Antalya günleri 1981

Yaz tatilinde Antalya taraflarına gitsek nasıl olur diye aramızda konuştuğumuzda dört beş kişi vardık. Yaşım yirmi dört, neredeyse bütün Avrupa’yı gezdim ama daha önce Antalya’ya ve diğer güney kentlerine gitmedim. Antalya’yı, Bodrum’u, Marmaris’i hep duyarım ve okurum ama nedense bir türlü gidemedim. Bizim arkadaşlarla oraya gitmek, kitaplarda fotoğraflarını gördüğüm yerleri gezip kendi gözlerimle görmek ve oralarda kısa süre de olsa yaşamak çok ilginç olabilir.

Attila dışında hepimiz üniversite de okuyan öğrencileriz, o gazeteci ve bir haber ajansında spor muhabiri olarak çalışıyor, orada Fenerbahçe kulübünün haberleri ile ilgileniyor. Yıllık izni Ağustosun beşinde başlıyormuş, ancak o tarihten sonrası onun için müsaitmiş.

Tatil için bu tarih bana nedense çok makul geldi, Temmuz’dan önce bir yere gidecek halim yok. Mayıs sonundan itibaren haziran sonuna kadar sekiz tane girmem gereken imtihanım var. Öncelikle tek ders sınavını verip üçüncü sınıf imtihanlarına girmeye hak kazanmalıyım. Üniversiteli diğer arkadaşların da benden farklı bir halleri yok, Haziran, Eylül ve Şubat bizler için önemli aylar.

Cebimizdeki sınırlı parayla oralarda lüks otellerde kalamayacağımıza göre bulacağımız ucuz aile pansiyonlarda konaklayacağımız şimdiden belli. O arada Attila, ağabeyi Selçuk’un büyük çadırını da alma şansımız olduğunu belirttiğinde böyle bir alternatifi daha önce kendi içimizde elediğimizi fark ettik. Aramızda daha önce Antalya tarafına gidip oraları gezen birisi olmadığı gibi, çadırla kampa giden de yok. Bizler kamp yapma ve çadır hayatı konusunda hem tecrübesiz hem de bilgisiziz.

Benim aklımdan geçen şey, bir yere gidip orada konaklamak ve o çevredeki yerleri mümkün olduğu kadar çok gezmekti. Sırtımızda ağır çadır ile göçebe misali oradan oraya savrulmak pek bana göre değil. Fikrimi söyleyince Attila da benim gibi düşündüğünü belirtti. Ajansın Antalya’da ki bürosunda oraları iyi tanıyan, bilen bir ağabeyi olduğunu, onun bize orada uygun ve hesaplı bir kamp yeri de bulabileceğini söylediğinde bu çadır önerisi nedense birden ön plana çıktı. Çadırı rahat hareket edebileceğimiz, elektrik, su, tuvalet ve mutfak imkânları olan bir kampinge kurup çevreyi gezebiliriz.

Attila, bizlere söylediği gibi sıcağı sıcağına ajansın Antalya’da ki bürosunda tanıdığı kişiyle bu konuyu konuşmuş. Birkaç gün sonra bir araya geldiğimizde, Antalya Konyaaltı Plajı’nda bulunan belediyenin kampinginde bize çadır yeri ayarlandığını söyledi. Kampa gidecek kişi sayısı da artık netleşti. Grupta yan çizenlerin dışında ben, Attila ve Halit Ağustos ayı başında çadırla birlikte Antalya’ya gidiyoruz.

Attila ajansta gazetecilik işine devam ederken, Halit ile ben de kendi okullarımızda Haziran imtihan dönemini iyi kötü bir şekilde geçirdik. Ben bunun üzerine bir de Temmuz ayında büyük bir yabancı reklam ajansın da otuz gün süren profesyonel reklam eğitimine katıldım. O arada 5 Ağustos Cuma akşamüstü Antalya’ya gitmek için Varan Turizmden biletlerimizi aldık. Otobüs Kadıköy’de postanenin sırasında bulunan şirketin kendi terminalinden kalkacakmış.

Cuma günü akşamüstü ailelerimizle birlikte gruptaki arkadaşlardan bazıları da bizleri uğurlamak üzere Kadıköy Varan’ın önüne gelmişlerdi. Arkadaşlar orada çadırda yaşamaya, ancak birkaç gün süreyle dayanabileceğimizi düşünerek bizimle durmadan dalga geçtiler. Bu kadar lafı işittikten sonra kendi adıma dişimi sıkar, o çadırda gerektiği kadar kalırım ve arkadaşların ağzına kesinlikle sakız olmam.

Zamanında Kadıköy’e gelen son model Mercedes 302 otobüsün bagajına çadırı ve eşyalarımızı verdik. Hareket saati gelince de, bizleri yolcu etmeye gelmiş olan ailelerimiz ve arkadaşlarımızla öpüşüp vedalaştık. Otobüsteki koltuklarımıza yerleşirken, otobüs de çok geçmeden harekete geçti, önümüzde bütün gece sürecek uzun bir yol var.

Gece yarısı Afyon’da mola verdiğimizi hatırlıyorum, sabah saat on gibi Antalya’da küçük terminalde otobüsten indik, bagajdan aldığımız çadır ve sırt çantalarımızla sakin ve gölge olan bir kenarda beklemeye başladık. Attila, orada bulunan bir telefon kulübesinden jetonla hemen ajansın bürosunu aradı ve Antalya’ya geldiğimizi bildirdi. Konuşmadan çok kısa bir süre sonra tanıdığı o gazeteci bey yanımıza geldi. Bizimle de tanıştıktan sonra biraz sohbet edip, terminalden hep birlikte Murat 124 bir taksiye doluştuk ve yola koyulduk.

Erkenden sıcak bastığı için arabada bütün camlarımız açık, etrafı merakla inceleyerek yolda gidiyoruz. Antalyalı olan gazeteci abi, yaklaştığımızda bize aşağıdaki görünen uzun Konyaaltı plajını gösterdi. Camdan gördüğümüz yer birbirinin aynı barakalar ve çadırlarla tamamen doldurulmuş, çıplak ve ağaçsız uzun bir kumsal.

