Dünyaya Açılmak-V

Şimdi size anlatacağım bölümde, üç hafta içinde otobüsle on beş bin kilometre yapıp tüm Avrupayı ve Cebelitarık’ı geçip Afrikaya ve Cezayir’e ulaştık. Tabii aynı yoldan da geriye döndük, uçaklar o zamanlar pahalı bir tabu gibiydi. Herneyse hikayeye devam.

V

Açıklanan programa göre bu sene kesinleşmiş iki tane yurtdışı gezisi var. Bir tanesi Yugoslavya’da Makedonya’da ki Ohrid şehrindeki festivali, diğeri de Cezayir’in Tizi-Ouzu şehrinde düzenlenen uluslar arası festival. Cezayir’deki bu festivale Temmuzun ilk haftası gidilecek ve seyahat de üç hafta sürecekmiş. Otobüsle kıyı takip edilerek İspanya dâhil bütün Avrupa aşılacak, Cebelitarık boğazından feribotla Afrika’ya Fas’a geçilecek ve oradan Cezayir’e ulaşılacakmış. Festival sonrası dönüşte de Kanarya adalarına gidilecekmiş.

Her şey çok güzel de otobüsle Kanarya adası işi biraz zor. Dernekte son zamanlarda bu kadar çok para hesabı yapılırken, İspanya’dan binilecek bir feribotla Kanarya adalarına turistik seyahat yapmak, işte bu biraz komik. Bizim adalara gidip orada Kanaryası olan bir yerlerde kuşların seslerini dinleriz, bu bize yeter de artar. Valla hiç fazlasına gerek yok.

Bizim grubun kızları yani Demet ve Yasemin gezilere babalarından izin alamadıkları için katılamıyorlar, Nilgün ile Ferah da Ohrid’e gitmeye karar verdiler.

 

Dernekler katıldıkları bütün festivallerde yaptıkları giderleri karşılamak üzere festival organizasyonlardan bir miktar para alırlar. Bizim dernek başkanı sanki oralardan hiç para alınmıyormuş gibi davranıp, gezilerin artık bir bedel karşılığında yapılacağını açıkladı. Artık belirlediği gezi parasını almadan, hiç kimseyi yurtdışına götürmeyeceğini ilan etti.

Bizim cebimizde de para bildim bileli yok. Dernek başkanına gidip bizi Cezayir gezisine ücretsiz götürmesi teklifini yaptık. Doğal olarak bu teklifimizi hemen reddetti. Biz yapılan çalışmalara sanki geziye gidecekmişiz gibi devam ediyoruz ama durumumuz biraz karışık. Tek güvendiğimiz şey bize bu festivalde ihtiyaçları olduğunu bilmemiz.

Eğer eski elemanları bir yerlerden bulup getiremezlerse, şu sıralar bizim alternatifimiz yok. Bunun onlar da farkındalar. Elleri mahkûm, eninde sonunda pes edip bizim takımı seyahate ücretsiz götürecekler ama yine de yan çizmeye devam ediyorlar.

Bizlerden her ihtimale karşı pasaport için gereken evrakları da istediler. Resim, askerlik belgesi gibi şeyleri temin edip derneğe ilettik. Bu sene evde dikiş diken annemden torpilliyim. Bana babamdan gizli olarak yüz elli mark alacak kadar bir para verdi. O sıralar çalışan babam da nasıl olduysa bana bir o kadar para verdi.

Dernekte bizleri son iki güne kadar kıvrandırdılar ama sonunda geziye gideceğimiz ortaya çıktı. Dernek başkanından bizlerin emeklerini çok takdir ettiğini belirten uzun bir konuşma dinledik, güya hakkımızı yemek istememişler. Biz işin gerçeğini adımız gibi biliyoruz, yerimize aynı işi görecek adam bulamadılar.

~/~

Dernek bu sene katılacağı iki festivale gitmek üzere 2 Temmuz 1976 tarihinde aynı gün yola çıkacakmış. O arada Silivri Lisesi halk oyunları ekibinin de Yugoslavya seyahatine katılacağını öğrendik, hatta seyahat otobüsü de Silivri’den kiralanmış. İki grup da İpsala’dan Yunanistan’a girip, Yugoslavya’da Ohrid’e kadar beraber gidecekmiş. Cezayir grubu sonra oradan yoluna devam edecekmiş, valla biz ne diyebiliriz ki?

Geçen sene tek otobüsü zamanında yola çıkaramayan dernek, şimdi iki otobüsü birden aynı zamanda yola çıkaracak. Valla iyi cesaret!

Bildiğim tek bir şey var, eğer çalışmazsa sadece bizim otobüsün itilmesine yardım ederim.

