Şanslı Damat-II

Büyüklerimiz bize çok eskiden İstanbul’da kışın kulaklarına kar suyu kaçmış Palamutların, kocaman Toriklerin ve Kofanaların kıyıdan kepçelerle yakalandığını anlatırlardı. Belki yeni nesil gençler Torik ile Kofana’nın bile ne olduğunu bilmiyorlardır, çünkü artık bir çöp ve lağım kuyusuna dönen denizlerde bulunması kolay değil.

Ailem Sarıyer, Büyükdere’lidir ve çok şükür bu balıkları tanıyorum. Onları anlattıkları gibi kepçeyle yakalamadım ama olta ve ağ dışında kendimce bir yöntemi kullandım. Şimdi sıra gerçek hikayenin ikinci bölümünde, hazır mısınız?

istbogaz_palamutavi1

Bizimkilerin içeriden gelen seslerini duyunca, dönüp camdan içeriye baktım. Dedeyle anneanne belli ki yine kapıştılar, acaba konu ne?

Karımla yine neler oluyor der gibi karşılıklı bakıştık. Onların bu bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarına artık alıştık. En basit konuda bile biri ak derse diğeri muhakkak kara diyor. Gördüklerimi aklım bir türlü almıyor, bunca senedir beraber aynı evde nasıl yaşamışlar?

Dedenin ayrıca teşekkür etme ve yapılanları beğenme huyu da pek yoktur.

“Güzel olmuş, ama…” diye başlayan cümleleri genellikle o şeyin bir tarafına bir kusur bulma sözlerinin başlangıcıdır. Bir eline sağlık, güzel olmuş lafını bile anneanneden esirger.

Onun bu her şeyi bilirmiş gibi kendini beğenmiş tavrı da, anneanneyi resmen çileden çıkarır.

Onların atışmalarından sıyrılıp, başımı tekrar dışarıya doğru çevirdim. Evin önünde bulunan çimenliği sular artık tamamen kaplamış durumda. Deniz suları her bir yanda, evler sanki ortada kalmış adacık gibiler. O arada karşıdaki doktorların evinin yakınındaki elektrik direğinin dibinde, suyun içerisinde bir çırpıntı görür gibi oldum.  Elimdeki dürbünü gözüme götürüp merakla o tarafa baktım, gerçekten de suyun içinde kocaman bir şey sığ sudan kurtulmaya çalışıyor.

Orada ne olduğunu tam olarak seçemesem de hiç düşünmeden harekete geçtim. Dürbünü nasıl bırakıp ayağıma plastik terliklerimi geçirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Kendimi suyun içerisinde direğe doğru koşarken fark ettim.

Karım içeride bana, havaya ve düzenini bozan her şeye söylenerek yerleri süpürürken, o arada ön tarafta bir hareketlenme olduğunu fark ettim. Bizim küçük damat dürbünü telaşla masaya koydu, yere eğilip paçalarını sıvadı ve terliğini telaşla ayağına geçirdi. Balkondan fırlayıp karşı bloğun köşesinde bulunan elektrik direğine doğru, suyun içinde hızlı bir şekilde yürümeye başladı.

Balkonun kenarından merakla onu izleyen torunuma seslendim,

“Kötü bir şey mi oldu? Bizimki öyle telaşla nereye gidiyor?“

Başını bana doğru çevirip heyecanla cevap verdi.

“Etrafa dürbünle bakarken suyun içinde hareket eden bir şey görmüş. Şimdi ona yakından bakmaya gidiyor.”

Bu sözler beni farkında olmadan gülümsetti, bizim küçük damat her halde ayakta uyukluyor. Gözü açık rüya görmüştür, başka ne olabilir ki?

Ayağa kalkıp suda heyecanla koşturan damadı, ben de içeride camdan izlemeye başladım. Garibim nasıl da heyecanla suyun içinde gidiyor. Doktorların köşesinde bulunan elektrik direğinin oraya vardığında, telaşla eğilip elini suya soktu ve bir şeyler yapmaya başladı. Orada belki de üçün birini bulmuştur. Oğlan benim uykumu açtı ya, helal olsun ona.

Şarköy1

Elektrik direğinin dibine yaklaştığımda, suyun içinde uzaktan gördüğüm şeyin büyük bir balık olduğunu gördüm. Çok eskiden Kalamış iskelesinde oltalarla tuttuğumuz renkli Lapin balıklarına benzeyen ama iri bir Sazan balığı gibi büyük pullu koyu renkli bir balık. Garibim bir karış suyun içinde denize ulaşmak için çırpınıp duruyor, onu buraya kesin kuvvetli dalgalar savurmuş olmalı. Açıkçası onun ne olduğunu da tam olarak bilmiyorum, daha önce gördüğüm ve yediğim bir balık değil.