Antalya-Konyaalt-Plaj

Taksi Antalyalıların Falez dedikleri virajlı yerden, dönerek aşağıya doğru indi ve daha sonra ilerden dönüp gelip kampingin kapısında durdu. Attila, taksinin parasını öderken hep birlikte çadırı ve sırt çantalarını bagajdan aldık. Biz Halit’le beraber girişte eşyaların yanında beklerken, Attila ile diğer gazeteci abi kampingden içeriye girdiler. Orada kayıtlarımızı yaptırıp, kendi çadırımızı kurabileceğimiz yeri öğrenecekler.

Hava da ısındıkça ısınıyor, daha önce hiç görmediğimiz bir sıcaklıkla karşı karşıyayız. İçeriye gidenler biraz sonra canları sıkkın bir şekilde yanımıza geldiler. Attila, terini elinin tersiyle silerken durumu açıklamaya başladı.

“Burası belediyenin aile kampıymış, Bekâr insanlar olduğumuz için bizi ancak bu gecelik bir çadırda misafir edecekler. Bugün gidip kendimize kalacak yeni başka bir yer bulmak zorundayız.”

Bu sözlerle aslında hem sevindik hem de bir parça tırstık. Burasını ve kalabalığı sevmedik, sahil yan yana konulmuş baraka ve çadırlar ile sanki bir mülteci kampına benziyor. Ancak bu çevrede başka bir kamp yeri bilmemek de bizi nedense endişelendirdi.

Antalyalı gazeteci abi, konuya kendince biz çözüm bulmuş.

“Oğlum Kemer’de Turban Kızıltepe Kampingin resepsiyonunda çalışıyor. İsterseniz bugün gidip onunla bir konuşun, belki orada kalabilirsiniz. Ben de ajansa gidince telefon edip ona durumu ileteceğim.“

Bu öneri bize çok makul geldi, zaten elimizde değerlendirebileceğimiz başka bir alternatif de yok.

Gazeteci abi, bize veda edip yanımızdan ayrıldıktan sonra bizler de hiç vakit geçirmeden kaldırımda yayıldığımız yerden toparlandık. Bütün eşyalarımızı yüklenip, bize verilen çadıra gitmek üzere harekete geçtik. Burada kalmış olsaydık koca çadırı yanımızda boşuna taşıyıp getirmiş olacaktık.

Kampın içerisinde yürürken etrafı da insanları rahatsız etmeden incelemeye çalıştık, gördüğümüz kadarıyla ön tarafa sıra sıra kontrplaktan prefabrik bungalovlar yapılmış. Onların arkasında ise bir yol genişliği bırakılarak, yan yana yeşil kalın brandadan dört köşeli çadırlar kurulmuş. Ayrıca herkesin faydalanabileceği çeşmeler de beş on metre arayla yol üzerine oturtulmuş.

Çadırı önceden gidip gören Attila’nın yol göstermesiyle, kalacağımız yere ulaştığımızda sıcaktan ve taşıdığımız eşyalardan dolayı nefes nefesiydik. Etrafı dikkatle incelediğimizde, mevcut dört köşe yeşil çadırların aralarında, neredeyse bir buçuk metre mesafe olduğunu gördük. Orada kalan kamp sakinleri çadırların içinden birbirini göremeseler de, konuşulan her şeyi rahatça duyabiliyorlar.

Çadırların bir karış kadar açık, alt yanları toprağın içine sokulmadığı için börtü böceğe karşı tamamen korumasız. Ağaçlar ve gölgelikleri olmadığı için içerisi de ateş gibi kaynıyor olmalı. Etrafta her yer taş ve büyük çakıllarla kaplanmış, güneş vurdukça daha çok ısınıp kızan taşlar belli ki etrafı daha da çok ısıtıyorlar. Burada yumurta pişirmek herhalde çok kolay olmalı.

Tahmin ettiğimiz gibi korkunç sıcağı çadırın içine adım atar atmaz hemen hissettik, sanki hamama girmiş gibi her tarafımızdan bir anda ter fışkırıverdi. Sırt çantalarımızı hiç açmadan çadırımızda bir köşeye koyduk, sonra toparlanıp etrafa göz atmak için kampın içinde dolaşmaya çıktık. Orada kalan aileleri rahatsız edeceğiz duygusuyla ve yanlış anlaşılırız endişesiyle, etrafa çok dikkatli bakmaktan da açıkçası oldukça çekindik.

Kampingin içerisinde çok fazla ağaç ve yeşillik yok, hava çok sıcak, üstelik kamping çok kalabalık. İri kumla kaplı kumsal denize girenlerce doldurulmuş durumda, neşeyle suda oynayan çocukların sevinçli bağırışları her tarafı kaplamış. Üçümüz de buraya kabul edilmediğimiz için aslında çok muyluyuz ama ortada var olan kalacak yer belirsizliği de bizi oldukça endişelendiriyor.

Gazinoda oturmuş soğuk bir şey içerken konuştuğumuz kamp görevlilerinden, Kemer’e nasıl gidebileceğimizi sorup öğrendik. Kampın önünden Kemer dolmuşları geçiyormuş ama duraklarından dolu kalktıkları için buradan binme şansımız hiç yokmuş. Muhakkak oraya gitmemiz gerekiyormuş, bize şehrin içinde o dolmuşların kalktığı yeri tarif ettiler.

Yapacak bir şey olmadığı için Kemer’e gitmek için vakitlice harekete geçtik. Yol yorgunluğunun ve sıcağın etkisiyle, şansımızı önce kamp kapısının karşısında denemeye karar verdik. Yolun karşısına geçip, ileriye doğru yavaşça yürümeye başladık. Bir yandan gelen dolmuşlara bakarken, bir yandan da yanımızdan geçen özel araçlara otostop yapıyoruz. Bir saat kadar yol kenarında böyle sıcakta boşuna debelenince, bu şekilde Kemer’e ulaşamayacağımıza kanaat getirdik.

Tekrar yolun karşısına geçip, şehir merkezine giden bir minibüse bindik. Şoföre ücretlerimizi verirken, bizi Kemer dolmuşlarının kalktığı yerde indirmesini söyledik. Minibüs beş on dakika sonra yol kenarında bir yerde durdu, şoför arkaya dönüp bize seslendi.

