bu gecelik bir çadırda misafir edecekler. Bugün kendimize kalacak yeni başka bir yer bulmak zorundayız.”

Bu sözlerle hem sevindik hem de bir parça tırstık. Burasını ve kalabalığı sevmedik, yan yana konulmuş baraka ve çadırlar ile sanki bir mülteci kampına benziyor. Ancak başka bir kamp yeri bilmemek de bizi nedense endişelendirdi.

Antalyalı Gazeteci Ağabey, konuya kendince biz çözüm bulmuş.

“Oğlum Kemer’de Turban Kızıltepe Kampingin resepsiyonun da çalışıyor. İsterseniz bugün gidip onunla bir konuşun, belki orada kalabilirsiniz. Ben de ajansa gidince telefon edip ona durumu ileteceğim.“

Bu öneri bize çok makul geldi, zaten elimizde başka alternatif de yok.

Gazeteci Ağabey, bize veda edip yanımızdan ayrıldıktan sonra bizde vakit geçirmeden kaldırımda yayıldığımız yerden toparlandık. Bütün eşyalarımızı yüklenip, bize verilen çadıra gitmek üzere harekete geçtik.

Kampın içerisinde yürürken gördüğümüz kadarıyla, kumsal alabildiğine iri çakıl. Ön tarafa sıra sıra kontrplaktan prefabrik bungalovlar yapılmış. Onların arkasında bir yol genişliği bırakılarak, yan yana yeşil kalın brandadan dört köşe çadırlar kurulmuş. Ayrıca herkesin faydalanabileceği çeşmeler de, beş on metre arayla oturtulmuş.

Attila’nın bize yol göstermesiyle, bize ayrılan çadıra ulaştığımızda nefes nefesiydik. Dört köşe olan çadırların aralarında, neredeyse bir buçuk metre mesafe olduğunu gördük. Orada kalan kamp sakinleri çadırların içinden birbirini göremeseler de, konuşulan her şeyi rahatça duyabiliyorlar. Çadırların her yanı börtü böceğe açık, içerisi zaten ateş gibi kaynıyor. Etrafta her yer taş ve çakıl. Güneş vurdukça daha çok kızan taşlar etrafı daha da çok ısıtıyorlar. Bu durumu çadırdan içeriye girer girmez hemen hissettik, sanki hamama girmiş gibi her tarafımızdan ter fışkırıverdi.

Hemen içimden geçenleri söylemek istedim.

“Bir şey söyleyeyim mi, iyi ki bizi buraya kabul etmediler. Burası çok sıcak, üstelik kupkuru sevimsiz bir yer. Etrafta ne bir ağaç nede bir yeşillik de var.”

Attila ile Halit’te bana ister istemez hak verdi.

Çantalarımızı hiç açmadan çadırımızda bir yere koyduk, sonra toparlanıp etrafa göz atmak için kampın içinde dolaşmaya çıktık. Orada kalan aileleri rahatsız edeceğiz duygusuyla ve yanlış anlaşılırız endişesiyle, etrafa çok dikkatli bakmaktan da açıkçası çok da çekindik.

~/~

Konuştuğumuz kamp görevlilerinden, Kemer’e nasıl gidebileceğimizi sorup öğrendik. Kampın önünden Kemer dolmuşları geçiyormuş, ama duraklarından dolu kalktıkları için buradan binme şansımız hiç yokmuş. Muhakkak oraya gitmemiz gerekiyormuş, bize şehrin içinden o dolmuşların kalktığı yeri tarif ettiler.

Biz yol yorgunluğunun ve sıcağın etkisiyle, şansımızı önce kampın önünden denemeye karar verdik. Yolun karşısına geçip, ileriye doğru yavaşça yürümeye başladık. Bir yandan dolmuşlara bakarken, bir yandan da yanımızdan geçen araçlara otostop yapıyoruz. Bir saat kadar yol kenarında böyle debelenince, bu şekilde Kemer’e ulaşamayacağımıza kanaat getirdik. Tekrar yolun karşısına geçip, şehir merkezine giden bir minibüse bindik.

