Zagrep Dublin

Son Cezayir seyahatinde yaşanan o kadar hengâmeden sonra sakin geçen günler beni kendime getirdi. Döndüğümüzden beri bir süredir görüşemediğim gruptaki arkadaşlarımla daha fazla zaman geçiriyorum. O arada denize girmek için Cevizli Askeri Dinlenme Kampı’na gitmeye başladık. Sabah buluşup Feneryolu’ndan gelen banliyö trenine biniyoruz, Cevizli istasyonuna gelince iniyoruz. Oradan önce böğürtlenlerle kaplı tren yolunun kenarından, sonrada ara sokaklardan güle oynaya askeri kampa doğru yürüyoruz. Oraya ayaklarımızda bolca diken çizikleri ile ulaşıyoruz.

Bizimkilerin kampa giriş kartları yok, buraya gelirken evdekilerin bütün sağlık karnelerini yanımda getiriyorum. Kapıda görevli olan askerler bizleri idare edip içeriye alıyorlar. Hepimiz düzgün yüzlü, temiz çocuklarız hem de kızlı erkekli efendi bir grubuz. Bütün gün iskelede, tramplende, sığ denizde çocuklar gibi eğleniyoruz. Fiyatları bizler için bile uygun olan gazinoda bir şeyler yiyip içiyoruz.

Dönüş yolunda ise yolumuza çıkan ağaçlardan erik ve şeftalilerden koparmadan duramıyoruz. Bazen de kampın içindeki uzun beton iskeleden ve kayalardan üşenmeden iri midyelerden toplayıp naylon torbalarla eve getiriyoruz. O midyeleri evde önce özenle ayıklayıp sonra da güzelce yıkıyorum. Midyeleri bulayacağım karışımı ise son dakikada hazırlıyorum, bu karışımı ise yumurta, un ve bira ile yapıyorum.

Arkadaşlar eve gelirken yanlarında biraları da getiriyorlar, bizim kızlarla birlikte hemen işe koyulup midyeleri mutfakta güzelce kızartıyoruz. Salatalar da hazır olunca büyük masanın etrafında neşeyle yemeğe ve içmeye başlıyoruz. Annemin zeytinyağlıları da bu ziyafetin tamamlayıcıları oluyor.

Böyle keyifli geçen günlerin arasında gelen seçme sınavı sonucu moralimi oldukça bozdu. Aldığım puanla sıralamaya koyduğum İ.Ü. İktisat Fakültesi gibi yerlere girebilmeme rağmen Haziran ayında mezun olamadığım için maalesef değerlendirmeye dâhil edilmemiştim. Ancak ön kayıtla öğrenci alacak olan yüksek okullara başvurabileceğim.

Yaz sonunda Haydarpaşa limanında faaliyet gösteren bir denizcilik şirketinde sigortalı olarak çalışmaya başladım. Limandaki büyük konteynerlerin ve gemilerin tahliyesinde, yüklenen veya indirilen malların sayımlarında puantör olarak görevliyim. Öğlen yemeklerini ise bazen tahliyesinde çalıştığım gemilerde bazen de şirket çalışanlarıyla birlikte Üsküdar’da ki bir lokantada yiyorum.

O arada puanıma uygun okulları da araştırıyorum, Erzurum’da Tıp Fakültesini puanım tutuyor ama oradan sağ dönme problemi bana geri adım attırıyor. Oraları aşırı milliyetçi gençlerin hâkim olduğu yerler, bana o okulda yaşam hakkı tanınacağını hiç zannetmiyorum.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Endüstriyel tasarım bölümüne ön kayıtla öğrenci alacağını açıklayınca hemen gidip oraya başvurdum. Aslında benim güzel sanatlara olan yeteneğim hiç yoktur, neyime güvenip de gidip başvurdum onu da hiç anlamış değilim.