“Kemer’e gidecekler, inince karşıya geçin, Kemer dolmuşları sokak arasından kalkıyor.”

Kendisine teşekkür edip minibüsten indikten sonra yolun karşısına geçtik ve şoförün bize söylediği sokağın içerisine girdik.

Ortada dolmuşa benzeyen damalı herhangi bir araba filan yok, sadece kaldırımda öylece bekleyen bir iki kişi var. Emin olmak için yanlarına gidip onlara tekrar sorduk, doğru yerdeymişiz. Kemer’e işleyen dolmuş sayısı oldukça azmış, ayrıca belirli bir kalkış saati de yokmuş ve gelip doldukça kalkıyormuş.

IMG_20190406_094651

Gölgede kalan kaldırıma biz de serilip oturduk, yirmi dakika kadar bekledikten sonra dolmuş taksi geldi. Murat 124 olan küçük arabaya, öne iki arkaya üç kişi alıyorlarmış, Bekleyen diğer iki kişi öne geçince bizler de arkaya kolayca yerleştik. Şoföre ücretimizi verirken de bizi Turban Kızıltepe Kampingin önünde indirmesini rica ettik.

Bindiğimiz taksiyle ismini bu sabah geçerken öğrendiğimiz Falezlerden aşağıya doğru kıvrılarak yine tekrar Konyaaltı sahiline indik. Uzun sahil yolunun bitiminde yol sola doğru döndü ve araba rampa yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Sol yanımızda lacivert deniz ve Antalya var, sağ yanımızda ise çam ormanlarıyla kaplı dağlar yükselmeye başladı. Yol kenarına dikilmiş olan bilgilendirici tabelalardan gördüm, bunlar Beydağlarıymış.

Hava sıcaklığı herhalde en az kırk derece vardır,  arabada bütün camlar açık, sadece lastiklerin asfaltta çıkardığı ses ile motorun sesini duyuyoruz. Yolda yanımızdan tek tük geçen arabalar ile karşılaşıyoruz. Her tarafı kaplamış olan yoğun çam kokuları ciğerlerimize doluyor, çok sevdiğim cırcır böceklerinin sesleri ise her yandan kulaklarımıza geliyor.

Yol denizin yirmi otuz metre yukarısında keskin virajlarla devam etti, derken bir virajı dönünce denizde yola yakın olan küçük bir adayı gördük. Şeklini benzeterek buna aramızda fare adası dedik. Adı belki farklıydı ama o adanın ismi bizim için hep öyle kaldı.

Arabanın açık olan camlarından hayranlıkla ve şaşkınlıkla etrafı seyrediyoruz. Bu gün hayatımız, çam ormanlarının ve aşağıda lacivert mavi denizin arasında doludizgin yol alıyor. Yaşadığımız bu güzel büyü bozulur diye konuşmaya bile korkuyoruz. Kendi adıma hayatım boyunca böyle güzel bir maviyi, böyle rahatlatıcı bir yeşili hiç görmemiştim.

Yol boyunca inerek, çıkarak, iki de tünel geçerek sonunda rampa aşağı gitmeye başladık. Dolmuş sahile ulaştığında yavaşlayarak kavşakta ana yoldan sola doğru saptı ve ağaçlar arasında daha dar bir asfalt yola girdi. Yol kenarındaki Beldibi tabelasını okuduktan sonra önce bir köyden geçtik, denize paralel çok yakın bir şekilde gidiyoruz, her taraf ıssız ve boş, sağımız solumuz büyük çam ağaçları ile dolu. Cırcır böceklerinin sesleri her yana hâkim olmuş durumda. Dolmuş şoförü, çok geçmeden bir yerde durdu ve bize söylediğimiz yere geldiğimizi söyledi.

20191120_110836.jpg

Şoföre teşekkür edip indiğimiz dolmuş hareket edip gidince, tam karşımızda duran Turban Kızıltepe Kampingi gördük. Beyaz renge boyanmış tahta çitlerin arasında ortada büyük bir kapı boşluğu var. Kapının sağ tarafında yan yana konulmuş altı yedi tane bayrak direği var, üzerlerinde burada konaklayan yabancı müşterileri belirten çeşitli ülke bayrakları çekilmiş. Direklerin önünde de verilen hizmetleri gösteren işaretlerin yer aldığı, geniş bir tabela dikili. Kampingin içerisinde önde uzunca bir bina görünüyor, orada yazan reception yazısını fark ettik. Ayrıca birkaç başka bina daha var ama heyecanla başka bir şey gözümüze çarpmıyor.

Bomboş yolda karşıya geçip, geniş kapıdan Kızıltepe Kampingin bahçesine girdik. Ön tarafta bulunan çakıllı yoldan binaya doğru heyecanla yürüdük. Resepsiyonda bulunan uzun siyah saçlı ince yüzlü gence, ismini öğrendiğimiz o Antalyalı gazeteci beyin oğlu ile görüşmek istediğimizi belirttik. Biz kenarda bekleyip etrafa bakınırken, vakit geçirmeden birini gönderip o kişiyi çağırdılar.

Yanımıza gelen genç bir çocuk kendisini tanıtıp, onu ne için aradığımızı sordu. Bizler de hemen ona kendimizi tanıtıp, neden geldiğimizi kısaca anlattık. Bizlerden haberi vardı, babası bugün telefon ederek kendisine durumdan bahsetmişti. Konuyla hemen ilgilendi ve çadırımız olup olmadığını sordu, ona olduğunu söyledik.

“Ben müdürümüz Cüneyt Bey’le bir konuşayım, bakalım neler yapabileceğiz. Lütfen biraz bekleyin, hemen geliyorum.“

Bu sözlerden sonra binanın içinde kayboldu.

Merakla ve endişeyle geçen beş dakikalık bekleyişten onun yanımıza geldiğini gördük. Gazeteci abinin oğlu içeride müdürüyle aralarında geçen konuşmayı, ciddi bir ifadeyle bizlere anlatmaya başladı.

“Kampinge kurallar gereği bekâr kişileri almıyorlar, ama bu sefer benim tanıdığım insanlar olduğunuz için bir kolaylık yapacaklar.”

