Dünyaya Açılmak-VI

Yaz sonunda Haydarpaşa limanında konteynerlerin ve gemilerin tahliyesinde, yüklenen veya indirilen malların sayımlarında puantör olarak çalışmaya başladım. Bir akşamüstü iş dönüşü, banliyö treninde bir arkadaşla karşılaştık. Kadıköy’de bir yabancı diller yüksek okulu açıldığını ve ön kayıtla öğrenci almaya başlayacağını bildirdi. Ertesi gün vakit geçirmeden, Kadıköy Maarif Koleji’nde gece öğretimi yapacak olan o okula gittim. Kayıt şartlarını öğrenerek, evraklarımı tamamlayıp başvuruda bulundum. Kısa süre bir içinde de kabul edildiğim okula kaydımı yaptırıp, gece öğrenimine başladım.

Gündüzleri iş geceleri de okul derken günler böylece akıp gitmeye başladı. Dernekteki yeni halk oyunları kurslarında yine görevliyiz ama bu sene liselere eşlik etmek yoktu. Şubat ayında bir yenilik olarak kış gösteri seyahati konulunca, dernek ile birlikte Fransa Marsilya civarında yapılacak gösteriler için yola koyulduk. On gün süren bu seyahatte benim en çok ilgimi çeken yerler Nice ve Sanremo’ydu. O zamanlar radyoda Sanremo müzik festivali canlı olarak yayınlanırdı. Festivalin yapıldığı tiyatronun yakınında olmak bile çok güzeldi.

 

Yıllık geleneksel gösteri programında, Artvinli Cihat hocanın öğrettiği yeni oyunlar ve kareografi ile hazırlandık. Bu ekip artık bana emanet, ekip başı olarak nihayet yerimi buldum. Şaşkınbakkal Atlantik sinemasında yapılan gösteride üç ekipte yer aldım. Artvin, Kars ve Silifke ekiplerinden Kars dışındakiler de ekip başı olarak bulundum.

g8b-e1506002330592.jpg

Yaz programında birkaç program var. Kız kardeşim Fransa seyahatine gidecek, ben de Yugoslavya Zagrep de yapılacak festival de bir hafta kalacağım, oradan da İrlanda’ya ayrı bir festivale geçeceğim. Yapılan hazırlıklardan sonra Fransa grubu yola çıktı, biz de bir hafta sonra İstanbul’dan hareket ettik.

Zagrep şehrinde festival büyük yürüyüşle başladı, şimdiye kadar bu kadar büyük bir organizasyonun içinde yer almamıştık. Katılan ülke ve grupların çokluğu dolayısıyla kortejin uzunluğu oldukça fazlaydı.

zagrep2

Orada bulunuşumuzun kaçıncı günüydü bilmiyorum ama bir sabah kahvaltıya gittiğimizde, Fransa’ya giden grubun geldiğini gördük. Kız kardeşim de onlarla birlikte karşımdaydı, çok büyük ve hoş bir sürpriz olmuştu. Onlarla birlikte kahvaltı sevinçle ettikten sonra onları Türkiye’ye uğurladık.

 

Festival bitiminde de İrlanda’ya doğru yola çıktık. Almanya ve Belçika üzerinden geçip Calais’den Dover’e feribotla geçtik. Manş denizinin hırçın dalgaları arasında içimiz dışımıza çıktı ama yapacak bir şey de yoktu. İngiltere’ye geçince doğal olarak trafik de değişti, kendimizi hep sol şeritten gidiyor zannediyoruz ama şoförlerimiz bu duruma çok çabuk adapte oldular. Arada benzincilerde verdiğimiz ihtiyaç molaları dışında hiç durmadan yola devam edildi.

 

Sabah uyandığımızda Holyhead isimli küçük bir kasabaya gelmiştik. Burası Dublin’e gitmek üzere feribota bineceğimiz yerdi. İskele yakınında otobüsten indiğimizde feribotu göremedik. Denizi iskelenin çok altında görünce hayretler içinde kaldık. Meğer burada ve İrlanda kıyılarında med cezir çok etkiliymiş, deniz öğlene doğru buraya gelecekmiş. Feribotta o saatte Dublin’den gelip buradan hareket edecekmiş.

Holyhead3

 

Bizler de gruplar halinde küçük şehre dağıldık, hatta buradan kendime o zamanlar çok moda olan speedo mayo aldığımı bile hatırlıyorum. Bizler etrafta gezip publarda zaman geçirdikten sonra belirlenen saatte otobüse geri döndük. İskeleye yanaşmış olan kocaman feribotu ve yükselmiş olan denizi görünce hayretler içinde kaldık.