 

Gidecek olan iki gruba bakıyorum da, Ohrid’e gidecek olan grup Cezayir’e gidecek olana göre çok daha iyi. Tecrübeli ve eski dansçılardan oluşuyor. Cezayir grubunda zurna çalan kişi dâhil olmak üzere pek çok kişi yeni, Allahtan grupta Eğin ekibine çalan tecrübeli bir klarnetçi usta var.

Bizler yine zurna çalmak hariç, joker gibi her yanda kullanılıyoruz. Görünen o ki çoğu kişi geceyi sahnede tek ekiple bitirecekken, bizler korkarım böyle bir şansa sahip olamayacağız. Bu duruma da isyan edecek bir halimiz de yok, para vermeden gitmenin bedeli de bu.

 

Cuma günü evdekilerle vedalaşıp, kız kardeşimle birlikte dernek merkezine gittik. İki grup da aynı anda yola çıkacağı için orası oldukça kalabalık. Bizim mahalleden Fil İbo da Cezayir’e bizimle beraber geliyor, kendisi oyun oynamasa da artık derneğin elemanı gibi sürekli olarak dernekte bulunuyor.

 

Seyahate götürülecek olan kostümleri son bir defa gözden geçirirken, iki tane otobüsün geldiğini görünce gözlerimize inanamadık. Önünde Silivri Seyahat yazan Man otobüs Yugoslavya’ya, Erzincan plakalı Tanrıverdi yazan Mercedes otobüs de Cezayir’e gidecekmiş.

302mercedes

Nasıl olduysa zamanında kalkan otobüslerimiz önce Silivri de durdu. Oradan binenlerden sonra otobüsün arka tarafında başlayan içki muhabbeti, klarnetin yanık sesinin eşliğinde söylenen şarkılarla birlikte devam etti.

Kar mı yağmış şu Harput’un başına

Henüz girmiş on üç on dört yaşına

Derken yöresel türküler ve şarkılar, rakı dolu bardaklar tokuşturulurken hep bir ağızdan söylendi. Sönen sigaralar tazelendi, bardaklarda biten içkiler yenilendi.

 

Gece yarısı İpsala sınır kapısından sorunsuz bir şekilde geçildi. Ertesi gün akşamüstü Ohrid’e ulaşıldığında ilk grup hazırlanıp festival yürüyüşüne katılırken, bizim Cezayir grubu da şoförün biraz uyuması için bir iki saatlik kısa bir mola verdi.

Ohrid1-1

Şoförümüz saatlerdir otobüs kullanarak buraya kadar tek başına geldi. İkinci şoför Niş şehrinden gece alınacakmış. Niş ne mübarek bir şehirse, Avrupa’ya çalışan şoförlerin burada bir konaklama yerleri var. Zaten otobüse ikinci bir şoför alınmazsa, bu gidişle anca bir haftada yani Cuma günü ulaşacağımız söylenen Cezayir’deki Tizi Ouzou’ya, herhalde tek şoförle on beş günde bile zor ulaşırız.

 

Bizler de Ohrid Gölünün etrafında oturup dinlendik, kasabayı görmeye çalıştık. Hep birlikte grup resmi çektirdikten sonra da Cezayir grubu tekrar yola koyuldu. Gece geç saatte Niş şehrine ulaştığımızda, orada ki bir telefon kulübesinden bir yerlere telefon edildi. Çok geçmeden bir araba ile bizim ikinci şoförümüz otobüsün durduğu yere geldi. Bizi buraya kadar getiren şoför otobüsü yeni gelene devrederek, arkada bulunan beşli koltuğun arkasında bulunan yatağına yatıp uyumaya başladı. Onun dinlenmesi için arka tarafta devam eden içki muhabbetine son verilip sessizlik sağlandı.

 

Yola çıkışımızdan tam kırk sekiz saat sonra, 4 Temmuz Pazar günü akşamüstü İtalya’ya bir sene önce girdiğimiz sınır kapısından yine giriş yaptık. Trieste ve Venedik’e giriş yapmadan otobandan yola devam edildi. Yemek ve ihtiyaç molaları hep uygun benzinliklerde verildi.

Sabah Cenova’yı geçip SanRemo’dan sonra Fransa’ya giriş yaptık. Öğlen de MonteCarlo’da mola verildi. Otobüsten inince ilk işimiz, gözümüze çarpan bir yerden kartpostallar satın alıp yazmak ve bulduğumuz bir postaneden bunları eve göndermek oldu.

Montecarlo2

1200px-Monaco_Monte_Carlo_1

Herkesin düzgün resmi kıyafetlerle girdiği meydanda ki büyük kumarhanenin kapısından, hırpani görünüşümüzle doğal olarak geri çevrildik. Araba yarışlarının yapıldığı geniş caddeden yürüyerek limana indik. Her tarafta lüks yatlar ve tekneler var. Lüks arabalar yollarda cirit atıyor. Bazılarımız denize girdi, bir kısmımız da güneşlenip resim çektirdik.