Bu işittiklerimizle üçümüz de çok sevindik.

“Burada kalabileceksiniz yalnız çadırınızı ailelerin çadırlarının olduğu tarafta değil de, personel çadırının yanına kurabileceksiniz. Ne dersiniz, bu sizin için uygun mudur?”

Sevinçle birbirimize baktık. Ne diyelim, buna sadece Allah denir. O arada bahsettiği günlük kamp ücreti bizlere oldukça makul geldi.

Teklifini kolayca kabul ettiğimizi görünce, tekrar sordu.

“Tamam, anlaştık galiba. Peki, burada çadırınızı ne zaman gelip kurmak istiyorsunuz?”

Attila, durumumuzu hemen açıklamaya başladı,

“Artık çok geç oldu, Antalya’dan buraya dolmuş bulamayız. Bu gece mecburen Konyaaltı’nda ki Belediye kampında kalacağız,” dedi. “Ancak yarın öğleden sonra toparlanıp buraya geliriz.”

“Tamam, ben bizim arkadaşlara şimdi durumu anlatırım. Yarın ben izinli olacağım, onların da sizden haberi olsun.”

Bu konuşmadan sonra bizi kampingde ilk konuştuğumuz uzun saçlı kişi olan Suat ve onun bıyıklı arkadaşı Oğuz’la tanıştık, doğal olarak hepimiz birbirimize mesafeliyiz. Kampinge giriş konusu halledildikten sonra, etrafı ve çadırımızı nereye kuracağımızı görmek için gazeteci abinin oğlunu takip ederek yürümeye başladık.

Öndeki binada bulunan resepsiyonun arka tarafı kafe ve restaurant olarak düzenlenmiş. Ahşaptan yapılmış ve verniklenmiş kalın direklerin üst bağlantılarının arası bizim bildiğimiz hasırlarla kaplanmış. Bunlar masalarda oturanları yakıcı güneşten koruyor. Restaurantın hemen sağ tarafında ağ gerili bir voleybol alanı, onun ilerisinde de personelin uzun çadırı var. Biz de çadırımızı orada bulunan bir çam ağacının altına kuracağız.

Diğer tarafta ortak kullanılan mutfak ve tuvaletler ile kampingin kendi çadırları bulunuyor. Müşteriler her yanda kendi çadırlarını kurmuşlar, birçok motorlu ve çekilen karavan da orada park etmiş bir şekilde duruyor. Kamping alanı büyük olduğu için Konyaaltı Plajında olduğu gibi çadırlar hem iç içe değil hem de yüksek çam ağaçlarının altında gölgede bulunuyorlar.

Sahili görmek için hep birlikte öndeki kum setini aştık. Kumsala duşların yanı sıra, kampinge ait geniş ve uzun bir iskele yapılmış. Deniz iri kumlu ve çakıllı olduğu için berrak mı berrak. Her iki yanda geniş ve uzun bir kumsal uzanıyor. Denizi arkamıza alıp geriye baktığımızda ise, her yanı kaplayan çam ormanlarını ve sıralanmış yüksek Beydağlarını gördük. Üçümüz de ayran budalaları gibi hayranlıkla etrafa bakıyoruz. Tam bir el değmemiş doğa harikasının içindeyiz, etrafta gözümüze çarpan herhangi bir yapı da yok.

Biz buradaki her şeye bayıldık, gördüklerimiz ise beklentilerimizin ve hayallerimizin katbekat üstünde. Keşif gezisi sonrası restaurantta oturup aramızda biraz sohbet ettik, soğuk bir şeyler içip hararetimizi ve heyecanımızı azaltırken aklımızdaki soruların da cevaplarını aldık. Daha sonra vedalaşıp Antalya’ya geri dönmek için yola çıktık.

20180905_215953

Yoldan otostop yaptığımız kibar bir bey, bizleri arabasıyla sağ olsun yarım saat içinde Konyaaltı’nda Belediye kampinginin önüne kadar bıraktı. Saat neredeyse altı olmuştu, o güzelim Kızıltepe’den sonra burası bizlere oldukça yavan ve sıcak, ayrıca da çok gürültülü patırtılı geldi. Böyledir zaten, daha iyisi bulununca insanın elindeki değerini birden kaybeder.

Sauna gibi sıcak olan çadırımızda, üstümüzdekileri değiştirip mayolarımızı giydik. Havlularımızı omzumuza alıp, doğruca sahile gittik. Burası da çakıl, deniz hiç bulanmıyor, alabildiğine berrak. Biz Halit’le hiç düşünmeden denize daldık, suyla arası pek yok diye düşündüğüm Attila da gazetecilik dürtüsüyle poz poz resimlerimizi çekiyor.

Karşılaştığımız terslikler yüzünden bütün gün çok fazla endişe ve stres yaşadık. Ayrıca buraya dün gece İstanbul’dan uzun bir yoldan geldik. Üstüne üstlük bir de Kemer’e sefer yapınca, gerçekten çok yorulmuşuz. Ilık deniz suyu bizlere çok iyi geldi, sanki masaj yapılmış gibi tüm kaslarımız dinlendi. Denizden dışarıya çıkmak bile istemiyoruz ama karnımız da zil çalıyor, bünyemiz bir çay kahve de çekmiyor değil.

Kumsalda duş aldıktan sonra çadıra gelip ıslakları kurularıyla değiştirdik, ardından da Attila’nın getirdiği küçük kamping ocağımızda bir demlik çay yapmaya çalıştık. Başta ocağı yakmak biraz zor oldu, ama sonunda becerdik. Demlenen çayımızla beraber taşın üzerine oturup bir şeyler atıştırdıktan sonra ancak kendimize geldik.

Çevrede bekâr gençler olarak göze batmamak için karanlık ve hamam gibi sıcak olan çadırdan çıktık, kampın dışında sahilde bir parça yürüyüp etrafı görmeye çalıştık. Biraz yüksekte olan Antalya ışıl ışıl görünüyor, hareketlenen sahilde ise seyyar satıcılar ve büfeler sırayla dizili bir şekilde duruyorlar. İnsanlar hava alıp bir yerlerde oturmak için inmişler, çay bahçeleri çoktan dolmuş.