Dublin ile Holyhead arası feribotla dört saat kadar sürüyormuş, yola çıktığımızda deniz sakin ve dalgasızdı ve çok rahat bir yolculuk yaptık. Akşamüstü Dublin’e ulaştığımızda grubu karşılayan organizasyon görevlisi, bizlerin bir otel veya yatakhanede değil evlerde pansiyoner gibi kalacağımız belirtildi.

Dört arkadaş ve bizimle seyahate gelen akademisyen bir karı koca aynı eve düştük. Evler o filmlerde gördüğümüz birbirine bitişik tuğla renkli ikişer katlı evler. Ev sahibimiz Eleanor ve küçük kızı Rachel bize oldukça yakın davrandılar.

Sabah kahvaltıda masanın üzerinde her birimiz için kâseler içinde minik gevrek bir şeyler vardı. O zamanlar Türkiye’de corn flakes denen bir şey ile hiç karşılaşmamıştık. Onun nasıl ve ne için yenilmesi gerektiğini de hiç bilmiyorduk. Onları çatır çutur yerken Eleanor durumu hemen kavradı ve bize nasıl yememiz gerektiğini gösterdi. Eh bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye boşuna demiyorlar.

 

Dublin’in ilginç havasını ilk gün tecrübe ederek öğrendik. Sabahtan hava günlük güneşlikti ve bizler de sadece gömleklerle gitmek üzere hazırlandık. Evin kapısından çıkarken Eleanor bize şemsiye uzattı, eğer varsa yağmurluklarımızı da yanımızda götürmemizi söyleyince onu pek fazla ciddiye almadık. Öğleden sonra kuvvetli bir yağmur yağmaya başlayınca, onun kulaklarını çok çınlattık. O gece gösteriden sonra bir şeyi daha öğrendik, buradaki kişiler için zaman çok önemli. Gösteri bittikten sonra öyle yayılıp keyif yapmanıza izin vermiyorlar. Görevli zamanı gelince hemen ‘get out’ yani dışarıya çıkın lafını hiç çekinmeden söylüyor ve sizi dışarıya çıkartıyor. Öyle diklenmeymiş, itirazmış hiç dinlemiyorlar.

 

Bizler de çevreye ve ortama hızlı bir şekilde adapte olmaya gayret ettik. Bizi sakinlik, eski ve düzenli yapılar ile med cezir çok etkiledi. Bir akşam götürüldüğümüz kumsalda gündüz deniz olan yerlerde, parlayan ayın ışığında uzun yürüyüş yapmaktan çok etkilendik. Daha önce böyle bir duyguyu hiç yaşamamıştım. Kaldığımız süre boyunca çevrede çok fazla yeri görmek fırsatımız oldu ama en çok sıcak yemekleri özledik. İçtiğimiz çorbalar dışında neredeyse her şey soğuktu. Bu arada gaydalarını akort eden İrlanda kız grubu yanında da çok fazla bulunmamaya gayret ettik, pek tavsiye etmiyorum.

Dönüşte Dublin’den yola çıkıp Wexford üzerinden feribotla Fishguard’a geçtik. Sabah Londra’da mola verildi ve zamanımızı Hydepark ve alışveriş merkezlerinde geçirdik. O zamanlar okullarda küçük Gatenby İngilizce kitabı okutulurdu. Onun içinde bir bölüm de HydePark konu edilmişti, ben de gidip gördüm ve merakımı giderdim. Gerçekten çok huzurlu ve dinlendirici bir yer.

Akşam Dover’den bindiğimiz feribotla yine dalgalı Manş denizini aştık. Sabah gözümüzü açtığımızda Paris’in içinde meşhur Zafer Anıtının yakınındaydık. Akşama kadar Eyfel Kulesi civarında, geniş bulvarlardaki küçük kafelerde zaman geçirdik ve gece Almanya geçtik. Münih’de bütün günümüz alışveriş ile geçti, gece yola çıktığımızda yorgunluk hepimizi avuçlarına almıştı.

 

Ekim ayında İngiliz Lisesinde Halk oyunları öğretmeni olarak görev aldım. Yazın orta ve güney Fransa gezisine okuldaki öğrencilerde katıldı. Üç hafta boyunca çok hareketli ama aynı zamanda da eğlenceli günler geçirdik. Dernekten 1979 yılında ayrıldım ama Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde halk oyunları öğretmenliği yapmaya devam ettim. Dört beş sene sonra da halk oyunları defterini tamamen kapattım.

 

Feneryolu korusu dışında yaşadığım bir dönem böylece sona erdi. Korudaki herkes kendi hayat yoluna girdi, arada yollarda, iyi veya kötü olaylarda karşılaştık. Koru yine eskisi gibi aynı yerinde duruyor ama artık bizler orada değiliz

 

10 Ekim 2013- Gürcan Şen, PhD

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s