Onu yakalamak için hemen suya doğru eğilip harekete geçtim, kaygan balığı suda yakalamak öyle pek kolay değil. Balık can havliyle derin denize ulaşmak için oradan oraya yüzerken, ben de onun önünü kesmeye gayret ediyorum ama balık elimin altından sürekli olarak sıyrılıyor.

Bu kovalamaca bir karış derinliğindeki sığ suyun içerisinde fazla uzun sürmedi. Kuyruğunu kuvvetle çarpıp kaçmaya çalışan balığı, en sonunda bir şekilde hareketsiz hale getirip durdurdum. Parmaklarımı vakit geçirmeden alttan solungaçlarının yanından içeriye sokup, onu sıkıca tuttum. Bu şekilde onun elimden kaçmasına artık imkân ve ihtimal yok. Kocaman balığı sudan çıkarıp, sevinçle havaya kaldırdım ve onu gururla karıma gösterdim. Balığı kaçmadan eve götürmek üzere suyun içerisinde yürümeye başladım.

eskina-baligi

Bizim damat köşedeki direğin dibinde yere çömeldi, suyun içinde bir şeyler yapmaya başladı. O da herhalde benim gibi kulaklarını ve burnunu tıkayıp kafasını suyun içerisine sokacak ama bu işi bir karış suda nasıl yapacak işte onu bilemiyorum. Su buradan göründüğü kadarıyla ancak bileklerine geliyor.

‘Belki o da ayak bileği adacıklarına kadar yüzmeye gitmiştir,’ diye aklımdan geçirirken kendi kendime haince gülümsediğimi fark ettim.

“Böyle yapma! Ciddi ol, bir gören olacak,” diye kendime telkinde bulunurken alaycı yüzüm de tekrar ciddileşti.

Bizimkisi suyun içerisinde bir süre debelendikten sonra, elinde tuttuğu bir şeyle ayağa kalktı. Dikkatli adımlarla eve doğru yürüyerek gelmeye başladı, tam olarak seçemiyorum ama elinde üçün birinden farklı bir şey olduğu kesin. O arada torunumun dışarıdan gelen heyecanlı sesini duydum. “İnanmıyorum, inanamıyorum!” diye sevinçle bağırıyor. Olanları oturduğum yerden tam olarak göremiyorum, ben de merakla kalktım balkon kapısını açıp dışarıya çıktım.

“Daha ortalığı yeni süpürdüm, etrafı yine kum yaptın. Ben burada boşuna mı uğraşıyorum,” bağırışları arkamdan beni takip etti. Nedir bu yahu? Ortalık kirlenecek diye burada bir yerden bir yere hiç kıpırdamayacak mıyız?

~/~

Ayakları sular içerisinde gelen damadın elinde, sıkıca tuttuğu büyük bir balık çırpınıyor.

Kocaman balığı bana doğru sevinçle bağırarak kaldırdı.

“Dede, olanlara inanamıyorum, şu büyük balığı elektrik direğinin dibinde yakaladım.”

Ben şaşkınlıkla bakıyorum da nasıl oldu bu iş, onu bir türlü anlayamıyorum.

“Bilge, anlat bakayım çocuğum. Bu nasıl oldu?“ diye merakla sordum.

Damat yüzünü ekşiterek, bir celallendi.

“Dede, lütfen bana artık Bilge demekten vazgeçer misiniz? Biraz ayıp oluyor ama.”

Bu sözlere tepki gösterip sesimi yükselttim.

“Hay Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın! Oğlum, ben sana sanki inat olsun diye söylüyormuşum gibi konuşuyorsun.”

Oğlan hiç düşünmeden cevap verdi.

“İsmimi o kadar çok yanlış söylediniz ki, ister istemez üzülüyorum. Dedem, siz benim ismimi söylemekten hoşlanmıyor musunuz?”

Torunum hemen araya girip onu destekledi.

“Dede, kocamın ismini bunca zamandır bir türlü öğrenemediniz gitti.”

Kabahat onun, ismi öyle bilinen bir şey değil ki. Ne cevap vereceğim diye içimden düşünürken, yine lafı yedim.

“Kocamla konuşurken bir kere de ona başka bir isimle hitap edip, arkasından da hiç sevmem o pezevengi demiştiniz. Bunları da hatırladınız mı?”