Dönüşte ise Kampingin gazinosunda yapılan düğüne, biz de uzaktan çekinerek göz attık. Ailelere rahatsızlık vermemek için ortalıkta fazla oyalanmadan, mecburen çadırımıza geri döndük. Gündüz güneşten ısınan çakıllar gece olunca ısılarını dışarı veriyorlar, çadırın içi sanki bir cehennem! Çadırın altları da açık olunca, üçümüz de belli etmemeye çalışsak da huzursuzlandık. Kendimizi pek güvende hissedemedik, yani işin doğrusu tedirginlikle pek rahat bir gece geçiremedik. Üstelik sert betonun üzerinde sadece uyku tulumu üzerinde uyumak da her tarafımızı ağrıttı.

Sabah kahvaltısı için gece düğünün yapıldığı kamping gazinosuna gittik. İkişer sıcak poğaça alıp, çayımızla beraber onları yedik. İyice uyanıp kendimize gelince, çadırımıza dönüp hiç vakit geçirmeden hemen toparlandık. Hesabımızı kapatıp Konyaaltı Belediye Kampingin kapısından dışarıya çıkmamız çok fazla zamanımızı almadı.

Elimizde bulunan çadır ve sırt çantalarıyla birlikte Kemer dolmuşlarının kalktığı yere hep beraber gitmemiz resmen abesle iştigal olacak. Attila, gelen bir minibüse binip dolmuş durağının oraya gitti. Gelen bir dolmuşa binip, bizi eşyalarla birlikte buradan alacak.

Halit ile ben de kaldırımda, kampingin tel çitleriin dibindeki zakkumların gölgesinde yüklerimize yaslanıp yere oturduk. Önce yoldan geçen dolmuşlara, içlerinden sanki Attila çıkacakmış gibi çok dikkatli baktık. Zaman ilerleyince sıcağında etkisiyle bizlerde film iyice koptu, geceyi de pek tatlı geçirmediğimiz için olduğumuz yerde resmen uyuklamaya başladık.

IMG_20190406_094552

İsimlerimizi seslenen birini duyunca, başımızı ilgisizce kaldırıp baktık. Yolun karşısında Attila bize heyecanla el sallıyor. Yayıldığımız yerden telaşla toparlanıp, paldır küldür karşıya geçtik. Eşyalarımızı dolmuş şoförünün yardımıyla arabanın bagajına yerleştirdikten sonra bizler de arkaya doluştuk. Yarım saat sonra Turban Kızıltepe Kampingin önündeydik.

Antalya Konyaaltı Belediye kampinginde alt tarafı bir karış açık olan çadırda, beton üzerinde uyuyarak tedirgin geçirdiğimiz geceden sonra şimdi huzurlu ve mutluyuz. Eğer bu Turban Kızıltepe Kamping işi olmasaydı kim bilir nerede kendimize yer arıyor olacaktık. İstanbul’daki arkadaşların bizlerden beklediği davranışı sergilemek ve geriye dönmek üçümüzün de bir ân bile aklından geçmemişti.

Bindiğimiz Kemer dolmuşundan indikten sonra bagajdan sırt çantalarımızı alıp çadırın konulduğu büyük torbanın birer ucundan tuttuk ve trafiğin olmadığı asfalt yoldan salınarak karşıya geçtik. Kızıltepe Kampingin içine girince karşıda bulunan Resepsiyona doğru yürüdük, orada dün tanıştığımız Suat’ı karşımızda görünce sevindik. Bizleri samimiyetle karşılayıp kampinge giriş işlemlerimizi tamamladı, işimiz bitince eşyalarımızı yüklenip bize daha önceden gösterilen yere gittik.

İstanbul’dan beri yanımızda taşıdığımız çadırı kurmak için torbasından çıkarmaya başladık, bu hepimizin ilk çadır kurma tecrübesi olacak. Elimizde bize yardımcı olacak resimli bir plan ve anlatım olmadığı için ortaya çıkan metal çubukları hangi sırayla ne yapacağımızı, onları birbirine nasıl ekleyeceğimizi uzun uzadıya düşündük.

Deneye yanıla sonunda doğru yolu bulup çadırımızı da kurabildik. İplerle de kenarlarından hem ağaca hem de yere çaktığımız çivilere sağlam bir şekilde bağladık. Umduğumuzdan çok daha büyük olan çadırımızın altı dâhil olmak üzere her tarafı kapalı, ayrıca içinde cibinlikle korunmuş fermuarlı başka bir bölme daha var. Orası bizim yatacağımız yer, bizi hem sineklerden hem de böceklerden koruyacak. Çadırın ön kısmında da geniş bir güneşlik var. Kampingden bize bir masa ile üç de tahta iskemle verdiklerinde, lüks bir çadırımız oluverdi. Valla akşam Konyaaltı’nda kaldığımız o berbat yerden sonra bu çadır bambaşka bir şey!

Kampingde kalan müşterilerin rahat etmesi için, her türlü kolaylık sağlanmış durumda. Hiç yoksa on kişinin aynı zamanda kullanabileceği tezgâhları, ocakları ve lavaboları olan mutfak, suları her istendiğinde akan duşlar, temiz ve kokulu hijyenik tuvaletler yapılmış. Burası dün kaldığımız yere göre kesinlikle beş yıldızlı bir yer.

Halit’le ben utandığım için Attila yemek pişirme işini severek üstlendi. Biz çadırın önündeki masada dün Antalya’dan aldığımız malzemelerle salata yaparken, o da bir torba makarnayı getirdiğimiz tencere ile birlikte kapıp gitti. Ne yaptığını merak edip bir ara ona uzaktan gizlice baktık. Maşallah oradaki insanlarla sohbeti koyultmuş, kadınların yanında ocakta makarnayı pişirmeye başlamış bile.

Konyaaltı’nda yerde betonun üzerinde oturarak yediğimiz yemekten sonra, bir masada tabaklarımızın içerisinde makarnamızı ve salatamızı yemek bize hakikaten çok keyifli geldi. Biraz ilerde gördüğümüz restaurantta diğer müşterilerin kendi pişirdikleri yemekleri, orada da oturup yiyebildiklerini gördük. Bu bizim çok hoşumuza gitti, demek ki yemeğimizi çadırımızda oturup yemeye de mahkûm değiliz.

