Dünyaya Açılmak-III

Çocukluğumdan beri taşıtların bazıları ilgimi çok çekmiştir. Karatrenler, şehir hatları vapurları ve otobüsler favorilerimdir. Şehir hatları vapurlarını, onların tiplerini ve isimlerini neredeyse ezbere bilirdim. Uzaktan bile görsem o tip gemiler hemen gözümün önünde listelenirdi, sadece hangisi olduğunu merak ederdim.

Otobüs konusu da öyleydi, ben bir yere giderken valizimi bagaja teslim edince önce otobüsün çevresinde dolanıp onu incelerdim. Sapık değildim ama motor sesinden o otobüsün tipini hemen anlardım, kaporta değişikliklerini ise kesinlikle yemezdim. Zamanla otobüs sevgisinin en güzelinin de onları uzaktan sevmek olduğunu anladım. Yani onunla fazla haşır neşir olmadan ve içinde çok fazla zaman geçirmeden. Hikayenin bundan sonraki bölümlerini okurken, bu sözlerimi hatırlayın olur mu!

APOLLOIZMIR_FUARI_1972

III

Otobüsümüz gümrüğün park alanında, uygun bir yere çekildi. Dernek başkanı ve şoförler orada buldukları bir taksiyle, vize alınabilecek en yakın konsolosluğun bulunduğu Edirne’ye doğru yola çıktılar. Bizler de onlar gelene kadar otobüste ve dışarılarda kıvrılıp uyuduk.

Perşembe günü öğlene doğru Edirne’den dönenleri karşımızda görünce, heyecanla hareketlendik. Söylenenlere göre, Edirne’de ki Yunan Konsolosluğu açılır açılmaz, bizim şoförlerin vize işi halledilmiş.

Hepimiz büyük bir sevinç içerisinde, herhangi bir söze bile gerek kalmadan otobüse yerleştik. Şoför otobüsü çalıştırmak için marşa bastığında, büyük bir sürprizle karşılaştık. Bizim otobüs çalışmıyor. Pes artık yahu!

Bu da mı başımıza gelecekti?

Önden dernek başkanı duyulacak bir şekilde bağırdı.

“Erkekler aşağıya otobüsün arkasına.”

Bu sözlerle hep birlikte dışarıya çıkıp, çevremizde bulunan insanların şaşkın bakışları arasında koca otobüsü itmeye başladık. Hep birlikte biraz iteleyince otobüs de çalıştı. Bizler de bu kocaman otobüsü bir hafta boyunca her sefer iteceğimizi bilemeden, sevinçle yerlerimize geçip oturduk.

Gündüz gözüyle yine uzun köprüyü geçip, Yunanistan sınır kapısına ulaştık. Pasaport ve evraklarla gümrüğe gidildiğinde, bu sefer içimizden dua ederek, soluklarımızı tutup bekledik.

Çok geçmeden, dernek başkanı elinde herkesin dolduracağı belgelerle otobüse geri döndü. Onların nasıl doldurulacağını anlattıktan sonra, küçük kartondan formları bizlere dağıttı. Elde bulunan mevcut kalemler elden ele dolaştırıldı, hepimiz sırayla kendi karton formumuzu doldurduk. Formların yazılması tamamlanınca, bunlar sırayla kontrol edildi ve pasaporttaki sıraya göre bir araya getirildi. Her şeyin tamam olduğundan emin olununca, dernek başkanı onları alıp belgelerle birlikte tekrar içeriye gitti.

Camdan merakla dışarıya bakarken, aşağıda açılan bagajlara bakan birilerini fark ettik. Bizim otobüsün şoförünün yılların tecrübesi ve alışkanlığıyla, onlara gülerek açıklamalarda bulunduğunu gördük. Valizlerin açılıp kontrol edilmesini beklerken, bagajların şoförler tarafından kapatıldığını gördük.

 

Biraz sonra dernek başkanıyla birlikte ön kapıdan içeriye, sert görünüşlü iki tane gümrük memuru girdi. Öndeki memur koridorun en başından başlayarak elinde bulunan pasaport dosyasından bizleri sırasıyla işaretledi. Arkadan gelen gümrük memuru da gözüne çarpan şeyleri açıp, içlerine gelişigüzel göz attı.  Onların işlerini bitirip arka kapıdan aşağıya inmesinden on dakika sonra, otobüsün açık olan bagajları da gürültüyle kapatıldı. Gideceğiz diye sevinirken, yine önden aynı ses duyuldu,

“Beyler aşağıya otobüsün arkasına.”