Şoföre ücretlerimizi verirken, bizi Kemer dolmuşlarının kalktığı yerde indirmesini söyledik. Minibüs beş on dakika sonra bir yerde durdu, şoför arkaya doğru dönüp bize seslendi.

“Kemer’e gidecekler, inince karşıya geçin. Kemer dolmuşları sokak arasından kalkıyor.”

Minibüsten inince yolun karşısına geçip, şoförün bize söylediği sokağın içerisine girdik. Ortada dolmuşa benzeyen araba filan yok, sadece kaldırımda bekleyen bir iki kişi var. Emin olmak için, onlara tekrar sorduk, doğru yerdeymişiz. Kemer’e işleyen dolmuş sayısı azmış, ayrıca saati de yokmuş ve doldukça kalkıyormuş.

Gölge olan kaldırıma biz de serilip oturduk, yirmi dakika kadar bekledikten sonra dolmuş taksi geldi. Murat 124 olan küçük arabaya, öne iki arkaya üç kişi alıyorlarmış, Biz de arkaya zar zor binebildik. Şoföre ücretimizi verirken de bizi Turban Kızıltepe Kamping’in önünde indirmesini rica ettik.

Bindiğimiz taksiyle ismini bu sabah öğrendiğimiz Falezlerden aşağıya doğru kıvrılarak yine tekrar Konyaaltı sahiline indik. Uzun sahilin bitiminde yol sola doğru döndü ve araba rampa yukarı tırmanmaya başladı. Sol yanımızda lacivert deniz ve Antalya var, sağ yanımızda ise çam ormanlarıyla kaplı dağlar yükselmeye başladı. Yol kenarına dikilmiş olan tabelalardan gördüm, bunlar Beydağlarıymış.

Hava sıcaklığı herhalde en az kırk derece var. Bütün camlar açık, sadece arabanın lastiklerinin asfaltta çıkardığı ses ile motorun sesini duyuyoruz. Yolda tek tük geçen arabalar ile karşılaşıyoruz. Yoğun çam kokuları ciğerlerimize doluyor, cırcır böceklerinin sesleri her yandan geliyor. Yol denizin yirmi otuz metre yukarısında keskin virajlarla devam etti, bir virajı dönünce denizde yola yakın olan küçük bir ada gördük. Şeklini benzeterek buna aramızda fare adası dedik. Adı belki farklıydı, ama o adanın ismi bizim için hep öyle kaldı.

Arabanın açık olan camlarından biraz hayranlıkla biraz da şaşkınlıkla etrafı seyrediyoruz. Hayatımız çam ormanlarının ve aşağıda lacivert mavi denizin arasında doludizgin yol alıyor. Yaşadığımız bu güzel büyü bozulur diye konuşmaya bile korkuyoruz. Hayatım boyunca böyle güzel bir maviyi, böyle rahatlatıcı bir yeşili hiç görmemiştim.

İnerek, çıkarak, iki de tünel geçerek sonunda rampa aşağı gitmeye başladık. Dolmuş sahile ulaştığında yavaşlayarak kavşakta ana yoldan sola doğru saptı ve ağaçlar arasında daha dar bir asfalt yola girdi. Yol kenarındaki Beldibi tabelasını okuduktan sonra önce bir köyden geçtik, denize paralel çok yakın bir şekilde gidiyoruz, sağımız solumuz büyük çam ağaçları ile dolu. Cırcır böceklerinin sesleri her yana hâkim olmuş durumda.

Dolmuş şoförü, çok geçmeden bir yerde durdu ve bize söylediğimiz yere geldiğimizi söyledi. Şoföre teşekkür edip indiğimiz dolmuş hareket edip gidince, tam karşımızda duran Turban Kızıltepe kampingi gördük. Beyaz renge boyanmış tahta çitlerin arasında ortada büyük bir kapı boşluğu var. Kapının sağ tarafında yan yana konulmuş altı yedi tane bayrak direği var, üzerlerinde burada konaklayan yabancı müşterileri belirten çeşitli ülke bayrakları çekilmiş. Direklerin önünde de verilen hizmetleri gösteren işaretlerin yer aldığı, geniş bir tabela dikili.