Yemekten sonra bulaşıklarımızı alıp, Attila ile birlikte biz de bir cesaretle mutfağa gittik. Hiç kimsenin birbiriyle ilgilendiği bile yok. Bütün herkes kendi önlerindeki işleri ile ilgileniyorlar, bulaşıklarını bir ân önce bitirme telaşındalar. Ortamdaki doğallığı görünce, doğrusu bizim de içimiz ferahladı. Kampta kalan aileler bizleri ve orada bulunmamızı yadırgamayıp normal karşılamışlardı.

Daha sonra biz de herkes gibi gidip, Restaurantta ki bir masaya oturduk. Yeni geldiğimiz ve bekâr üç genç olduğumuz için ilk başta biraz dikkati çektik ama çevremizde bulunan kişiler de bizden rahatsız oluyormuş gibi davranmadılar. Bizler de çaylarımızı içerken, etraftaki masaları huzursuz etmemek için çevremizle çok fazla ilgilenmedik.

kızıltepeb

O arada mola veren Oğuz yanımıza geldi, birlikte sohbet ederken mutfakta işi bitmiş olan aşçı Orhan da bize katıldı. Onlarla zaten daha önceden tanışmış olan misafirler, özellikle gençler masanın yanından geçerken birer ikişer bizimle de tanışmaya başladılar. Böyle çabucak kabul görünce bizler de daha doğal ve rahat davranmaya başladık.

Üçümüz de daha önce buralara gelmediğimiz için etrafı hiç bilmiyoruz, hazır fırsat yakalamışken hiç olmazsa birkaç yeri gidip görmek istiyoruz. Masada sohbet ederken çevrede günü birlik gidip görebileceğimiz yerleri, oralara nasıl gidip dönebileceğimizi de sorduk. Kamping’den çıkıp tek vasıtayla gidip dönebileceğimiz yer sadece Kemer, onun dışındakiler için muhakkak ikinci bir vasıta gerekiyor. Bu durum bizim gözümüzü gerçekten korkutmadı, görmek istediğimiz yerlere yarından itibaren bir sırayla gitmeye karar verdik.

Gece geç saatte çadırımıza geldiğimizde, etrafta ki börtü böcek fazlalığı dikkatimizi çekti. Çam ağaçları altında onların olmaması, zaten çok tuhaf olurdu. Üçümüz de akreplerden feci korkuyoruz. Oğuz’a sorduğumuzda ise burada akrep olduğunu, ama bu kampingde şimdiye kadar hiçbir sokma vakasının olmadığını söyledi.

Biz yine de fermuarlı cibinlikli kısmı hiç açık bırakmamayı, içeri giriş çıkışlarda hızlı davranmayı kendimize ilke edindik. Bu işi öylesine abartmıştık ki, bir iki üç dediğimiz zaman üçümüz de fermuarlı bölüme girmiş ve fermuarı da kapatmış oluyoruz. Ah şu korku denen şu menem şey insanları böyle maymuna çevirip, neler yaptırmıyor ki.

Karşımızda kurulu olan uzun ve büyük personel çadırının ise toprağa değen alt kısımları ve kapısı açık! Kamping personeli içeriye konulmuş olan ranzalarda yatıyorlar ve çadıra giren çıkan hiçbir böceği de zerre kadar umursamıyorlar. Onlar buranın şartlarına ister istemez alışmışlar, doğal olarak hiçbirine de bir şey olmuyor. Korkak olan sadece şehirden kalkıp buraya gelmiş olan bizlerdik.

Burada dün gece kaldığımız Konyaaltı’nda ki Belediye Kampingine göre, daha mutlu ve huzurluyuz. Etrafı rahatsız ederiz endişesiyle aramızda yavaş sesle konuşmamız gerekmiyor, çevremizde bizi dinleyebilecek insanlar yok. Uyumadan önce aramızda kararımızı verdik, yarın kahvaltıdan sonra Side’yi ve meşhur Manavgat Şelalesi’ni görmeye gideceğiz.

Çadıra girebilecek böcekler bizi tedirgin etse de gece yüksek çam ağaçlarının altında çok rahat bir şekilde endişe duymadan uyuduk. Sabah sekiz gibi uyandığımızda, hepimiz ter içindeydik. Üzerimize bir şort ile tişört geçirip, doğru tuvaletlerin yolunu tuttuk. Çadıra döndüğümüzde önce yere yayıp, üzerinde yan yana yatıp uyuduğumuz uyku tulumunu terlerin kuruması için dışarıya çıkarıp astık.

Mutfakta Attila çayımızı pişirirken, biz de Halit’le çadırımızın önünde ki masada kahvaltıyı hazırladık. Çadırın gölgeliğinin altında keyifli bir şekilde kahvaltı ederken, çay faslında bize katılan Oğuz ile Suat’tan Manavgat’a nasıl gideceğimizi öğrendik. İkisi de çok içten ve samimi çocuklar, bizleri de ilk günden benimseyiverdiler. Resepsiyonda Kemer dolmuşlarının telefonu varmış, hazır olduğumuzda Oğuz veya Suat telefon edip üç kişiyi kampingin önünden almalarını söyleyecekler. Antalya’ya ulaştığımızda ise otobüs garajından kalkan, Side Manavgat minibüslerine binip oraya gideceğiz.

Hazır olduğumuzda Restauranta gidip oturduk, o arada Suat da bizim için Kemer dolmuş durağına telefon etti. Konuşulduğu gibi dolmuş bizi kampingin önünden aldı, Antalya’da garajdan kalkan minibüslere binip bir saat içinde Manavgat’a ulaştık, oradan da mesire yerine doğru yürüdük.

20191205_155531.jpg

Hayalimde kitaplarda gördüğüm, yüksekten akan büyük bir şelale resmi vardı. Burada ise gördüğüm, ağaçların arasında kuvvetli bir şekilde akan sığ bir nehir. Üzerinde yüzen ördekler, soğuması için suyun içine filelerle konulmuş karpuzlar ve etraftaki kuru kalabalık. Dökülen şelale ise belki bir insan boyu ya var ya yok.

