Sinema

Yazmaya çalıştığım bütün bu hikâyelerin çıkış noktası, yozlaşan insani ilişkiler ve insafsızca katledilen doğa karşısında duyduğum derin üzüntüdür. Senelerce yurtdışına gidip geldik, gidenler de bilirler Avrupa’da şehirler çok fazla değişmez. Yıllar önce gittiğiniz yerleri, tekrar gittiğinizde sanki elinizle koymuş gibi bulursunuz. Sokaklar değişmez, evler yıkılıp tarihi doku hiçbir şekilde bozulmaz.

 

Bizim ülkemizde yapmak lafı, mevcut bir şeyi yıkıp yeniden daha büyüğünü inşa etmek olarak algılanıyor. Restorasyon sözü ise insanı resmen korkutuyor, tarihi Aspendos tiyatrosunun yıpranan oturma yerlerini mutfak mermerleriyle onarmak çok dâhiceydi. Bu sanki tarihi yeniden yazmak gibi bir şey, her şeyi yeniden yorumluyorsunuz.

Benim anılarımda herhangi bir restorasyon yok, her şeyi olduğu gibi muhafaza ediyorum. Her ne zaman içeriye girsem, hep aynı şeyleri elimle koymuş gibi buluyorum. Her geçen gün de üzerlerine daha başkaları ekleniyor, onlar var olanları yok etmeden kendilerine orada usulca bir yer buluyorlar.

Karşımdaki ekranda hafızamla ilgili yazdığım kelimeler uçuşurken ister istemez eski günlere gittim. O eskiden gittiğimiz sinemalar, heyecanla seyrettiğimiz filmler, ellerimizden düşmeyen çekirdek külahları. Gözümün önünde sanki gizli dosyalar açılmaya başladı.

Konağın ikinci klarası Hudut gazetesiGörsel, Hudut gazetesi, matmazel Klara’nın evi

Çocukluğumun sineması

Edirne Kaleiçi’nde evimizin olduğu sokağın başında, tam karşıda yazlık Cumhuriyet Sineması var. Hemen yanında da daha önceden yangın geçirmiş olan, harabe halindeki kışlık sinema bulunuyor. Çok büyük bir alana yapılmış olan yazlık sinemanın etrafı, aralıklarla bulunan kalın ve yüksek ağaçlar ile omzumuza kadar gelen taştan duvarlar ile çevrilmiş. Duvarların üzerinde de demirden yapılmış olan yüksek çitler yer alıyor. Ayrıca sokak tarafına geceleri sahnede gösterilen filmi gizlemek için beyaz renkte ama kirden iyice kararmış ve halkaları tellere geçirilmiş kalın perdeler boydan boya çekiliyor.

 

Sinemanın girişinde yüksek duvarlarla çevrilmiş ve beyaz kireç boya ile boyanmış bir alan var. Bu alana adım attığınızda tam karşınızdaki duvarda, oynayan ve oynayacak olan filmlerin afişlerinin ve fotoğraflarının asıldığı ışıklı panoları görüyorsunuz. Her iki yanda bilet satılan küçük gişeler ve geniş giriş çıkış kapıları yer alıyor.

Tekerlekli tezgâhlarının kenarlarına gazeteden yapılmış külahları üst üste yerleştirmiş olan çekirdek satıcıları, kaynamış ve közde mısır satanların arabaları, yuvarlak tenekeden yapılmış tepsisiyle macuncu ön tarafta aralıklı olarak yerleşmişler. Her tarafı közde pişirilen güzelim mısırların kokusu sarmış.

 

Biletini kapıdaki görevliye yırttırdıktan sonra içeri girenler, kendilerini dallarında uyumaya çalışan kuşların seslerinin ayyuka çıktığı yüksek ağaçların altında buluyorlar. Sinemanın meşrubat satılan büfelerinden birisi de hemen orada yan tarafta.

Kablolara belirli aralıklarla bağlanmış renkli ışıklarla, sinemanın dört bir köşesi aydınlatılıyor, yerleştirilen hoparlörlerden çalan müzik de her yandan kulaklara doluyor.

 

Başınızı çevirdiğinizde büyük bir sahne ile arka duvarında beyaz kalın kumaştan yapılmış, geniş ve yüksek perde ile karşılaşıyorsunuz. Esen rüzgârın perdeyi arada dalgalandırması, oynayan filme ayrı bir hava katıyor.

Ortada bulunan geniş alan ise tahta iskemleler ile doldurulmuş. Bu iskemleler yan yana yerleştirilmiş, dağılmamaları için de altlarından uzun çıtalarla birbirine çivilenmiş. Sahneyi ortalayan geniş bir geçiş koridorunun her iki yanına sıralar halinde dizilmişler.

Yerler numarasız olduğu için uygun bulunulan yere geçip oturuluyor. Girişte para verip minderlerini alanlar, altlarına onları koyup keyifle iskemlelere yerleşiyorlar.

 

Sıraların öteki tarafında yine ağaçların altına yapılmış olan uzun bir yapıda, diğer büfe ve yan tarafında da içinden kokular gelen tuvaletler var.