Kampingin içerisinde önde uzunca bir bina görünüyor, orada yazan reception yazısını fark ettik. Ayrıca birkaç başka bina daha var ama heyecanla başka bir şey gözümüze çarpmıyor.

Turban2

Boş yolda karşıya geçip, geniş kapıdan Kızıltepe Kampingin bahçesine girdik. Ön tarafta bulunan binaya doğru heyecanla yürüdük. Resepsiyonda bulunan uzun saçlı ince yüzlü gence, ismini öğrendiğimiz, o Antalyalı gazeteci beyin oğlu ile görüşmek istediğimizi belirttik. Biz kenarda bekleyip etrafa bakınırken, vakit geçirmeden birini gönderip o kişiyi çağırdılar.

Yanımıza gelen genç bir çocuk kendini tanıtıp, onu ne için aradığımızı sordu. Bizler de hemen ona kendimizi tanıtıp, neden geldiğimizi kısaca anlattık. Bizlerden haberi vardı, babası bugün telefon ederek kendisine durumdan bahsetmiş. Konuyla hemen ilgilendi ve çadırımız olup olmadığını sordu, ona olduğunu söyledik.

“Ben müdürümüz Cüneyt Bey’le bir konuşayım, bakalım neler yapabileceğiz. Lütfen biraz bekleyin, hemen geliyorum.“

Bu sözlerden sonra binanın içinde kayboldu.

Merakla ve endişeyle geçen beş dakikalık bekleyişten onun yanımıza geldiğini gördük. Gazeteci Ağabeyin oğlu içeride müdürüyle aralarında geçen konuşmayı, ciddi bir ifadeyle bizlere anlatmaya başladı.

“Kampinge kurallar gereği bekâr kişileri almıyorlar, ama bu sefer benim tanıdığım olduğunuz için bir kolaylık yapacaklar.”

Bu işittiklerimizle üçümüz de çok sevindik.

“Burada kalabileceksiniz yalnız çadırınızı ailelerin çadırlarının olduğu tarafta değil de, personel çadırının yanına kurabileceksiniz. Buna ne dersiniz?”

Sevinçle birbirimize baktık. Ne diyelim, buna sadece Allah denir. O arada bahsettiği kamp ücreti de bizlere oldukça makul geldi.

Teklifini kabul ettiğimizi görünce, tekrar sordu.

“Tamam, anlaştık galiba. Peki, burada çadırınızı ne zaman gelip kurmak istiyorsunuz?”

Attila, durumumuzu hemen açıklamaya başladı,

“Artık çok geç oldu, Antalya’dan buraya dolmuş bulamayız. Bu gece mecburen Konyaaltı’nda ki Belediye kampında kalacağız,” dedi. “Ancak yarın öğleden sonra toparlanıp buraya geliriz.”

“Tamam, ben bizim arkadaşlara şimdi söylerim. Yarın ben izinli olacağım, onların da sizden haberi olsun.”

Bu konuşmadan sonra bizi önce resepsiyona götürdü. Orada çalışan Suat ve Oğuz’la tanıştık, doğal olarak hepimiz birbirimize mesafeliyiz.

Kampinge giriş konusu halledildikten sonra, Gazeteci Beyi takip ederek etrafı ve nereye çadırınızı kuracağımızı görmek için yürümeye başladık.

Öndeki binadaki resepsiyonun öteki yanı, cafe ve restaurant olarak düzenlenmiş. Ahşaptan yapılmış üstü hasırla kaplanmış çardaklar, restaurantı güneşten koruyor. Restaurantın sağ tarafında voleybol alanı, onun ilerisinde de personelin uzun çadırı var. Biz de çadırımızı, orada bulunan bir çam ağacının altına kuracağız.