Yaşadığımız büyük hayal kırıklığı ve şaşkınlıkla sadece etrafı seyredip resimler çektik. Yanımızda fileyle karpuz getirmediğimiz ve soğuk suya salamadığımız için orada daha fazla zaman geçirmek istemedik. Oradan sürekli kalkan minibüslerden birine binip yakındaki Side’ye geçtik. Orası harabeler, turistler ve bir sürü turistik satış mağazası ile çok daha güzeldi.

Kemer ‘e kalkan dolmuşlar belirli bir saate kadar çalışıyorlar, bu nedenle etrafı yeterince dolaşıp görünce minibüse binip Antalya’ya geri döndük. Garajdan yürüyerek dolmuşların oraya ulaştığımızda, saat neredeyse dört buçuğu bulmuştu. Yarım saat içinde gelen ilk dolmuşa binip yola çıkmıştık.

Günün yorgunluğuyla dolmuşta aramızda ortak bir karara vardık. Kızıltepe Kampinge varınca önce denize girip suyun keyfini çıkaracağız, sonra güzel bir duş alacağız. Akşam ise bu yorgunlukla yemek işiyle uğraşmak yerine gidip Restaurantta oturup ızgara köfte yiyeceğiz ve soğuk biralar içeceğiz. Bundan daha iyi bir program olabilir mi?

Kampinge ulaşınca gelirken konuştuğumuz gibi hemen çadırda mayolarımızı giydik, sahile gitmeye hazırlanırken mesaileri biten Suat ile Oğuzda çadırlarına geldi. Onlar ve aşçı Orhan da üzerlerini değiştirip bize katıldılar. Denizde ve sahildeki duşlarda şakalaşırken, Attila da elinde fotoğraf makinesi ile bizlerin fotoğraflarını çekmeye devam etti. Akşam yemekte aşçı Orhan’ın ızgarada yaptığı köfte menüsü ile yanında istediğimiz soğuk biralar birbirlerini iyi tamamlamıştı.

Yemek sonrası gazinoda otururken kampingde kalan diğer misafirlerle de tanışıp, yakınlık kurmaya başladık. Ankara’da ve Eskişehir’de oturan genç kızlarla tanıştık. Ailelerin de bizleri gözleri tutmuş olacak ki, bu arkadaşlıklara hiç ses çıkarmadılar. Grubumuz Suat, Oğuz, Orhan ile birlikte bir anda on kişiye ulaşıverdi. Sohbetle birlikte zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamadık.

20191205_155658

Ertesi sabah yine üşenmeden Antalya’ya doğru yola koyulduk, bugün Düden Şelalesini göreceğiz. Ben deniz kenarına gideceğimizi düşünmüştüm ama Düden Şelalesi Antalya’nın neredeyse içindeymiş. Parkın içine girince on metre yüksekten dökülen cılız su bizi çok şaşırttı, yine de resimler çekip tadını çıkarmaya çalıştık. Antalya’da ana cadde üzerinde etrafı görüp bir şeyler atıştırdıktan sonra dolmuşla tekrar geriye döndük.

20191205_155423

Akşam Attila’nın hazırladığı çorba ve salata ile karnımızı doyururken bundan sonra gidip göreceğimiz yerleri konuştuk. Alanya’ya gitmek pek cazip gelmedi, Kaş ise çok uzaktı, oraya günü birlik gidip dönemezdik. Geriye bir tek Kemer kalıyordu, yarın oraya da gidip geri kalan zamanımızı burada kampingde geçireceğiz. Artık bir grubumuz olduğu için onlara da uyum sağlamak istiyoruz.

kızıltepea

Kemer’e öğleden sonra gitmeye karar verdiğimiz için sabah denize girip iskelede muhabbetle zamanımızı geçirdik. Öğleden sonra çam ağaçları arasında cırcır böceklerinin sesleri arasında yürüyerek yola koyulduk, çok geçmeden de Kemer tarafına giden biri bizi arabasına aldı. On dakika sonra Kemer de yürürken resmen hayal kırıklığına uğradık. Kemer’de gözümüze çarpan her yer sanki köstebek yuvası gibi kazılmış.

Gelirken merak edip sorduk, oynanan bu toz toprak ve çukur oyununun adı Güney Antalya projesiymiş. Elektrik, su, kanalizasyon yani altyapı hazırlanıyormuş. Amaç, denizi temiz tutacak projeleri şimdiden hayata geçirmekmiş. Bu alt yapı çalışmaları bittikten sonra burada belirlenen turizm arazilerinde otellerin yapımına izin verilecekmiş. Biz şu ân herhalde bir başka memleketteyiz!

Yürüdüğümüz tozlu yolun bitiminde, engel olarak konulmuş olan tahta perdeler ile sahile girişin kapatıldığını gördük. Onların yanından açık denize doğru baktığımızda, küçük koyda demir atmış yelkenlileri, sörf ve su kayağı yapanları gördük. Koyun bir kıyısında da meşhur ClubMed Fransız tatil köyü vardı, imrenerek kendi aramızda orada olmanın güzelliklerini konuştuk ama şu an Kızıltepe kampingde olmaktan da mutluyuz. Bunu bile elde edene kadar az heyecan çekmedik.

Halit’in uyarısıyla canlandık ve hemen silkinip harekete geçtik. Antalya’ya gidip gelen dolmuşlar belirli bir saatten sonra çalışmıyorlar. Eğer onların saatini kaçırırsak kampinge bu sıcakta çok daha fazla yol yürümemiz gerekiyor.

Kemer, resmen bir şantiye görünümünde, alt yapı yatırımları bütün hızıyla sürüyor olmalı. Kazılı olan yollardan yukarıdaki ana caddeye doğru yürümeye başladık. Yol kenarında büfe bakkal karışımı bir dükkânı görünce, hiç düşünmeden içeriye girdik. Buraya gelmeden önce kampta oturup yaptığımız ihtiyaç listesine hemen göz gezdirdik, dükkândan ihtiyacımız olan iki paket makarna ile iki yüz elli gramlık Sana yağ aldık. Hesabı bakkala ödeyip, bunları unutmadan cüzdanımdaki kâğıda yazdım.