İmtihan günü bize söylendiği gibi yanımıza resim kâğıtları ve kara kalemler alarak belirtilen salonda yerimizi aldık. Bize sabahtan önce hayalimizden yarıya kadar açılmış bir kibrit kutusu resmi çizdirdiler. Öğleden sonra ise heykelli bir büyük vazo getirip resmetmemizi istediler. Kendimce bir şeyler yapmaya çalıştım ama lisede bile resim yerine müzik bölümünü seçen biri için bütün bunlar çok fazla. İki gün sonra ilk eleme sonuçları açıklandı, doğal olarak kazanan kişiler arasında ben yoktum.

Ben üniversitelerin açılan veya dolmamış kontenjanlarını takip ederken yine çalıştığım limanda ki gemi tahliye ve konteyner  dolum işine devam ettim. Bir akşamüstü iş dönüşünde, Haydarpaşa’dan bindiğim banliyö treninde okuldan bir arkadaşla karşılaştık. Kadıköy’de bir yabancı diller yüksek okulu açıldığını ve ön kayıtla öğrenci almaya başlayacağını bildirdi.

Ertesi gün işte bir fırsat bulduğumda Kadıköy Maarif Koleji’nde gece öğretimi yapacak olan o okula gittim. Kayıt şartlarını öğrenerek, evraklarımı tamamladım ve başvuruda bulundum. Yabancı dil puanım giriş için yeterli olunca okula kabul edildim ve kısa süre içinde kaydımı yaptırıp, gece öğrenimine başladım.

Gündüzleri limanda çalışma, geceleri de yüksek okul derken günler böylece akıp gitmeye başladı. Dernekteki yeni halk oyunları kurslarında yine görevliyiz ama bu sene kız liselerine eşlik etmek programda yok. Zaten böyle bir şey olmuş olsaydı da benim işten izin alıp katılma şansım olamazdı.

Şubat ayında bir yenilik olarak kış gösteri seyahati konulunca, dernek ile birlikte Fransa Marsilya civarında yapılacak gösteriler için yola koyulduk.  Kaloriferi bile yanan, yepyeni bir Mercedes 302 otobüsle on gün süren bu seyahatte benim en çok ilgimi çeken yerler Nice ve San Remo’ydu. O zamanlar radyoda San Remo müzik festivali canlı olarak yayınlanırdı. Festivalin yapıldığı tiyatronun yakınında olmak bile benim için çok özel bir olaydı.

20191010_001534

 

Gösterilerde bizler yine joker olarak nerede gerekirse orada oynatıldık, bu bizi çok rahatsız etmedi. Resimlere baktığımda oralara neden takım elbiseler taşıdığımızı hâlâ anlamış değilim. Üstelik kravatlı ceketli çekilmiş resimler de az değil. Bu ayrıntıyı nedense hatırlayamıyorum ama muhakkak istenmiş olmalı.

Dönüşte Trieste’den kendime Wrangler marka kot pantolon ve mont aldım. Bu benim şimdiye kadar paraya kıyıp kendime satın aldığım ilk güzel şeylerdi. Ayrıca bir de haki yeşil renkte içi beyaz pelüşten yapılmış, o zamanlar gençler arasında moda olan bir parka satın aldım. Gerçi benim senelerdir askeri parkam vardı, Peder Bey emekli olmadan önce nasıl olduysa bana bir parka uydurmuştu. O haki parkayı siyah renge boyatıp öyle kullanmaya başlamıştım. Kışın günlük standart okul kıyafetimin ana parçası bu parkaydı.