Diğer tarafta ortak kullanılan mutfak ve tuvaletler ile kampingin kendi çadırları da bulunuyor. Müşteriler her yanda kendi çadırlarını kurmuşlar, birçok karavan da park etmiş durumda. Kamping alanı büyük olduğu için Konyaaltı Plajında olduğu gibi çadırlar hem iç içe değil hem de yüksek çam ağaçlarının altında gölge bulunuyorlar.

Sahili görmek için, hep birlikte öndeki kum setini aştık. Kumsala duşların yanı sıra, kampinge ait geniş bir iskele yapılmış. Deniz çakıllı olduğu için berrak mı berrak.

Her iki yanda geniş ve uzun bir kumsal uzanıyor. Denizi arkamıza alıp baktığımızda ise, çam ormanlarını ve daha arkada da sıralanmış yüksek Beydağlarını gördük.

Tam bir el değmemiş doğa harikasının içindeyiz,  etrafta gözümüze yapılmış herhangi bir yapı da çarpmıyor.

Üçümüz de ayran budalası gibi, hayranlıkla etrafa bakıyoruz. Biz buradaki her şeye bayıldık, gördüklerimiz ise beklentilerimizin ve hayallerimizin katbekat üstünde.

Keşif gezisi sonrası restaurantta oturup aramızda biraz sohbet ettik, bir şeyler içip hararetimizi ve heyecanımızı azaltırken aklımızdaki soruların da cevaplarını aldık. Daha sonra vedalaşıp Antalya’ya geri dönmek için yola çıktık.

~/~

Yoldan otostop yaptığımız kibar biri, bizleri arabasıyla sağ olsun yarım saat içinde Konyaaltı’nda Belediye kampinginin önüne kadar bıraktı. Saat neredeyse altı olmuştu, o güzelim Kızıltepe’den sonra burası bizlere çok yavan ve sıcak, ayrıca da çok gürültülü geldi.

Hamam gibi sıcak olan çadırımızda, üstümüzdekileri değiştirip mayolarımızı giydik. Havlularımızı omzumuza alıp, doğruca sahile gittik. Burası da çakıl, deniz hiç bulanmıyor, alabildiğine berrak. Biz Halit’le hiç düşünmeden denize daldık, Attila da gazetecilik dürtüsüyle poz poz resimlerimizi çekiyor.

Karşılaştığımız belirsizlikler yüzünden bütün gün kendimizi çok fazla kastık, endişe ve stres yaşadık. Ayrıca buraya dün gece İstanbul’dan uzun bir yoldan geldik. Üstüne üstlük bir de Kemer’e sefer yapınca, gerçekten çok yorulmuşuz. Ilık deniz suyu bizlere çok iyi geldi, sanki masaj yapılmış gibi tüm kaslarımız dinlendi. Denizden dışarıya çıkmak bile istemiyoruz ama karnımız da zil çalıyor. Bünyemiz bir çay kahve de çekmiyor değil.

Kumsalda duş aldıktan sonra çadıra gelip ıslakları kurularıyla değiştirdik, sonra küçük kamping ocağımızda bir demlik çay yapmaya çalıştık. Başta biraz zor oldu, ama sonunda becerdik. Çayımızla beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra kendimize geldik. Göze batmamak için karanlık ve sıcak çadırdan çıkıp, kampın dışında sahilde bir parça yürüyüp etrafı görmeye çalıştık. Dönüşte Kampingin gazinosunda yapılan düğüne, bir ara biz de uzaktan çekinerek göz attık. Neme lâzım, aileler bakarsınız bizden nem kaparlar.

Ortalıkta fazla oyalanamadan, mecburen çadırımıza geri döndük. Gündüz güneşten ısınan çakıllar gece ısılarını dışarı veriyorlar, çadırın içi sanki bir cehennem gibi! Çadırın altları da açık olunca, üçümüz de belli etmemeye çalışsak da kendimizi huzursuz hissettik. Kendimizi pek güvende hissedemedik, yani işin doğrusu tedirginlikle pek rahat bir gece geçiremedik. Üstelik sert betonun üzerinde sadece uyku tulumu ile uyumak da her tarafımızı ağrıttı.