Gümrük kapısında gerekli geçiş izinleri alınınca ve otobüste çalışınca hemen yola koyulduk. Dışarıya bakarken sanki daha önce hayal ettiğim bir şeylerle karşılaşmaya çalışıyormuşum gibi hissediyordum. Kim bilir nasıl bir şeyler düşündüysem?

Herhalde başka bir dünya görmeyi umuyordum, belki farklı insanlar belki de daha önce görmediğim farklı görüntüler.

Dikkatimi ilk önce yol kenarlarında bulunan, üzerlerinde haç bulunan küçük yapılar çekti. Belki adak veya hatırlama yerleriydi ama eminim ibadet yerleri değillerdi. Yoldan otobüsle hızlı bir şekilde geçerken ne olduklarını da tam olarak anlayamadım.

Yollarda ilerledikçe farklı bir ülkede değil de sanki bizim memlekette yol alıyormuşuz hissine kapıldım. Gördüğüm insanlar, yapılar, ekin tarlaları yani her şey birbirine benziyor. Çok geçmeden Alexandroupolis kentine, yani bizim bildiğimiz şekilde Dedeağaç’a ulaştık. Deniz kenarındaki bu güzel kasabada hiç durmadan yolumuza devam ettik. Daha sonra Komotini kentinde yani Gümülcine’de şehrin ana caddesi üzerinde bir yerde durduk. Yarım saat ihtiyaç ve dinlenme molası olduğu söylenince, hep birlikte merakla aşağıya indik.

Caddede yürürken sanki Türkiye’de gibiydik. Yüzyıllardır birlikte iç içe yaşamış insanların, birbirlerinden farklı olmalarını beklemek, belki de en büyük saflık olurdu. Yaşam tarzımız ve kültürümüz, dinlerimizi dışında çok değişik değildi.

Türkçe konuşmamız insanları rahatsız etmedi, bilakis orada yaşayan Türkler de gelip bizimle konuştular. Meğer Gümülcine Yunanistan’da Türk nüfusun en yoğun olduğu yermiş. Onların bizlere nezaketle ikram ettikleri soğuk içecekleri de teşekkür ederek içtik.

İterek çalıştırdığımız başımızın belası olan otobüsümüz, çok geçmeden Xanthi yani İskeçe kasabasını geçerek Kavala şehrine ulaştı. Yamaçlara yapılmış küçük beyaz boyalı evleri ve deniziyle çok güzel görünüyordu. İnsanın hakikaten orada yaşayası gelirdi.

kavala4Kavala

Ağustos ayının sonu gelmesine rağmen hava oldukça sıcaktı. Otobüsümüzün tavan havalandırmaları ve bütün üst camları sonuna kadar açıktı, ama içeride sıcak bir hava dalgası esiyordu. Güneş alan kısımda ki perdeler güya kapatılmıştı, ama esen rüzgârla bunların hepsi havalarda uçuşuyordu.

Selanik-Yunanistan_rdgqdkSelanik

Thessaloniki yani Selanik hepimiz için çok önemliydi. Kendimizi bildik bileli Atatürk ve Selanik kavramları beynimize kazınmıştı. Doğal olarak heyecanla etrafı seyretmeye başladık. Şehrin içinden geçerken büyük bir sanayi kentiyle karşılaşmak, bende nedense biraz hayal kırıklığı yarattı. Atatürk’ün evini gezmeye zaman ayıramadan yolumuza devam ettik.

Programımızın oldukça gerisinde kalmıştık. Otobüs şoförlerinin Yunanistan geçiş vizelerinin olmaması, gideceğimiz yerdeki programı da bozmuştu. Bizim bu gece aslında ilk gösterimize çıkmamız gerekiyordu, ancak daha hâlâ yollardaydık.

Hava kararırken Gevgelija sınır kapısından Yugoslavya’ya giriş yaptık. Gece saat on gibi Gostivar kasabasına ulaştık. Gostivar, Üsküp şehrine çok yakın olan bir kış sporları merkeziymiş. Yani dün gece altı yedi saat kaybetmemiş olsaydık, programımız belli ki hiçbir şekilde aksamayacakmış. Bizi karşılayan kişiler grubu doğruca konaklayacağımız yere götürdüler. Kalacağımız yer bir dağ oteliymiş, odalar küçük ve içlerinde de ranzalar var. Bizler tabii grup olarak birlikte bir odaya yerleştik.

gosti.jpg

Ertesi gün otelde yaptığımız güzel kahvaltı sonrası, çevrede yer alan kayak merkezine götürüldük. Mavrovo Kayak Merkezi yaz aylarında doğal olarak boş. Oradaki tek kişilik teleski ile bizler de en yukarıya kadar çıkarıldık. Orada resimler çektirip zaman geçirdikten sonra, dönüşte yolumuz üzerinde olan Jovan Bigorski manastırına götürüldük. Orada bize gösterilen tahta oymacılığı gerçekten çok güzeldi.