Yani bu konuyu da uzattıkça uzattılar, temcit pilavı gibi sürekli aynı şeyi hatırlatıyorlar.

Demişsem demişim, ne olacak? Söylediğim her şeyin çetelesini mi tutacağım?

Her zamanki gibi haklı olduğumu vurgulamak için lafı değiştirdim.

“Kızım, ben sana da arada Jale demiyor muyum? Tamam, artık bırakın bunları da olanları anlatın şimdi bakayım.”

~/~

Belli ki ben ne yaparsam yapayım, dedenin benim ismimi öğrenme ve söyleme şansı hiç yok. O arada anneanne de içeriden balkona çıktı. Elimde çırpınan büyük balığı görünce, sanki azarlar gibi hışımla sordu.

“O balık da nereden çıktı?”

Biraz önce yıkadığı yerler çamurlandığı için canı sıkıldı, farkındayım. İşte şimdi hapı yuttuk. Ellerimle bir karış suda yakaladığım balığın sevinci bir anda aklımdan uçup gidiverdi. Elimde sıkıca tuttuğum koca balığı nereye saklayacağımı şaşırdım.

Durumu fark eden karım ortalığı yumuşatmak için, hemen araya girdi.

“Siz hiç merak etmeyin, biz buralarını biraz sonra tertemiz yaparız,” diyerek bana doğru döndü. ”Hadi sen de meraklandırma da anlat şunu.”

Bu sözlerle cesaret bulup, heyecanla ve sevinçle olanları ortaya anlatmaya başladım.

“Dürbünle etrafa bakarken gözüme bir şey takıldı, elektrik direğinin orada suyun içinde sanki bir kıpırtı gördüm. Dürbünle daha dikkatle bakınca, onun büyük bir balık olduğunu anladım.”

Dedem balığa daha yakından bakarken, merakla sordu.

“Zehirli bir şey de olabilirdi. Bu koca balık oraya nasıl gelmiş ki?”

Sanki biliyormuş gibi cevap verdim.

“Herhalde o büyük dalgalar, onu kaldırıp sahile içeriye atmış. Bir karış suda fazla hareket de edemiyor, sadece çırpınıp duruyordu.”

“Sen de hiç düşünmeden koşturdun desene.”

“Evet, ben de ayağıma aceleyle bir şeyler geçirip hemen koşturdum. Balık denize kaçamadan elektrik direğinin dibinde onu sıkıştırıp elimle yakaladım.”

Anneanne elindeki işe dönmeden önce tekrar uyardı.

“Bu kocaman balığı sakın masaya koyma, üzerini yeni sildim oralarını kirletme!”

Çaresiz boynumu büktüm, yapılacak bir şey yok.

~/~

Karımdan zılgıtı yiyince, bizim küçük damat elinde çırpınan balığı korkuyla bir yere bırakamadı. Kaynana fodulu ne olacak, üstelik de fena halde karı fodulu! Allahtan bizimkinin imdadına torunum Hızır gibi yetişti. İçerden büyük bir tepsi alıp getirince, o da balığı itinayla onun içine koydu ama koca balık hâlâ arada hareket ediyor.

Hepimiz masada tepsinin başına toplandık, merakla içindeki balığı incelemeye başladık. Resmen kocaman koyu gri bir balık, üzerinde renkli pulları da var. Bizim balıkçıdan satın aldıklarımıza hiç ama hiç benzemiyor, çok farklı bir şey. Zaten böyle büyük bir balık ucuz da olmaz ki.

Yani olanlara bakıyorum da şaşırmamak elde değil, bunca yaşıma geldim böyle bir olay ne gördüm ne de duydum. Gençliğimde kar yağdığı zaman Haliç’te, Şemsipaşa’da ve Çengelköy’de kulaklarına kar suyu kaçan balıkları sahilde elleriyle ve kepçelerle yakalayanları görmüştüm ama böylesini daha önce hiç görmedim. Adam karada koşturup elleriyle kocaman bir balık yakaladı. Köpoğlunun şansı!

Bu koca şeyin ne olduğunu da merak etmiyor da değilim ama önce kutlamak istedim.

“Şeycim, Allah şansını böyle hep açık etsin!”

Yani sözler dudaklarımdan kendiliğinden dökülüverdi. Oğlanın ismi nedense bana ters geliyor.

Kibar bir ifadeyle söze girdi.

“İnşallah! Dediğiniz gibi şansımız bu balıkla birlikte açılır da biraz rahat ederiz.”