İskemlelerin bitimindeki boşluk alandan sonra arkada birkaç merdivenle çıkılan bir makine dairesi var.

 

Mahallenin çocukları olarak günümüzün çoğu orada geçiyor ve sinema çalışanları bizleri yakından tanıyorlar. Kapıdan girişte bilet almamıza hiç gerek kalmıyor. Annem de sinemayı güvenilir diye düşünüyor olmalı ki, oraya geceleri gitmemize göz yumuyor. Bizler de her gece muhakkak orada yerlerimizi alıyoruz. Bu bizim için sanki bir bayram eğlencesi gibi!

 

Arada İstanbul’dan konser vermek için tanınmış sanatçılar da geliyor, işte o zaman kapıda organizatörlerin adamları olduğu için bizler de içeri ücret ödemeden giremiyoruz.

Kızılderili kıyafetleri ile sahneye çıkan, Selçuk ve Rana Alagöz kardeşler ve grubu gelmişti de onları ancak dışarıda duvara oturup dinleyebilmiştik.

 

Filmin ne olduğunun ve bizim onu kaçıncı kez seyrettiğimizin hiç önemi yok. Buluştuğumuz mahalle arkadaşlarıyla şöyle bir dolaşıp bir yer beğendikten sonra tahta iskemlelere kuruluyoruz. Sabah burada bulduğumuz paraya göre elimizde bazen kabak çekirdeklerimiz, bazen de elimizde gündöndülerimiz oluyor. Oturduğumuzda ayaklarımız henüz yere erişmediği için, onları aradaki ince tahtalara koyup, filmin başlamasını bekliyoruz.

 

Filmin başlayacağını, okuldaki gibi çalan zil haber veriyor. Önce ortada bulunan ışıklar kapatılıyor, çok yakında ve gelecek program tanıtımları sonrası büfenin iç ışıkları dışında bulunan tüm ışıklarda kapatılıyor ve esas film başlıyor.

Şimdi karanlıkta tepemizdeki yıldızların dışında, sadece makine dairesinden perdeye doğru uzanan ve gittikçe genişleyen, arada bir kuşların ve kelebeklerin içinden geçtiği uzun bir ışık demeti var. O ışık demetinin nasıl bir filme dönüştüğünü anlamayı çoktan bıraktım. Hele oynayan artistlerin konuşmalarının nasıl geldiğini hiç düşünmüyorum. Biz çocuklar büyük bir sihrin içindeyiz ve bunu da böyle kabul etmeliyiz.

 

Bazen oynayan film birden kopuyor, o anda her yandan ıslıklar ve makinist sesleri yükseliyor. O gürültüyle ağaçlardan kuşlar korkuyla havalanıp kaçışırken, yan ışıklar da hemen yanıyor.

Gündüz makine dairesine çok sık girdiğimiz için, bu durumda yapılacakları o küçücük aklımızla iyi biliyoruz.

Makine dairesinde görevli olan makinist, filmin kopan iki parçasını önce makasla düzgün bir biçimde kesecek. Bu uçları elindeki jiletle hafif kazıyacak, sonra da tutkalla onları birbirine yapıştıracak. Makine dairesinin bu işi tamamlaması, belki on dakikayı bile bulmuyor. Fazla gecikmeden ışıklar söndürülüyor ve film koptuğu yerden tekrar devam ediyor.

 

Film arasında muhakkak etrafı dolaşıyoruz ve gazozcuları seyrediyoruz, bazen koşmaca oynuyoruz. Eğer cebimizde paramız varsa, kendimize bir Ferah gazozu alıyoruz.

Birkaç defa yanıp sönen ve kısa çalan zil sesleri ile yerlerimize geçip oturuyoruz. Ardından tekrar ışıklar sönüyor ve filmin devamı başlıyor, en sonunda film alkışlar ile bitiyor. Hepimizin uykusu iyice gelmiş. Kıvrıldığımız iskemlelerden mahmur bir şekilde kalkıp, o kalabalık ile beraber kapıdan çıkıp, karşı sokaktaki evimize dönüyoruz.

Sabahları evde kahvaltımızı ettikten sonra ilk işimiz, görevliler gelip süpürüp temizlemeye başlamadan önce sinemaya gitmek oluyor. Bizler gece burada film seyreden seyircilerin, iskemlelerde otururken ceplerinden düşen küçük sarı beş ve on kuruşların peşindeyiz.

Sabahları sinemanın kapıları ardına kadar açık, hiç vakit geçirmeden iskemle sıraları arasında perdenin önünden başlayarak dolaşmaya başlıyoruz. Yerlere atılmış olan çekirdek kabukları, gazoz kapakları ve mısır koçanları arasında, tüm dikkatimizle bakınarak iskemle sıralarını bir baştan bir başa dolaşıyoruz. Büyük bir ciddiyetle yaptığımız bu iş, tüm sıraların arasında birkaç defa dolaşmadan sona ermiyor.