Yıllık geleneksel gösteri programına, Artvinli Cihat hocanın öğrettiği yeni oyunlar ve koreografi ile hazırlandık. Artvin ekibi artık bana emanet, ekip başı olarak nihayet yerimi buldum. Şaşkınbakkal Atlantik sinemasında yapılan gösteride üç ekipte yer aldım. Artvin, Kars ve Silifke ekiplerinden Kars dışındakiler de ekip başı olarak bulundum. Gösteride oynadığım iki Artvin solo oyunu görsel olarak gerçekten çok başarılıydı. Evde ayna karşısında saatlerce bıkmadan çalışmamın karşılığını almıştım.

gösteri1

Yaz programında birkaç program var. Kız kardeşim Fransa seyahatine gidecek, ben de Yugoslavya’nın Zagreb şehrinde yapılacak festival de bir hafta kalacağım, oradan da İrlanda’ya yapılacak olan ayrı bir festivale geçeceğim. Yapılan hazırlıklardan sonra Fransa grubu yola çıktı, biz de onlardan yaklaşık on gün sonra İstanbul’dan hareket ettik.

Zagreb şehrinde yapılan festival şehrin ana caddesinde yapılan büyük yürüyüşle başladı, şimdiye kadar böyle büyük bir organizasyonun içinde yer almamıştık. Katılan ülke ve grupların çokluğu dolayısıyla kortejin uzunluğu oldukça fazlaydı. Festivaldeki İtalyan grubuyla hemen kaynaştık, resimler çektirdik.

zagrep2

Orada bulunuşumuzun kaçıncı günüydü bilmiyorum ama bir sabah kahvaltıya gittiğimizde, Fransa’ya giden grubun geldiğini gördük. Kız kardeşim de onlarla birlikte karşımdaydı, on beş gün sonra yut dışında böyle karşılaşmak çok büyük ve hoş bir sürpriz olmuştu. Birlikte kahvaltı ettikten sonra onların artan konservelerini alıp Türkiye’ye uğurladık.

Festival bitiminde de Zagreb’den İrlanda’ya doğru yola çıktık. Avusturya’yı geçtikten sonra Almanya sınırına geldiğimizde bizim otobüsü ayrı bir yere çektiler. Bizleri dışarıya çıkarıp otobüsü gümrükte bir başka yere götürdüler ve köpekler ile sıkı bir şekilde arama taramadan geçirdiler. Adamlar tecrübeli, yıllardır bizim işçilerin neler yaptıklarını öğrenmiş olmalılar ki böyle dikkatli davranıyorlar. Doğal olarak bizim otobüsten uyuşturucu madde çıkmadı, iç içe konulmuş boş valizler ve kolilerce rakılar ilgilerini çekmemiş olmalı ki yola devam etmemize izin verdiler.

Münih, Frankfurt derken Köln’e doğru otobandan devam ettik ve oradan gece birilerini aldık. Aachen’dan sonra Hollanda ve Belçika sınırı yan yanaymış, bizim otobüs gece yarısı sınırdan geçtikten sonra kısa sürede Hollanda’ya girişi yaptığımızı anlaşıldı. Tekrar geriye döndük ve oradan Belçika sınırından geçip devam ettik.

Önde bu sefer rehber olarak şoförün yanında ben görev aldım, Brüksel’i geçtikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gördüğüm Brugge gerçekten kartpostallarda ki gibiydi. Belçika’dan Fransa’ya geçtikten sonra Calais’e geldiğimizde hava fırtınalı ve soğuktu. Yazın ortasında böyle ilginç bir havayla karşılaşmak oldukça şaşırtıcıydı.

calaisGite-Cucq-Le-gai-logis_32

 

 

Bindiğimiz feribotta Manş denizinin hırçın dalgaları arasında içimiz dışımıza çıktı ama yapacak bir şey de yoktu. Büyük dalgaların etkisiyle yalpalayan ve inip çıkan gemide çoğumuzun midesi bozuldu. Pek çok kişi birkaç saatlik yolculuğu uyuyarak sıkıntılı bir şekilde geçirdi. Dover’de karaya ayak bastığımızda sanki ayağımızın altında yer kayıyor gibiydi. Kendimizi hâlâ dalgalarla hareket eden gemideymiş gibi hissediyorduk.