Hiç beklemeden sordum.

“Ne balığı bu böyle?”

“İnanın ben de daha önce böyle bir balık görmediğim için bunun ne balığı olduğunu tam olarak bilmiyorum.”

“Zehirli değildir, yenir değil mi?”

“Ben bu balığı afiyetle yiyeceğimizi düşünüyorum. Bu denizlerde zehirli olan balıkları az çok tanıyorum, bu onlardan biri değil.”

O arada konuşmanın arasına torunum girdi,

“Dede, bilirim siz balıkları özenli bir şekilde temizlersiniz,” diyerek hafiften gönlümü çelmeye başladı. “Bu büyük balığı da öyle güzelce ayıklar mısınız?”

Bu kadar iltifatın üzerine, anlaşılan hiçbir şekilde kaçış yok.

Tam hallederiz diyecekken, damat araya girdi

“Dede, isterseniz ben arka bahçede suyun altında balığın pullarını güzelce temizleyeyim. Gerisini de mutfakta siz halledersiniz, ne dersiniz?”

Böyle güzel bir yardım teklifinde bulununca doğrusu çok sevindim.

“Anlaştık, balığın pulları da içerde etrafa sıçramaz.”

“Siz bu işle uğraşırken, biz de karımla aşağıya alışverişe gideriz. Hem listede olanları hem de içecek rakı ve şarap da alırız, olur mu?”

Olmaz mı hem de ne kadar güzel olur. Bunun üzerine artık ne denir ki?

Birileri zaten bir süredir alışveriş diye başımın etini yiyip duruyor, bari biraz rahat ederim

“Anlaştık çocuğum. Sen balığı pullarını temizledikten sonra içeri mutfağa koy, ben onu sonra kendimce hallederim.”

Dışarıda arada kıpırdayan balığı incelerken, damat da yarım kalan kahvesini içmeye devam etti.  Hazır olunca masadaki tepsiyi ve balığı eline aldı, dışarıdan suyun içerisinden yürüyerek dolanıp doğruca arka balkona gitti. Garibim bizim hanımdan hem tekrar azar işitmemek hem de içeriyi de çamur yapmamak için, eminim hiç üşenmez gider Kara Biga’dan bile dolaşır.

Çocuklar çok geçmeden işlerini bitirip karımdan ev için gereken ihtiyaçların listesini aldılar. Onlar çarşıya giderken ben de ayaklanıp mutfağa yürüdüm. Karımın mutfaktan çıkarken beni yeniden uyarmayı unutmadı.

“Ben şimdi yukarıya çıkıp biraz dinleneceğim, bak mutfağı dağıtma. Burayı sana bıraktığım gibi temiz istiyorum.”

Pulları ve içi kabaca ayıklanmış olan kocaman balığı, acele etmeden güzelce tekrar elden geçirdim. Çeşmenin altında temiz su ile defalarca yıkadım, her tarafı bembeyaz oldu.

 

Akşama doğru fırtına şiddetini kaybetti, etrafımızdaki suları topraklar içerisine çekti. Dışarıda daha yemek yenecek gibi değil, deniz kenarı daha serin oluyor. İçerdeki yuvarlak masa güzelce hazırlandı. Torunum yıkadığı yeşil kıvırcık salatayı ve taze soğanları karıştırarak büyük bir salata yaptı. Küçük damat da ayıkladığım balığı, küçük parçalar halinde dilimleyip tavada güzelce kızarttı.

Akşam yemeğinde balığı ve salatayı keyifle yedik, yanında rakılarımızı ve şaraplarımızı içtik. Gündüz yaşanan güzel olayları tekrar konuştuk, hatırladık. Yani her şeyde hayır varmış derler ya gerçekten de doğruymuş. Buraya geleceğiz, bu fırtınayı yaşayacağız ve damat da elektrik direğinin dibinde eliyle gidip koca balığı yakalayacak.

Hani derler ya, kimse kimsenin kısmetine mani olamazmış. Bu büyük balık da bizim kısmetimizmiş. Balığı midemizde tamamen öldürmek için ağzıma çatalla fıstıklı helvadan atarken, latife yapmayı da unutmadım.

“Şeycim, valla sen denize parmağını soksan bile balık yakalarsın.”

Bizim damat rakısından bir yudum daha alıp gülümsedi. Şans sözüne mi, yoksa şeycime mi orası meçhul!

Yine de şanslı damat.

 

1 Kasım 2007 – 11 Mayıs 2019-Gürcan Şen, PhD

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s