Sabah kahvaltısı için akşam düğünün yapıldığı, kamping gazinosuna gittik. İkişer sıcak poğaça alıp, çayımızla beraber onları yedik. İyice uyanıp kendimize gelince, çadırımıza dönüp hiç vakit geçirmeden hemen toparlandık. Hesabımızı kapatıp Konyaaltı Belediye Kampingin kapısından dışarıya çıkmamız çok fazla zamanımızı almadı.

Elimizde bulunan malzeme ve çantalarla, hep birlikte Kemer dolmuşlarının kalktığı yere gitmemiz, resmen abesle iştigal olacak. Attila, gelen bir minibüse binip dolmuş durağının oraya gitti. Gelen bir dolmuşa binip, bizi buradan alacak.

Halit ile ben de kaldırımda, tel çitin dibindeki zakkumların gölgesinde yüklerimize yaslanıp yere oturduk. Önce yoldan geçen dolmuşlara, içlerinden sanki Attila çıkacakmış gibi çok dikkatli baktık. Zaman ilerleyince sıcağında etkisiyle bizlerde film iyice koptu, olduğumuz yerde resmen uyuklamaya başladık.

İsimlerimizi seslenen birini duyunca, başımızı ilgisizce kaldırıp baktık. Yolun karşısında Attila bize heyecanla el sallıyor. Yayıldığımız yerden telaşla toparlanıp, paldır küldür karşıya geçtik. Eşyalarımızı dolmuş şoförünün yardımıyla arabanın bagajına yerleştirdikten sonra bizler de arkaya doluştuk. Yarım saat sonra Turban Kızıltepe Kampingin önündeydik.

Eşyalarımızla dolmuştan indikten sonra Kızıltepe Kamping’de önce dün tanıştığımız Suat’ı bulduk. O bizlerin kampinge giriş işlemlerini tamamladı, işimiz bitince eşyalarımızı yüklenip bize daha önceden gösterilen yere gittik.

İstanbul’dan beri hiç açmadığımız çadırımızı kurmak için torbasından çıkarmaya başladık, bu hepimizin ilk çadır kurma tecrübesi. Ortaya çıkan metal çubukları ne yapacağımızı, onları birbirine nasıl ekleyeceğimizi uzun uzadıya düşündük. Deneye yanıla sonunda doğru yolu bulup çadırımızı da kurabildik. İplerle de kenarlarından sağlamca hem ağaca hem de çaktığımız çivilere bağladık.

Umduğumuzdan çok daha büyük olan çadırımızın içinde, cibinlikle korunmuş fermuarlı başka bir bölme daha var. Orası bizim yatacağımız yer, bizi hem sineklerden hem de böceklerden koruyacak. Çadırın ön kısmında da geniş bir güneşlik var. Kampingden bize bir masa ve üç de iskemle verdiklerinde, lüks bir çadırımız oluverdi. Valla akşam kaldığımız o berbat yerden sonra bu çadır bambaşka bir şey!

Kampingde müşterilerin rahat etmesi için, her türlü kolaylık sağlanmış. Hiç yoksa on kişinin aynı zamanda kullanabileceği mutfak, suları akan duşlar, temiz ve kokulu tuvaletler yapılmış. Burası dün kaldığımız yere göre kesinlikle beş yıldızlı bir yer.

Halit’le ben utandığım için Attila yemek işini severek üstlendi. Biz çadırın önündeki masada salata yaparken, o da bir torba makarnayı getirdiğimiz tencere ile kapıp gitti. Ne yaptığını merak edip bir ara ona uzaktan baktık. Maşallah oradaki insanlarla sohbeti koyultup, kadınların yanında makarnayı pişirmeye başlamış.