800px-Le_casino_de_Monte-Carlo

Akşamüstü yukarıda ana kumarhanenin bulunduğu meydanda, kol çekilerek oynanan para makinelerinin bulunduğu yerlerde şansını deneyenlerimiz oldu. Ben orada oyun oynayanları seyrederken yerde bir frank buldum ve onunla şansımı denedim. Kazandığım on frankla on beş dakika kumar oynama zevkimi tatmin ettim. Yanında oynayan kişi kovalar dolusu para kazanırken, insan ister istemez hırslanıyor.

 

Gece tekrar yola çıkıldı. Nice, Cannes, Toulon, Marseille ve Montpellier üzerinden sahil takip edilerek İspanya’ya doğru yola devam edildi. Zurnacının arada yaptığı çalışmalar sırasında duyulan bağırış çağırışın dışında, otobüste günler sakin ve sessiz bir şekilde geçiyordu. Otobüsün içerisinde o zurna sesi duyulan dakikalar resmen bir kâbus gibiydi. Camdan dalgın dışarısını seyrederken tiz bir sesle yerinden bir anda sıçrıyorsun. Yani durum öyle böyle değil!

Mahalle düğünleri dışında hiçbir yerde çalmamış olan bu zurnacı ile gösterilerde işimiz çok zor görünüyor. Oynayacağımız oyunlardan hiçbirinin melodisini bilmiyor, sahnede bizlere nasıl eşlik edecek işte orası da meçhul. Ucuz etin yahnisi de işte böyle olur!

Adamın Cezayir’e gidene kadar birkaç oyunun melodisini çalmayı öğrenmesi şart! O da kendince çok haklı, bir şekilde çalışması gerek ama yolda giden bir otobüsün içinde bu berbat sesi duymak çok kötü. Otobüsün kapısını açıp dışarıya atlayamayacağımıza göre, ona zurna çalışmalarını kısa tutmasını söyleyip sadece sabrettik.

İspanya’ya girildikten sonra da Barselona, Valencia, Alicante, Granada ve Malaga üzerinden Algeciras’a gelindi. Burası feribota binip Ceuta’ya geçeceğimiz yer. Ceuta’da İspanya’ya ait bir şehir ve oradan da Fas’a giriş yapacağız, karşı taraf resmen Afrika.

algeciras-spain-3

ranwhenparked-ceuta-spain-middle-1960s-1

Akşamüstü bindiğimiz feribotla Cebelitarık boğazını aştık. Hava kararırken Ceuta’dan Fas’a giriş yaptık. Otobüsümüz dar, virajlı ve kötü bir asfaltta giderken Avrupa’nın o güzel geniş otobanları çok geride kalmıştı. Gece çok rahatsız bir yolculuk yaptık, o kötü yol içimizi dışımıza çıkardı.

 

Sabah etrafı görmeye başladığımızda, güzelim memleketimin değeri de net bir biçimde ortaya çıktı. Bir köyde hem boşalan su bidonunu doldurmak hem de tuvalet için duruldu. Etraftaki koku, pislik ve sineklerden tuvaletlere girebilen olmadı. Bidonu otobüse getiren arkadaşlar, köyde su akan bir çeşme olmadığını ve kuyudan çekilen su ile onu doldurduklarını belirttiler. Kapağını açıp bidona baktığımızda, içindeki suyun bulanık ve yüzen sivrisinek larvaları ile dolu olduğunu gördük. Bidonun içindeki suyu hemen bir kenara döktük. Bu suyu değil içmek, elimizi yüzümüzü yıkamak için kullanmak bile tehlikeliydi. Hastalanmak işten bile değildi.

Etrafta geri kalmışlığı ve yoksulluğu görünce ülkemizin ne kadar iyi bir durumda olduğunu fark ettik. Bizim yaşantı olarak Avrupa’dan bir farkımız yoktu, ama Fas ile aramızda büyük bit uçurum vardı.

Cezayir sınırından girdiğimizde ise daha modern bir ülke ile karşılaştık. En basiti durduğumuz yerde, temiz tuvaletler ve su bulabildik. İçinden geçtiğimiz Oran şehri oldukça modern bir yapıya sahipti. Başkent Alger’e otuz kilometre uzaklıkta olan festivalin yapılacağı Tizi-Ouzou’ya, Cuma günü yani İstanbul’dan yola çıkışımızdan tam bir hafta sonra ulaşabildik.

tizi-ouzou_854698_679x417

Grubumuzu orada bulunan bir okulun yatakhanesine yerleştirdiler. O kadar uzun bir yoldan geldikten sonra duşa girmek, suyla tekrar karşılaşmak muhteşem bir şeydi.