Daha ilk günden tek elden harcamanın iyi olacağına karar vererek, aramızda üçümüzün de eşit para koyduğu bir harcama fonu oluşturduk. Kasayı ben tutuyorum, tüm harcamaları buradan yapıyoruz, bitince tekrar para koyuyoruz. Bu şekilde hem daha az para harcıyoruz, hem de hiç birimizin hakkı yenmiyor.

Kemer’de ana caddede yürürken sürekli minibüs ve dolmuş bakınıyoruz, ama ne gelen var ne de giden. Burası güya turistik tatil yerleri ancak bir yerden bir yere gidebilmek o kadar da zor ki, bunu bir türlü anlayamıyoruz. Öyle oturup beklemekle araç bulamayacağımız için mecburen yolun kenarından Kızıltepe’ye doğru yürümeye başladık, o arada uzaktan geldiğini gördüğümüz araçlara da elimizi otostop için kaldırıyoruz.

En sonunda otostop işareti yaptığımız bir reno otomobil, biraz ilerde durunca üçümüz de koşturduk. Arabayı kullanan kişi ana yoldan Antalya’ya gidiyormuş. Bizleri Kızıltepe’ye giden kavşakta indirebileceğini söyleyince, hiç tereddüt etmeden hemen arabaya bindik. On dakika bile geçmeden kavşağa gelince, teşekkür ederek arabadan indik.

20180905_215849.jpg

Asfalt yolun kenarından yüksek çamların gölgesinde yürümeye başladık. Yol tamamen boş, sessizliği sadece cırcır böcekleri bozuyor, doğanın tek hâkimi şimdi onlar. Aramızda neşeyle sohbet ederek, gülüşerek yürüyoruz. İstanbul’daki arkadaşlar şu halimizi görseler ne kadar şaşırırlardı. İyi ki buraya gelmişiz, işte hayat bu.

Gece Attila’nın hazırladığı makarnamızı Restaurantta yedikten sonra sahilde kumların üzerinde yaktığımız ateş etrafında, kızlı erkekli grup halinde kumlara serildik. Sohbet arasında Attila ve Halit’le birlikte folklor oynayıp diğerlerine hünerlerimizi gösterdik. Keyfimiz yerinde, sohbet kıvamında, Attila resimler çekiyor, daha ne olsun ki?

Turban2

Artık Kampingden pek ayrılmıyor ve zamanımızın çoğunu deniz kenarındaki iskelede, arkadaşlarla hem sohbet ederek hem de denizin keyfini çıkararak geçiriyoruz. Tanışalı sadece birkaç gün olmasına rağmen sanki çok uzun yıllardır buralara gidip geliyor, çevremizde bulunan insanlarla uzun süredir tanışıyor gibiyiz.

O akşam gazinoda Suat’tan, Turizm bankasınca görevlendirilen bir müfettişin, Kızıltepe Kampinge teftiş için geleceğini öğrendik. Buraya rica minnet kabul edildiğimiz için ister istemez tedirgin olduk ama yapacak bir şey de yok. Bizi bu saatten sonra yaka paça buradan atacak halleri yok ya. Atarlarsa da gider yolun karşısına çadırımızı kurar yine de kamping içinde yaşantımızı sürdürürüz.

Ertesi gün kel kafalı ciddi giyimli bir adamın, Kamping müdürü Cüneyt Bey ile birlikte etrafta inceleme yaptığını gördük. Bizler ayakaltında olmamak için deniz kenarında, iskelenin üzerinde öğlene kadar zaman geçirdik. Haber geldiğinde de öğlen yemeği için hep birlikte gazinoya gidip oturduk. Bu gün öğlen yemeğini grupta bulunan kızlar, Beyza, Fatma ve kız kardeşi hazırlayacaklar, menüde spagetti makarna ve salata var.

Yemek sonrası oturmuş aramızda neşeyle sohbet ederken, duyduğumuz bağırışlarla sahile koşturduk. Sabah kampingi teftiş ederken gördüğümüz müfettişi denizden çıkarıyorlardı. Onu iskelenin merdivenlerine tutunmuş olarak cansız bir şekilde bulmuşlar. Öğlen sıcağından mı yoksa başka bir şeyden mi olduğunu bilmesek de, genç adam denizde kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.

Hemen jandarmaya durum haber verilmiş ama onlar gelip tespit yapana kadar cansız adam ortada tutulamayacağına göre, mecburen bizim çadırın yanına gölgeliğe koyuldu. Sıcaktan kokmasın diye de üzerine sürekli olarak buzlar getirilip soğuk tutulmaya çalışıldı. Jandarma kampa ancak akşamüstü geldi ve durum tespitinden sonra cansız adam oradan alınıp götürüldü. Bu konunun kamping içinde konuşulması ise bütün gece devam etti.

İlerleyen günlerde yaşam hepimiz için daha kolay ve eğlenceli geçti. Otostopa artık çok alıştık, Antalya’ya bile hep öyle gidip geldik.

20191205_155614.jpg

Suat’la Oğuz’un izinli olduğu bir gün, hep beraber Antalya Kaleiçi’ne gittik. Bildikleri bir yerde lezzetli tandır kebabını tattık. Bir gece de aileden biriymişiz gibi Suat’ın kız kardeşinin nişanı için yine Antalya’ya indik. O gece Konya altındaki Güney Antalya Projesi şantiyesinde halılar üzerinde uyuduk.

Turban1

Sayılı günler ne yazık ki çabuk geçiyor. Attila’nın izni bittiği için geri dönmemiz gerekiyor. Hesap ödemek istediğimizde, bizden herhangi bir para talep etmediler. Çadırımızı bulunduğu yerden sökerken, içimiz gerçekten de buruldu. Kampingde kalan misafirler ve çalışanlarla vedalaşıp, üzüntüyle Turban Kızıltepe Kampingden ayrıldık.

kızıltepec

Suat ve Oğuz da bizi uğurlamak için Antalya’ya geldiler. Garajda onlara da veda edip ayrıldık, ama orasını ve arkadaşlarımızı hiç unutamadık. Bize Turban Kızıltepe’de gösterilen özene, saygıya ve samimiyete hep minnettar kaldık.

4 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s