 

Akşamüstü Gostivar’da serbest saatimizde etrafı dolaşıp, evlerimize kartlar yazıp gönderdik. Akşam gösterisi Tetova isimli bir şehirde, büyük ve modern bir gösteri merkezinde yapıldı. Burası şimdiye kadar gösteri yaptığımız, en büyük ve en modern sahneydi. Bizler yine dört ekipte sahne alıp, keyifle oynadık.

TetovaTetova

Gösteriden çıkarken aklımdaki tek şey, bu yorgunlukla bu koca otobüsü nasıl iteceğimizdi. Maalesef korkularım yersiz çıktı, otobüsümüz çıkışta çalışır halde bizleri bekliyordu. Buraya geldiğimizden beri otobüs şoförlerimiz Allah için bir konuda çok hassas davrandılar. Otobüsü eğer varsa eğimli bir yerde park etmeye özen gösterdiler. Yokuş aşağıya otobüsü kaydırıp çalıştırarak bizleri bu utançtan ve yükten de bir süreliğine de olsa kurtardılar.

yug2.jpg

Akşam yapılan gösteriden sonra Cumartesi günü sabahı yorgunlukla ve dışarıdaki serinliği hissederek uyandık. Soğuk hava sanki insanı derinden ısırıyor!

Şimdi burada dağ otelinde sadece bizler varız ve sessizlik bize eşlik ediyor. Temiz hava ve çam kokuları arasında ciğerlerimiz sanki gerçek cenneti yaşıyor. Buraları kışın kim bilir nasıl canlı, hareketli ve kalabalık oluyordur!

Bir iki ay sonra bizim şimdi bulunduğumuz yerde, belki de kayakçılar kendi aralarında günün kayış programını yapıyor olacaklardır. Bizim bundan sonra kendi programımız da belli: Buradaki gösteri programı bittiği için, yola çıkıp doğruca İtalya’nın Trieste şehrine alışverişe gideceğiz

Kahvaltımızı yaptıktan sonra bavullarımızı hazırlayıp onları otobüse yerleştirdik. Doğal olarak en önemli işimiz de tekrar başladı.

“Beyler otobüsün arkasına!” sözleriyle tekrar yaşlı otobüsümüzü itmeye başladık. Geceleri hava soğuk olunca, maalesef motor hemen ateşleme yapmıyor.

ÜsküpÜsküp

Öğlende vardığımız Üsküp şehrinde akşamüstü beşe kadar serbest dolaşma molası denince, bizler de etrafı görmek için toparlanıp otobüsten indik. O arada Orhan’dan şoförler ile dernek başkanı arasında, sert pazarlıkların yaşandığını duyduk. Belli ki bizim İtalya seyahati gezi programına sonradan eklenmiş.

Durumdan da anlaşılacağı üzere, şoförler fazladan para almadan, Yugoslavya’yı baştanbaşa geçip İtalya’ya kadar gitmek istemiyorlar. Zaten böyle bir problem de ortaya çıkmamış olsaydı, şaşar kalırdım. Seyahatin daha en başından beri çeşitli zorluklarla boğuşup duruyoruz, ama namussuzlar bir türlü de bitmek bilmiyorlar. Bakalım neler olacak diye endişeyle beklerken, o arada Üsküp de dolaşıp etrafı gezdik ve ufak tefek hediyeler aldık. Bir lokma olan paramı özenle İtalya için saklıyorum.

Belirlenen saate yakın bir zamanda, hep birlikte otobüsün bulunduğu yere geldik. Bizi bırakıp bir yere gidemezler biliyorum ama ben kendimi bildim bileli biraz telaşlı bir tipimdir. Gördüğümüz kadarıyla otobüste sadece bizim şoförler ile dernek başkanı yok.