Festivalde yer alan yerel ekipler çoğunlukta, yabancı olarak Kenya, Türk ve Rus ekibi var. Yerel Arap ekipleri filmlerde gördüğümüz geleneksel kıyafetleri içerisinde, bazılarının ellerinde tefler bazılarında ise eski tüfekler var.

tizio.jpg

Sadece festival açılışı akşamüstü yapıldı, gösteriler aşırı sıcak nedeniyle akşamları çeşitli yerlerde kurulan sahnelerde yapılmaya başlandı. Cezayir devlet televizyonu yapılan bütün gösterileri büyük kameralarla kayıt ediyor.

cezayir1.jpg

İlk gösteriden itibaren zurnacının çaldığı ekiplerde, davulun ritmiyle oynamaya başladık. Müzik konusunda ufak bir problem yaşıyoruz. Kısa boylu, pos bıyıklı zurnacımız, bileğine lay lay lom diye yazdığı kendince bir ifade teşkil eden notalarla, gösteride ayrı havalar çalıyor. Onun bu otantik müziğiyle bizler bir türlü uyum gösteremeyince, kızmaktan vazgeçtik. Belli ki onunla ayrı dünyalardayız.

Gündüz gösteri olmadığı için çevrede gezi programları organize edilmiş, bir gün yüzmek için deniz kenarına götürüldük. Uzun kumsalda ekiplerden sadece bizler ve Ruslar var. Otobüste mayolarımızı giyip kumsalda kumların üzerine yayıldık.

Sahil açık denizden gelen büyük dalgalar nedeniyle aşınmış, derin bir yer. Denize girerken birinci adımda su dizinize geliyor, ikinci adımda ise uçurum gibi birden dört beş metre derinlik ile karşılaşılıyor. Bu durum, yüzme bilmeyenler için çok büyük bir tehlike. Suya girenler orada bulunan herkesi dikkatli olunması, yüzme bilmeyenlerin ise suya hiç girmemesi yönünde uyardılar.

Bizler de denize girip yüzdük, su gerçekten çok güzel ve berrak. Sonra sıcak kumlara yatıp aramızda sohbet etmeye başladık. Güneşlenirken duyduğumuz çığlıklar ile korku içinde yerimizden fırladık. Denize doğru koşanları görünce, insanların denizden birisini çıkardıklarını fark ettik. Biz de heyecanla koşturup neler olduğunu anlamaya çalıştık.

Kalabalığın arasında yerde yatırılan birisinden, sağa sola çevrilerek ciğerlerindeki su çıkarılmaya çalışılıyordu. Dernek başkanı yatan kişinin göğsüne iki eliyle bastırarak suni teneffüs yaptırmaya başladı. Yerde ağzı burnu köpükler içerisinde cansız bir şekilde yatan kişinin, dernek başkanının seyahate getirdiği Konyalı bir tanıdığı olan Cemal olduğunu söylediler.

Neler olduğunu öğrenmemiz de fazla uzun sürmedi. Erkut, denizde yüzerken dipte uzanmış birini görür gibi olmuş. Hemen seslenip yardım istemiş ve gelenler ile birlikte dalıp, dipteki kişiyi onlarla birlikte dışarıya çıkarmışlar. Bu kişinin de Cemal olduğu anlaşılmış.

Rus ekibinden de gelenler yapılan suni teneffüsü kesintisiz devam ettirdiler. Aralarında doktor da varmış, şimdi daha profesyonelce yardım ediliyor. Yapılan tıbbi müdahaleye Cemal hiç cevap vermiyor, cansız bedeniyle öylece kumların üzerinde yatıyor.

Kızlar yaşadıkları panikle ağlaşıyorlar. Böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadığımız için bizler de şaşkınız, ne yapacağımızı da hiç bilemiyoruz. Bundan sonra neler olacak, onu da kestiremiyoruz.

Suda boğulmuş biriyle karşılaşmak, onun rengi gitmiş yüzünü yakından görmek çok ürkütücü. Aramızda bu üzücü olayı konuşuyoruz ama yaşadığımız şoku henüz üzerimizden atamadık. Aklımız olanları bir türlü almıyor.

Bu delikanlı kimsenin dikkatini çekmeden, hiç ses çıkarmadan suyun dibine nasıl gider?

İşte bunu hiç anlayamıyoruz.

İnsan can havliyle hiç çırpınmaz mı?

Hiç mi bağırıp etrafından yardım istemez?