Her gün muhakkak yirmi beş kuruş kadar para buluyoruz. Bu bizim için bir şişe gazoz, bir külah çekirdek parası demek. Bu nedenle bu işi çok önemsiyoruz ve sanki bir vazifeli gibi yazın her günü bunu yapıyoruz.

~/~

Yazlık sinema Eylülün ortalarında sonbahar gelince, havalar da soğuyup müşteriler iyice azalınca sahipleri tarafından kapatılıyor. Önce ortada bulunan tahta iskemleler sırayla sökülüyor, sonra bunlar üst üste konulup büfenin yan tarafına yığılıyor. Üzerleri de büyük ve kalın bir naylonla örtülüp, sonra gerilerek tahtalarla çivileniyor.

İçlerinde bulunan yiyecek ve içecekler, gelen bir arabayla boşaltıldıktan sonra, büfelerin açık olan tarafları da tahtalarla kapatılıp sıkıca çivileniyor.

 

Her şey toparlanıp bir kenara çekildiğinde, işte o zaman ortaya büyük bir oyun sahası çıkıyor. Yazlık sinema bizim mahallenin malı olmaktan çıkıp, Kaleiçi semtindeki tüm çocukların oyun alanı haline geliyor.

 

Akşamüstü okuldan eve geldiğimizde veya hafta sonlarında, soluğu yine sinemada alıyoruz. Duvarların üzerinde bulunan demirlerin arasında oluşturulan bir girişten, tüm çocuklar sinemaya girip çıkıyoruz. Yazın tahta iskemlelerin konulduğu düz alanda, büyükler sürekli olarak iddialı futbol maçları yapıyorlar. Biz küçükler ise genellikle sahnenin etrafında, saklambaç ve kovalamaca gibi oyunlar oynuyoruz.

 

Bir gün öğleden sonra okul dönüşü, her zamanki gibi bizim sinemanın içerisinde oynarken, açılan kapılardan içeriye giren polisleri gördük. Ne olduğunu bile anlayamadan, yaşadığımız korku ve panikle, çil yavrusu gibi bir anda etrafa dağıldık. İçeride bulunan bütün çocuklar, dört bir yana doğru yakalanmamak için kaçışıyoruz.

Ben o kalabalık arasında kaçmak için kapıya doğru koşarken, polisin biri beni kolumdan sıkıca yakaladı. Ondan kurtulmak için umutsuzca çırpınıyorum.

“Amca, amca bırak beni! “derken bacaklarımın arasından sıcak bir şeylerin aşağıya doğru aktığını hissettim.

Çok korktuğumu fark eden polis, acıyarak beni kolumdan bıraktı ve arkasını dönüp başka tarafa gitti.

 

Koşarak sinemadan çıkıp, doğruca en güvenli olan yere yani evimize gittim. Hızla kapıdan içeri girdim, alt katta annemin misafirleri vardı. Hiçbir şekilde konuşmadan, koşarak yukarıya çıktım.

Annem, telaşlı halimden bir şeyler olduğunu anlamış, arkamdan seslendi

“Bir şey mi oldu?”

Cılız çıkan bir sesle cevap verdim

“Hayır, bir şey yok.”

O da misafirleri olduğu için fazla üstelemedi.

 

Önce korkuyla altıma kaçırınca kirlenen çamaşırlarımı ve elbiselerimi değiştirdim.

Polisler sinemada kimleri yakaladılar diye çok merak ediyorum, ama korkumdan da dışarıya çıkıp bir türlü gidip bakamıyorum.

Ağabeyim de top oynayanlar arasında mıydı?

Bir türlü de hatırlayamıyorum, anneme de gidip herhangi bir şey soramıyorum.

 

Biraz sonra ağabeyim de eve gelince, içim iyice rahatladı. Yine de heyecanla sordum

“Sinemada mıydın?”

“Yok, ben saçımı kestirmeye berbere gitmiştim.”

“Öğleden sonra sinemayı polisler bastı.”

“Haberim var, bütün çocuklar aralarında onu konuşuyor.”

Yapılanlara bir anlam veremediğim için korkuyla sordum.

“Polisler neden bizi yakalamaya çalıştılar ki?”

“Anlatılanlara göre büyük sahnedeki sinema perdesi yırtılmış. Sinemanın sahibi de gizlice gelip bu durumu tespit ederek, polise şikâyette bulunmuş.”

Aslında adam zarara uğradığı için haklı ama orada bulunan küçücük çocukların polislerin yardımıyla toplatılması, işte bu pek hoş değil.

 

Biraz sakinleşince aşağıya inip, misafirlere pek görünmeden mutfağa geçtim. Taze ekmeğin arasına biraz tereyağı sürüp, beyaz peynir koydum. Yanıma birkaç avuç da yem alıp, arka bahçeye çıktım. Ekmeğimi iştahla yerken, yanıma gelen tavuklara da yemleri attım.

Yaşadığım büyük korkuyla, o günden sonra polislerden hep uzak durmaya çalıştım.

 

13 Temmuz 2013- Gürcan Şen, PhD

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s