İngiltere’ye geçince doğal olarak trafik de değişti, kendimizi hep sol şeritten gidiyor zannediyoruz ama şoförlerimiz bu duruma çok çabuk adapte oldular. Arada benzincilerde verdiğimiz ihtiyaç molaları dışında Birmingham’a doğru hiç durmadan yola devam edildi. Sabah uyandığımızda Holyhead isimli küçük bir kasabaya gelmiştik, burası Dublin’e gitmek üzere feribota bineceğimiz yerdi.

İskele yakınında otobüsten indiğimizde bineceğimiz feribotu göremedik. Denizi iskelenin çok altında görünce hayretler içinde kaldık, o koca feribotların buraya nasıl yanaşacağını hemen öğrendik. Meğer burada ve İrlanda kıyılarında yaşanan med cezir olayı çok etkiliymiş, deniz öğlene doğru yükselip sahili dolduracakmış. Feribotta o saatte Dublin’den gelip buradan hareket edecekmiş.

Açık olan küçük bir bar kafede sıcak bir şeyler içtikten sonra gruplar halinde küçük şehre dağıldık, hatta buradan kendime o zamanlar çok moda olan speedo marka iki tane mayo aldığımı bile hatırlıyorum. Bizler etrafta gezip publarda zaman geçirdikten sonra belirlenen saatte otobüse geri döndük. İskeleye yanaşmış olan kocaman feribotu ve yükselmiş olan denizi görünce hayretler içinde kaldık.

Dublin ile Holyhead arası feribotla dört saat kadar sürüyormuş, yola çıktığımızda deniz sakin ve dalgasızdı ve güneşin altında güneşlenerek çok rahat bir yolculuk yaptık. Akşamüstü Dublin’e yanaşan feribottan inince, grubu bir organizasyon görevlisi karşıladı. Bizler kalacağımız otel veya yatakhaneye gideceğimizi düşünürken öyle olmadı.  Üçer beşer kişilik gruplar halinde evlere dağıtılmaya başlandık.

 

Dört arkadaş ve bizimle seyahate Köln’den katılan akademisyen bir karıkoca aynı eve düştük. Evler o filmlerde gördüğümüz birbirine bitişik tuğla renkli ikişer katlı evler. Ev sahibimiz Eleanor, burada iki yaşındaki küçük kızı Rachel ile birlikte yaşıyormuş. Kendisi bize oldukça yakın davrandı, bizlere odaları gösterip yerleşmemizi sağladı. Kendimizi temiz odalarda ve rahat yataklarda sanki evimizdeymişiz gibi hissettik.

 

Sabah kahvaltıda masanın üzerinde her birimiz için kâseler içinde minik gevrek bir şeyler vardı. O zamanlar Türkiye’de corn flakes denen bir şey ile hiç karşılaşmamıştık. Onun nasıl ve ne için yenilmesi gerektiğini de hiç bilmiyorduk. Onları çatır çutur yerken Eleanor durumu hemen kavradı ve bize nasıl yememiz gerektiğini gösterdi. Eh bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye boşuna demiyorlar.

 

Eleanor, masaya tavada kızartılmış bacon yani pastırma getirdiğinde, onun domuz etinden yapılmış olduğunu özellikle belirtti. Bu durum beni hiç etkilemedi, lezzetli pastırmayı afiyetle yedim. Benim günah kavramım başkalarına zarar verme seviyesinde başlıyor, görsellik ve beslenme konusundaki engellemeler bana manasız geliyor. Yaptığım bir şey başkasına zarar verecekse vicdanım ve yetiştirilme tarzım zaten bunun önlemini alıp beni durduruyor. Gerisi tamamen hurafe!

 

Hem Allaha inanacaksın hem de onun yarattıklarını kendince sınıflayıp reddedeceksin, işte bu bence pek mantıklı değil. Allah hepimize kullanmamız, kendimizi ileriye götürmemiz için sonsuz hafızalı müthiş bir akıl vermiş. Bunu başkalarına hizmet edip onların yanlışlarını sürdürmelerine yardım etmek için değil insanlığa yardım etmek için kullanmamız en doğrusu. Başkalarının sözlerini akıl süzgecinden geçirmeden doğru olarak kabul etmek ve peşinden gitmek ne kadar yanlış bir şey.