Konyaaltı’nda yerde oturarak yediğimiz yemekten sonra, bir masada tabaklarımızın içerisinde makarnamızı ve salatamızı yemek bize hakikaten çok keyifli geldi. Biraz ilerdeki restaurantta diğer müşterilerin kendi pişirdikleri yemekleri, orada da oturup yiyebildiklerini gördük. Bu bizim çok hoşumuza gitti, demek ki çadırımızda yemeye de mahkûm değiliz.

Yemekten sonra bulaşıklarımızı alıp, Attila ile birlikte biz de bir cesaretle mutfağa gittik. Hiç kimsenin birbiriyle ilgilendiği yok. Bütün hanımlar kendi önlerindeki işleri ile ilgileniyorlar, bulaşıklarını bir an önce bitirme telaşındalar. Bu doğallığı görünce, doğrusu bizim de içimiz ferahladı. Bizleri ve orada bulunmamızı yadırgamayıp normal karşılamışlardı.

Daha sonra biz de herkes gibi gidip, restaurantta ki bir masaya oturduk. Yeni geldiğimiz ve bekâr üç genç olduğumuz için ilk başta biraz dikkati çektik, ama çevremizdeki kişiler de bizden rahatsız oluyormuş gibi davranmadılar.

Bizler de çaylarımızı içerken, etraftaki masaları huzursuz etmemek için çevremizle çok fazla ilgilenmedik. O arada mola veren Oğuz yanımıza geldi, sohbet ederken aşçı Orhan da bize katıldı. Onlarla zaten tanışmış olan misafirler, masanın yanından geçerken birer ikişer bizimle de tanışmaya başladılar.

~/~

Üçümüz de daha önce buralara gelmediğimiz için etrafı hiç bilmiyoruz. Fırsat yakalamışken hiç olmazsa birkaç yeri gidip görmek istiyoruz. Masada sohbet ederken çevrede günü birlik gidip görebileceğimiz yerleri, oralara nasıl gidip dönebileceğimizi de sorduk. Tek vasıtayla gidip dönebileceğimiz tek yer Kemer, onun dışındakiler için muhakkak ikinci bir vasıta gerekiyor. Bu durum bizim gözümüzü korkutmadı, görmek istediğimiz yerlere yarından itibaren gitmeye karar verdik.

Gece geç saatte çadırımıza geldiğimizde, etrafta ki börtü böcek fazlalığı dikkatimizi çekti. Çam ağaçları altında onların olmaması, zaten çok tuhaf olurdu. Biz üçümüz de özellikle akreplerden feci korkuyoruz. Oğuz’a sorduğumuzda ise burada akrep olduğunu, ama bu kampingde şimdiye kadar hiçbir sokma vakasının olmadığını söyledi. Biz yine de fermuarlı iç kısmı hiç açık bırakmamayı, içeri giriş çıkışlarda hızlı davranmayı kendimize ilke edindik. Bu işi öylesine abartmıştık ki, bir iki üç dediğimiz zaman üçümüz de fermuarlı bölüme girmiş oluyorduk.

Karşımızda kurulu olan uzun ve büyük personel çadırının ise toprağa değen alt kısımları ve kapısı açıktı. Kamping personeli içerideki ranzalarda yatıyorlardı ve çadıra giren çıkan hiçbir böceği de umursamıyorlardı. Onlar buranın şartlarına alışmışlardı, doğal olarak hiçbirine de bir şey olmuyordu. Korkak olan sadece bizlerdik.

Burada dün gece kaldığımız Konyaaltı’nda ki Belediye Kampingine göre, çok daha mutlu ve huzurluyuz. Etrafı rahatsız ederiz endişesiyle aramızda yavaş sesle konuşmamız gerekmiyor, çevremizde bizi dinleyebilecek bir kalabalık yok. Uyumadan önce kararımızı verdik, yarın Side’yi ve Manavgat Şelalesi’ni görmeye gideceğiz.