 

Cemal’in ne zaman boğulduğu, suyun altında fark edilene kadar kaç dakika kaldığı bir muamma. Bunu hiç kimse bilmiyor.

Bu olay, biz deniz kenarına geldikten en az bir buçuk saat sonra ortaya çıktı. Denizden çıkarılmasının üzerinden hiç yoksa bir on dakika geçti. Ona ilk andan beri suni teneffüs ve kalp masajı yapılıyor ama ortada hiçbir gelişme görünmüyor. Bu kadar uzun süre kalbi çalışmayan, beynine kan gitmeyen birinin yaşamasına imkân ve ihtimal yok. Çaresizlik içerisinde bu acı olayı kabullenmek zorundayız, başka bir seçenek yok.

Artık önemli olan bundan sonra ne olacağı?

Cemal’in cenazesi ne yapılacak?

Burada mı yoksa Türkiye’de mi defnedilecek?

Grubun durumu ne olacak?

Belirsizlik ve üzüntü hepimizin üzerine ağır bir yük gibi çökmüş durumda.

Evet, bu çocuğu çok fazla tanımıyorduk, sadece buraya kadar aynı otobüste seyahat ettik, ancak insan yine de üzüntü duyuyor. O da bir ana babanın kuzusu.

Ah be Cemal, aç şu gözlerini.

 

Artık ümidimizi tamamen yitirdiğimiz, yaşanan bu talihsiz olayı kabullendiğimiz bir sırada heyecanla atılan sevinç çığlıkları duyunca yerimizden heyecanla fırladık. Söylenenlere göre Cemal’in kalbi tekrar çalışmaya başlamış. Sesimizi mi duydu diyeceğim ama bu da çok anlamsız olacak.

Duyduklarımıza o an nasıl bir tepki vereceğimizi bilemedik. Önce kötü bir şaka yapılıyor zannettik, çünkü burada neredeyse yarım saate yakın bir zaman diliminden bahsediyoruz.

İşittiklerimizi teyit etmek için telaşla Cemal’in yatırıldığı yere koşturduk. Hakikaten gözlerini açmış, yerde hiç konuşmadan öylece yatıyordu. Göğsünün inip kalkmasından onun nefes aldığını anlayınca sevindik. Belli ki zamanı gelmemiş, daha yaşayacak ömrü varmış.

Hepimiz rahat bir nefes alırken, Cemal orada bulunan bir arabayla hastaneye götürülmek üzere yola çıkarıldı. Korkudan mı, yaşadığımız şoktan mı yoksa başka bir nedenden mi bilmiyorum ama canımız denize girmek istemedi. Denizi protesto edecek bir halimiz olamayacağına göre belli ki kendimizi huzursuz hissettik. Bir süre sonra da toparlandık ve kaldığımız yere gitmek üzere otobüsümüze bindik.

 

Akşam gösteriye çıkmadan önce Cemal’in iyi haberlerini aldık. Orada yapılan tetkiklere göre ortada bir problem görünmüyormuş. Bu moralle zurnacıya bile tepki göstermeden, hiç kızıp bağırmadan sahnede sevinçle oynadık.

Akşam gösteri sonrasında kaldığımız yere döndüğümüzde, Cemal’in de gelmiş olduğunu gördük. Daha önce çok fazla konuşmuşluğumuz olmamasına rağmen hepimiz sevinçle yanına gidip, ona geçmiş olsun dileklerimizi ilettik.

 

Doğal olarak olayın nasıl olduğunu, hayattan koptuğu o zaman sürecinde neler yaşadığını ve neler hissettiğini öğrenmeye çalıştık. Anlattığına göre gerçekten de hiç yüzme bilmiyormuş, yapılan uyarıları da duymuş ama nedense suya girmiş. Kumsalda etrafındakilerle şakalaşarak denize yürümüş, unutup ikinci adımı attığında ayağının altından sanki yer kaymış.

“Su yutarak külçe gibi dibe doğru giderken, kelimeyi şahadet getirdiğimi hatırlıyorum,” deyince hepimiz ürperdik.

İlginç olan dibe giderken onu hiç kimsenin fark etmemiş olması. Anlaşılan suyun yüzeyinde hiç debelenmeden doğrudan dibe gitmiş ve oradan da çıkamamış.

O arada neler hissettiğini, öteki yaşamda nelerle karşılaştığını hiç anlatmadı. O susunca bizler de onu yormamak için fazla üstelemedik. Öldürmeyeni Allah öldürmüyor derler ya gerçekten de işte öyle.

~/~

Bu sevimsiz ve üzücü olayın ardından, ertesi gün grubu kapalı olimpik yüzme havuzuna götürdüler. Dün tadına varamadığımız suyun keyfini bugün burada yüzerek çıkardık. Fil İbo ile Erkut yaptıkları şakalarla ortalığı kırıp geçirdiler. Cemal’in suya yaklaşmasına kesinlikle izin verilmedi, ikinci bir Cemal vakasına gerçekten de hiç gerek yoktu.