 

Dublin’in ilginç havasını ilk gün tecrübe ederek öğrendik. Sabahtan hava günlük güneşlikti ve bizler de sadece gömleklerle bahçede çimenlerde resimler çekilip güneşlendik. Festivalin açılışı için gitmek üzere hazırlanırken, Eleanor bize hemen evdeki bir şemsiyesini uzattı, eğer varsa yağmurluklarımızı da yanımızda götürmemizi söyleyince onu pek fazla ciddiye almadık.

 

Burada yaşayanlar belli ki burasının havasını da çok iyi biliyorlar. Çok geçmeden kuvvetli bir yağmur yağmaya başlayınca, onun kulaklarını çok çınlattık ama tabii o arada donumuza kadar ıslandık olduk. Öğlende yemeğe götürüldüğümüzde tabaklarımızda çorba dışında sıcak olarak başka bir şey yoktu. Genelde soğuk etler ve sebzeler servis ediliyordu.

 

Akşamüstü kıyafetlerimizi giyip festival açılışı için toplandığımızda hava yine günlük güneşlikti ama gözümüze kaçabileceğimiz kuytuları çoktan kestirmiştik. İnsan her şeyi bu kadar çabuk mu öğrenir?

 

Akort edilen gaydaların uyumsuz sesleri arasında doğal kızıl saçlı sıcakkanlı İrlandalı kızlar ile tanıştık, büyük bando grubunun üyeleri ile hemen yakınlaştık. Bazılarımız daha önce hiç kız görmemişiz gibi onlara sarılıp resimler çektirdik. Hollanda grubunun uzun boylu üyeleri ve kalın tahta ayakkabıları ise çok ilginçti.

 

O gece gösteriden sonra bir şeyi daha öğrendik, buradaki kişiler için zaman kavramı çok önemli. Gösteri bittikten sonra öyle kuliste yayılıp keyif yapmanıza izin vermiyorlar. Görevli zamanı gelince hemen ‘get out’ yani dışarıya çıkın lafını hiç çekinmeden söylüyor ve sizi hiç tereddüt etmeden dışarıya çıkartıyor. Öyle diklenmeymiş, itirazmış falan hiç dinlemiyorlar.

 

Bizler de çevreye ve ortama hızlı bir şekilde adapte olmaya gayret ettik. Bizi sakinlik, eski ve düzenli yapılar ile medcezir çok etkiledi. Bir akşam götürüldüğümüz kumsalda gündüz deniz olan yerlerde, parlayan ayın ışığında uzun yürüyüş yapmaktan çok etkilendik. Daha önce böyle bir duyguyu ve tedirginliği hiç yaşamamıştım. Attığım her adımda tetikte durup denizin bir anda geleceğini düşünerek endişelendim.

 

Dublin’de kaldığımız süre boyunca çevrede çok fazla yeri görmek fırsatımız oldu ama en çok sıcak yemekleri özledik. İçtiğimiz sıcak çorbalar dışında ikram edilen neredeyse her şey soğuktu. Götürüldüğümüz at gösterilerinin yapıldığı alan ise gerçekten çok güzeldi.

 

Bu arada gaydalarını akort eden İrlanda kız bando grubu yanında da çok fazla bulunmamaya gayret ettik, pek tavsiye etmiyorum. Bunun dışında İrlandalı kızlarla yaptığımız sarmaş dolaş gezintiler ve bir yerlerde oturup bir şeyler yudumlamak çok hoştu. Bu güne kadar yaptığım geziler ve gördüğüm yerler arasında keyif aldığım en güzel gezi ve ortam bence burasıydı. Ben galiba önceki hayatımda buralarda bir yerlerde yaşadım, gördüğüm ve gezdiğim yerler bana hiç yabancı gelmedi.