Çadıra girebilecek böcekler bizi tedirgin etse de gece çok rahat uyuduk. Sabah sekiz gibi uyandığımızda, hepimiz ter içindeydik. Üzerimize bir şort ile tişört geçirip, doğru tuvaletlerin yolunu tuttuk. Çadıra döndüğümüzde önce yere yayıp, üzerinde yan yana yatıp uyuduğumuz uyku tulumunu terlerin kuruması için dışarıya çıkarıp astık.

Mutfakta Attila çayımızı pişirirken, biz de Halit’le çadırımızın önünde ki masada kahvaltıyı hazırladık. Keyifli bir şekilde kahvaltı ederken, çay faslında bize katılan Oğuz ile Suat’tan Manavgat’a nasıl gideceğimizi öğrendik. İkisi de çok kafa çocuklar, bizleri de ilk günden benimseyiverdiler. Kemer dolmuşlarının telefonu varmış, hazır olduğumuzda Oğuz veya Suat telefon edip üç kişiyi kampingin önünden almalarını söyleyecekler. Antalya’ya ulaştığımızda ise otobüs garajından da kalkan, Side Manavgat minibüslerine gidip bineceğiz.

Hazır olduğumuzda restauranta gidip oturduk, o arada Suat da bizim için dolmuşlara telefon etti. Konuşulduğu gibi dolmuş bizi kampingin önünden aldı, Antalya’da garajdan kalkan minibüslere binip bir saat içinde Manavgat’a ulaştık.

Hayalimde kitaplarda gördüğüm, yüksekten akan büyük bir şelale resmi vardı. Burada gördüğüm ise hızlı akan sığ bir nehir. Üzerinde yüzen ördekler, filelere konulmuş karpuzlar ve etraftaki kuru kalabalık. Şelale de belki bir insan boyu ya var ya yok.

Yaşadığımız büyük hayal kırıklığıyla, orada daha fazla zaman geçirmeden Side’ye gitmeye karar verdik. Otostop yaparak fazla zaman kaybetmemek için, minibüse binip Side’ye geçtik. Orası harabeler, turistler ve bir sürü turistik mağaza ile çok daha güzeldi.

Kemer dolmuşları belirli bir saate kadar çalıştığı için yeterince dolaşıp görünce, minibüse binip Antalya’ya geri döndük. Garajdan yürüyerek dolmuşların oraya ulaştığımızda, saat neredeyse dört buçuğu bulmuştu. Dolmuşta aramızda ortak bir karara vardık: Kızıltepe Kampinge varınca önce denize girip suyun keyfini çıkaracağız, sonrada güzel bir duş alacağız. Akşam ise bu yorgunlukla yemek yapmak yerine restaurant da oturup köfte yiyeceğiz.

Mayolarımızı giyip sahile gitmeye hazırlanırken, mesaisi biten Suat ile Oğuz geldi. Onlar ve aşçı Orhan da üzerlerini değiştirip bize katıldılar. Denizde ve sahildeki duşlarda şakalaşırken, Attila da elinde fotoğraf makinesi ile bizlerin fotoğraflarını çekmeye devam etti. Akşam yemekte aşçı Orhan’ın ızgarada yaptığı köfte menüsü ile yanında istediğimiz soğuk biralar birbirlerini iyi tamamlamıştı.

Yemek sonrası gazinoda otururken kampingde kalan diğer misafirlerle de tanışıp, yakınlık kurmaya başladık. Ankara’da ve Eskişehir’de oturan genç kızlarla tanıştık. Ailelerin de bizleri gözleri tutmuş olacak ki, bu arkadaşlıklara hiç ses çıkarmadılar. Grubumuz Suat, Oğuz, Orhan ile birlikte bir anda on kişiye ulaşıverdi.

İlerleyen günlerde hem Düden şelalesini görmek için Antalya’ya hem de Kemer’e gittik. On metre yüksekten dökülen cılız su bizi çok şaşırttı, yine de resimler çekip geriye döndük. Kemer ise resmen bir şantiye görünümündeydi, alt yapı yatırımları bütün hızıyla sürüyordu.