 

Festival sona erdiğinde yorgunluğumuz var mıydı diye düşünüyorum da, her gece sahnede birkaç ekipte on beşer dakika oynamak o kadar da zor değildi. Eşyalar tekrar otobüse yerleştirdikten sonra bizimle ilgilenen kişilerle vedalaştık. Artık yola çıkma zamanı, önümüzde bir hafta sürecek uzun bir yol var.

~/~

Yaşanılan tatsız olaydan sonra, doğal olarak Kanarya Adaları gezisinin lafı pek edilmiyor. Sanki bu olay dernek için iyi olmuş gibi görünüyor. Yöneticiler konuşma arasında, ne olur ne olmaz diyerek ülkeye bir an önce dönmenin iyi olacağını vurguluyorlar. İtiraz edecek halimiz olmadığına göre, Kanarya Adalarını da görmeyiverelim, ne olacak yani?

 

Fas da karşılaşabileceğimiz olumsuz şartları düşünerek, suyumuzu ve yiyeceğimizi depolayıp sınırı öyle geçtik. Maalesef otobüse bir tuvalet yaptırma olanağımız olmadı. Eh kendimizi biraz sıkacağız, biraz da tutacağız. Hiç başka çare yok.

 

Filmini çok sevdiğim, müziğine de bayıldığım, büyülü bir şehir olan Kazablanka’ya gitmeyi çok arzu etsek de maalesef bu gerçekleşmedi. Humphrey Bogart ve İngrid Bergman gibi orada olmak vardı ama olmadı. Yolumuzu değiştirip daha güneye gitmenin gruba boşuna zaman kaybettireceği söylenerek, onun yerine Tanca şehrine götürüldük.

Tanca2

Sabah vardığımız şehirde, akşam binilecek feribot saati düşünülerek mola verildi. Kötü ve virajlı yollarda bütün gece perişan olmuş olan grup, bir anda bu egzotik şehre dağıldı. Herkes gibi bizler de temiz havada oturup dinlenebileceğimiz yerler aradık.

Burası tipik bir Arap şehri!

Kalabalık, gürültü ve baharat kokuları dört bir yanda!

Benim buralarda alışveriş yaparak harcayacak param yok, buralarda satılan her şeyin alası bizim ülkemizde zaten var. Benim alışveriş yerim belli, orası da Trieste.

 

Akşamüstü grup toparlanınca yola çıkıldı, Ceuta’dan yine feribota binilip Cebelitarık boğazı geçildi. İspanya’da sanki medeniyete geri dönmüşüz gibi hissettik. Otobüs yolda giderken ses hiç duyulmuyor, sarsıntı da yok,  sağa sola savrulmuyoruz ve üstelik girilen çukurlar yok.

Doğal olarak arka tarafta hemen rakı sofraları kuruldu, klarnetçinin çaldığı hicranlı şarkılara eşlik ederek kadehler tokuşturuldu. Muhabbetler iyice derinleşti.

Bülent Ersoy’un söylediği, ‘Baharı bekleyen kumrular gibi’, şarkısını hep bir ağızdan söyleyip otobüsün ön tarafına dernek başkanına bile gönderdik.

Bu rahatlıkla ve alkolün de etkisiyle kolayca uyuya kaldık.

 

Gece yarısı fren sesi ve çıkan gürültüyle uyuduğum koltuğumdan savrulup araya düştüm. Yaşanan panik ve çığlıklar arasında otobüs sert bir şekilde durdu.

Başımı ön koltuğun demirine vurdum, canımın acısıyla başımı ovuşturuyorum. Sanki dünyam altüst olmuş gibi şaşkınım, kafam karmakarışık.

Etrafıma bakınca herkesin bir tarafını tuttuğunu veya ovuşturduğunu gördüm. Kimimiz başını ön koltuğa, kimimizin cama vurmuşuz, bazılarımız da koridora ve koltuk aralarına düşmüşüz.

Karanlıkta neler olduğunu göremiyoruz. Uyku sersemi herkes korku ve panik içerisinde!

Ön taraftan dernek başkanının uyarıcı sesini duyduk.

“Sakin olun, korkacak bir şey yok. Herkes yanındakini dikkatle kontrol etsin.”

Bu sözlerden sonra otobüsün iç ışıkları da yakıldı. Telaşla yanımızdakilere baktık, hiç kimsede görünürde bir yara bere ve kanama yok.