 

Festival bitiminde İrlandalı kızlara ve ev sahibimize veda edip Dublin’den yola çıktık, küçük yerleri geçerek güneye doğru indik ve Wexford’a ulaştık. Hava kararırken oradan yine büyük bir feribotla tam karşıya İngiltere’ye Fishguard’a geçtik. İnince de otobüsümüz Londra’ya doğru yol almaya başladı.

 

Sabah Londra’da mola verildi ve zamanımızı Hydepark ve alışveriş merkezlerinde geçirdik. Ortaokuldan beri her sınıfta küçük Gatenby İngilizce kitapları okutulurdu. Onun içinde bir bölümde de Hydepark konu edilmişti, ben de gidip gördüm ve merakımı giderdim. Gerçekten çok huzurlu ve dinlendirici bir yer, gölün kenarında çimenlerde uzanıp dinlendik, bir anda başlayan yağmurla bir yerlere kaçıştık. Güneş açınca her şeye kaldığımız yerden devam ettik, ama bize kitaplarda anlatılan Mr ve Mrs Brown’ı oralarda göremedim ama olsun.

 

Akşam Dover’den bindiğimiz feribotla yine dalgalı Manş denizini aştık. İçimiz dışımıza çıkmış bir şekilde Calais’de inip Fransa’da yol almaya başladık. Sabah gözümüzü açtığımızda Paris’in içinde meşhur Zafer Anıtının yanındaydık.  Akşama kadar Eyfel Kulesi civarında, bazen çimenlerde yattık, bazen resimler çekildik. Chaamp Elysees de ve civarında küçük kafelerde zaman geçirdik, gündüz oturup güzel şaraplardan içtik. Hava kararırken yola çıkıp Strasburg üzerinden Almanya’ya giriş yaptık.

 

Sabah saatlerinde Münih’te şoförlerimizin çok iyi bildiği Hauptbahnhof’a yakın bir otoparkta otobüsümüz park edildi. Dernek başkanı otobüste bulunmamız gereken zamanı belirtip serbestsiniz demesiyle birlikte herkes bir anda yağan yağmura aldırış bile etmeden dağıldı. Benim işim çok kolaydı, etrafa bakındım, Kaufhof gibi büyük marketlerin içinde gezdim, uygun gördüklerimi param yettiğince aldım. Artık tost makinesi, saç kurutma makinesi gibi küçük elektrikli aletleri de almaya param yetiyor.

 

Öğlende büyük bir marketin restaurantında oturup ille de beni ye diye ısrar eden kızarmış bir tavukla tanıştım, ona bir türlü doyamadım. O arada bir sıcak kahve içmeyi ihmal etmedim. Otobüse geri döndüğümde bütün her yerin alınan eşyalarla doldurulduğunu gördüm. Bu sefer işin biraz moku çıkmıştı ama burası da Almanya idi, ötesi var mı?

 

Gece orada olan o eşyalar valizlere, valizler de otobüsün bagajına ustalıkla yerleştirildi. Yola çıkıldığında hem alışveriş yorgunluğundan hem de ıslanıp üşüdüğümüzden, koltuklarımızda battaniyelere ve uyku tulumlarına sarınıp ısınmaya çalıştık. Avusturya, Yugoslavya ve Bulgaristan derken ülkeye yirmi üç gün sonra giriş yaptık.

 

İstanbul’a döndüğümde dernekten Polonya Zakopane’de yapılacak olan uluslararası halk oyunları yarışmasına gidileceği bildirildi. Kız kardeşim oraya gitti ama ben okulumda uzun bir süredir devam eden boykotun sona erdiğini görünce sevindim, akşamları derslere devam etmeye başladım. Gündüzleri ise normal deniz ve Cevizli kamp günleri başladı. Yasemin ve Demet, artık bizlerle beraber değildiler, Kadıköy kız lisesindeki folklor grubu arkadaşlarıyla daha fazla zaman geçiriyorlardı. Bizim evde onlar olmadan yine midye kızartması ve bira partileri yapmaya başladık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s