Zamanımızın çoğunu Kampingde deniz kenarındaki iskelede, arkadaşlarla hem sohbet hem de denizin keyfini çıkararak geçirmeye başladık. Sanki çok uzun yıllardır buralara gidip geliyor, insanlarla uzun süredir tanışıyor gibiyiz.

Bir akşam gazinoda Suat’tan, Turizm bankasınca görevlendirilen bir müfettişin, Kızıltepe Kampinge teftiş için geleceğini öğrendik. Buraya rica ile kabul edildiğimiz için ister istemez tedirgin olduk ama yapacak bir şey de yok.

Ertesi gün kel kafalı ciddi giyimli bir adamın, Müdür Cüneyt Bey ile birlikte etrafta inceleme yaptığını gördük. Bizler ayakaltında olmamak için deniz kenarında, iskelenin üzerinde öğlene kadar zaman geçirdik. Haber geldiğinde de öğlen yemeği için hep birlikte restauranta gidip oturduk. Bu gün öğlen yemeğini grupta bulunan kızlar hazırlayacaklar, menüde spagetti makarna ve salata var.

kızıltepeb

Yemek sonrası aramızda neşeyle sohbet ederken, duyduğumuz bağırışlarla sahile koşturduk. Sabah kampingi teftiş ederken gördüğümüz müfettişi denizden çıkarıyorlardı. Onu iskelenin merdivenlerine tutunmuş olarak cansız bir şekilde bulmuşlar. Öğlen sıcağından mı yoksa başka bir şeyden mi olduğunu bilmesek de, genç adam denizde kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmiş.

Hemen jandarmaya durum haber verilmiş ama onlar gelene kadar cansız adam ortada tutulamayacağına göre, mecburen bizim çadırın yanına gölgeliğe koyuldu. Kokmasın diye de üzerine sürekli olarak buzlar getirilip soğuk tutulmaya çalışıldı. Jandarma ancak akşamüstü geldi ve durum tespitinden sonra cansız adam oradan alınıp götürüldü.

Fakat bu konunun kamping içinde konuşulması, bütün gece devam etti. Gece sahilde kumların üzerinde yaktığımız ateş etrafında konuşulan en önemli konu, genç müfettişin ölümüydü.

İlerleyen günlerde yaşam hepimiz için daha kolay ve eğlenceli geçti. Otostopa artık çok alıştık, Antalya’ya bile hep öyle gidip geldik. Suat’la Oğuz’un izinli olduğu bir gün, hep beraber Antalya Kaleiçi’ne gittik. Bildikleri bir yerde lezzetli tandır kebabını tattık. Bir gece de Suat’ın kız kardeşinin nişanı için yine Antalya’ya indik. O gece Konya altındaki Güney Antalya Projesi şantiyesinde halılar üzerinde uyuduk.

Turban1

Sayılı günler ne yazık ki çabuk geçiyor. Attila’nın izni bittiği için geri dönmemiz gerekiyor. Hesap ödemek istediğimizde, bizden herhangi bir para talep etmediler. Çadırımızı bulunduğu yerden sökerken, içimiz gerçekten de buruldu. Kampingde kalan misafirler ve çalışanlarla vedalaşıp, üzüntüyle Turban Kızıltepe Kamping’ten ayrıldık.

kızıltepec

Suat ve Oğuz da bizi uğurlamak için Antalya’ya geldiler. Garajda onlara da veda edip ayrıldık, ama orasını ve arkadaşlarımızı hiç unutamadık. Bize Turban Kızıltepe’de gösterilen özene, saygıya ve samimiyete hep minnettar kaldık.

2 Kasım 2007- Gürcan Şen, PhD

Turban Kızıltepe Kampingin yerine yapılan beş yıldızlı otelde kaldığımı düşünüyorum. Aşağıdaki bağlantı ilginizi çekecektir.

Yıllar sonra

Reklamlar

3 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s