 

Merak içerisinde arka kapıyı açıp dışarıya fırladık. Otobüsün ön tarafına gittiğimizde sağ kapıda ve tamponda ezik ve vurulma olduğunu, sağ farın kırıldığını gördük.

Otobüse bir şey çarpmış ama çarpan şey ortada görünmüyor.

Yani tepemize gök taşı düşmedi ya.

O arada dernek başkanının ve ikinci şoförün yolun diğer tarafına doğru gittiklerini gördük. Orada neler olduğunu göremiyoruz. Otobanda olduğumuz için hızlı akan trafikte yolun karşısına geçmemize imkân yok. Bu çok da tehlikeli!

 

Hepimiz otobüsün yanında neler olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz, olayın etkisinde olanlar hâlâ sessizce ağlaşıyorlar. Önde oturan ve o sırada uyanık olanlardan yaşanan kazayı öğrendik. Bizim otobüs kendi yolunda giderken, ışıklı bir kavşakta özel bir otomobil ışıklara riayet etmeyerek hızlı bir şekilde diğer yola geçmek istemiş. Araba bizim otobüsün çarpmasıyla dönerek diğer yola savrulmuş. Allahtan o sırada orada da başka bir araba yokmuş, yoksa paramparça olacakmış.

 

O arada İspanyol polisler ve ambulans geldi, diğer arabaya gidip bakamadık ama dernek başkanıyla beraber yolun karşısına arabanın yanına gidenlerden bilgi aldık. Kazayı yapan araba, üstü açık Alman plakalı bir Mercedes spor arabaymış. Kullanan da belli ki bir Alman vatandaşıymış ve adam bu kazada çok kötü bir şekilde yaralanmış, üstelik aşırı derecede alkollüymüş. Sanki bizler alkollü değilmişiz gibi adama kızdık ama bizler araba kullanmıyoruz ki.

 

Polisler ağır yaralı olan Alman sürücünün çok sarhoş olduğunu görünce, bizim şoförleri alkol muayenesine bile sokmamışlar. Spor araba ışıklara riayet etmeden yola çıktığı için zaten baştan suçlu görünüyor.

Ambulans yaralıyı götürürken polislerde bizim şoförün evraklarını aldılar ve onları takip etmemizi söylediler. Ermiya, Fransızcasıyla polislerle aradaki iletişimi sağlıyor.

malaga650st

Otobüse binince öndeki polis arabasını takip ederek yol almaya başladık, o arada Malaga şehrinden geçmekte olduğumuzu öğrendik. Otobüs polislerin söylediği uygun bir yerde park edildi, mahkeme sonuçlanıp bir karar çıkıncaya kadar burada bekleyecekmişiz. Yani bir bu eksikti.

Belli ki başımızda kara bulutlar dolaşıyor. Bakalım memlekete varabilecek miyiz?

Beni merak etmeyin anneciğim, ben iyiyim.

~/~

Polislerle iletişimi sağlayan Ermiya’nın söylediğine göre burada mahkemeyi bekleyecekmişiz. Bugün ayın on sekizi ve Pazar, yani en erken Pazartesi günü resmi işlemler yapılabilecekmiş. Bizim kaza dosyasının yarın mahkemede görüşülüp görüşülmeyeceği de bilinmiyormuş.

Hava çok sıcak ve otobüsün de içerisi havasız ve kötü kokuyor. Gece otobüsün polislerce park ettirildiği yerde, uyku tulumlarımızı ve battaniyelerimizi alıp yere serdik ve onların üzerinde rahatça uyuduk.

malagabiza

Sabah kahvaltımızı ederken, dernek başkanı yarın öğlene kadar burada olacağımızı belirtti. Pazartesi günü kaza ile ilgili resmi işlemler yapılacakmış, bizim şoförün de orada bulunması gerekiyormuş. Eğer diğer taraf suçlu bulunursa, yarın mahkeme sonrasında tekrar yola çıkabilirmişiz. Bu nedenle yarın öğlene kadar burada olduğumuzu, isteyenlerin bu gece otelde kalabileceğini söyledi. Şehirde kaybolmamamız için gruplar halinde dolaşmamızın daha iyi olacağını da sözlerine ekledi.

Malaga2

Söylediklerini zaten biliyorduk, toparlanıp gruplar halinde şehre dağıldık. Pazar günü olduğu için dükkânlar kapalı, dolayısıyla alışveriş yapma imkânı da yok, sadece etrafı gezip zaman geçirmeye çalışacağız.

İlk önce postanenin yerini öğrendik ve doğruca oraya gittik. Orada açık bulunan bir hediyelik eşya dükkânından kartlar aldık. Bu güzel yerlerde bir iki gün fazladan kalacağımızı, merak etmemelerini yazıp kartı eve gönderdim.

 

En önemli iş bitince, Pazar günü sakinliği yaşayan temiz ve sakin sokaklara daldık. Geniş kumsalı olan plajı görünce hoşumuza gitti. Kumsal denize girenlerle ve geniş şemsiyeler altında güneşlenenlerle doldurulmuş. Yani şimdi denize girmek de vardı ama mayom çantanın dibinde, o da otobüsün bagajının kim bilir ne tarafında.

Kaldırımlara konulmuş olan banklarda uzun süre oturup denizi, plajdakileri seyrettik. Şehir gerçekten çok güzel ve sakin, kötü bir nedenle de olsa iyi ki burada durmuşuz. Bu şehri hiç durmadan geçip gidecektik.

 

Sahilde sıkılınca geniş ve büyük parklara daldık. Yüksek ağaçların gölgesinde dinlenen bizden birçok arkadaşa rastladık. Büyük seyyar arabalarda satılan sandviçlerden alıp yedik. Gençlerin toplandığı yerlerde bizler de aralara karıştık. İspanyolları esmer olarak düşünürken, çok fazla sarışın kızla karşılaşınca şaşırdım. Onlara uzaktan baksam da bu ortamda onlarla bir arada bulunmak çok hoşuma gitti.

 

Geç saatlerde otobüsün bulunduğu yere döndüğümüzde, otobüste bazı koltukların boş olduğunu gördük. Parası olan arkadaşlar yine otelleri tercih etmişlerdi. Bizler kendi uyku tulumlarımızı otobüsün yanındaki kaldırımda yerlere serip, uzunca bir süre sohbet ettik.

Geçen seneki gibi bir tedirginlik yaşamıyorum, artık hiç korkmadan dışarıda yatabiliyorum. Burada zaten kimsenin kimseyle ilgilendiği yok.

 

Pazartesi günü dernek başkanı, otobüs şoförü ve iyi Fransızca bilen Ermiya hep birlikte mahkemeye gittiler. Mahkemenin ne zaman yapılacağı bilinmiyor, bu nedenle otobüse arada sırada gelip bakmamız istendi. Dükkânlar açıldığı için alışveriş yapmak isteyenler hiç vakit geçirmeden yollara koyuldular. Benim burada alacak bir şeyim yok, o nedenle sadece vitrinlere baktım, bazen de büyük marketlerin içerisini dolaştım.

 

Saat üç gibi mahkemeye gidenler otobüsün oraya geri döndüler. Mahkeme devam edecekmiş, ama bizim yola devam etmemizde bir sakınca görülmemiş. Polis raporlarına göre kazaya karışan Alman sürücü hatalı görünüyormuş.

 

Şehre dağılan grubun otobüse dönmesi saat yediyi buldu, hareket edilerek tekrar yola çıkıldı. Otobüsün kırılan farı tamir edilemedi ama yeni lambaları takıldı. Ezilen ön kapının açılıp kapanmasında da bir problem yok.

İtalya’nın Trieste şehrinde alışverişten sonra İstanbul’a ayın yirmi dördünde ulaşabildik. Malaga’dan attığım kart da evdekilerin eline daha dün geçmiş.

~/~

Yaşanan o kadar hengâmeden sonra sakin geçen günler beni kendime getirdi. Yaklaşık bir aydır görüşemediğimiz gruptaki arkadaşlarla daha fazla zaman geçiriyorum. Denize girmek için Cevizli Askeri Kampı’na gitmeye başladık. Banliyö trenine binip Cevizlide iniyoruz. Oradan önce böğürtlenlerle kaplı tren yolunun kenarından, sonrada ara sokaklardan kampa yürüyoruz. Oraya ayaklarımızda bolca diken çizikleri ile ulaşıyoruz.

 

Bizimkilerin kampa giriş kartları yok, ben buraya gelirken evdekilerin bütün sağlık karnelerini yanımda getiriyorum. Kapıda görevli olan askerler bizleri idare edip içeriye alıyorlar. Hepimiz de düzgün yüzlü, temiz çocuklarız hem de kızlı erkekli bir grubuz.

Ayaklarımızdaki çiziklerle denize girince, tuzlu su canımızı yakmıyor değil ama çok eğleniyoruz. Bütün gün iskelede, tramplende, sığ denizde çocuklar gibi eğleniyoruz. Dönüş yolunda bazen yolumuza çıkan ağaçlardan erik ve şeftalilerden koparmadan duramıyoruz. Bazen de kampın içindeki iskeleden ve kayalardan üşenmeden midyeler toplayıp eve getiriyoruz. Midye kızartma işinde usta olduğumu biliyorum, ertesi gün bize gelen grupla bol midye ve bira muhabbeti çok keyifli oluyor.

Reklamlar

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s