Biz otobüsün etrafında beklerken, gizli ve derinden sürdürülen pazarlıklar, bilmediğimiz bir yerlerde akşam saatlerine kadar sürdü. Sonunda aralarında anlaşma sağlanmış olmalı ki, saat altı buçuk gibi tekrar İtalya’ya doğru yola koyulduk. Yani buradan İtalya’ya gitmeden ve alışveriş yapamadan İstanbul’a geri dönseydik, yemin ediyorum bizim mahallelinin dilinden sittinsene kurtulamazdık.

Gece Yugoslavya’nın Niş şehrine vardığımızda, otobüs bir benzincide beklemeye başladı. Buradan Bulgaristan’a dönüp İstanbul’a geri mi dönüyoruz diye içimden endişelenirken, aradığım sorunun cevabını çok geçmeden etrafımdakilerden öğrendim. Şoförlerimizden biri burada bulunan evine gidip, bir şeyler alıp gelecekmiş. Adamlar sürekli olarak Avrupa’ya çalıştıkları için, buraları bizim memleketten çok daha iyi biliyorlar. Doğal olarak burada da başka bir yaşamları ve evleri var. Acaba bizim şoförün memlekette bulunan ailesi bu durumu ne kadar biliyor?

İşte orası da meçhul!

Neyse ne, bu durum aslında beni hiç de ilgilendirmiyor.

Çok geçmeden tekrar yola koyulup, yurt dışında çalışan Türk işçilerinin arabalarıyla yurda gidiş gelişlerinde çok kaza yaptıkları Belgrat yoluna çıktık. Gece yarısı Belgrat’tan geçerken uyanıktım, ışıklar içindeki şehri penceremden izlemeye çalıştım.

Bütün gece yol alan otobüsümüz, sabah olduğunda Zagreb de bir benzincide mola verdi. Bagajdan hemen küçük tüp çıkartılıp yakıldı ve büyük çaydanlık suyla doldurulup üzerine konuldu. Çay ve sandviçler bu işle ilgilenen arkadaşlar tarafından hazırlanırken, bizler de tuvalette yüzümüzü yıkayıp uyanmaya çalıştık. Sabahları hava burada da oldukça serin.

Tuvaletten dışarıya çıktığımızda, Erkut’un orada bulunan motosikletli yabancı kişilerle sohbet ettiğini gördük. Benim ancak rüyalarımda görebileceğim, şimdiye kadar Türkiye’de hiç görmediğim o motosikletleri daha yakından görebilmek için, bizimkilerle birlikte onların yanına gittim. Kadınlı erkekli motorcuların hepsi de üzerlerine, onları yolda giderken rüzgârdan koruyacak, güzel ve şık siyah deri kıyafetler giymişler.

Bizler de ayağımızda tokyolar, gömleklerin düğmeleri açık ve paçalar sıvalı bağrı yanık bir vaziyetteyiz. Ancak dün otelde duş aldığımız için henüz kirli değiliz ve en önemlisi de çok fazla ter kokmuyoruz. Yine de onlarla birlikte o güzel motosikletlerinin önünde resimler çektirmeyi ihmal etmedik.

Hiç alamayacağımızı düşündüğümüz bu güzel motosikletlerin yanından gönülsüz bir şekilde ayrılıp, kendi eski Magiruz marka otobüsümüzün yanına döndük. Otobüsteki çantalarımızdan plastik bardaklarımızı aldık ve çay alma kuyruğuna girdik. Oturduğumuz bir taşın üzerinde, sandviçlerimizi sıcak çayımızla birlikte yerken neşemiz yerindeydi. Endişelerimiz sona ermiş ve en önemlisi de İtalya’ya çok yakınlaşmıştık.

~/~

Öğlene doğru Lyublyana şehrinin içinden geçtik. Otobüsün camından keyifle ve merakla dışarıyı seyrettim. Yanımızdan geçen tramvaylar, yollarda koşturmadan yürüyen insanların sakinliği, etrafta bulunan üç dört katlı eski sütunlu yapılar çok hoşuma gitti. Bir yandan da içim burkuldu, çünkü böyle yapıların çıkış yeri olan Anadolu’da şu an yaşayanlar bu mimari şeklini hiçbir şekilde benimsemiyorlar. Karadenizli müteahhitlerin kafalarına göre yaptığı, kutu benzeri şekilsiz ve özensiz evlere mecbur bırakılıyorlar.

lyublyana4Lyublyana

Çok geçmeden ulaştığımız İtalya sınırında herhangi bir zorlukla karşılaşmadık. Gümrükten kolayca geçip saat dört gibi Trieste şehrine ulaştık. Venedik şehri de buraya bir iki saat uzaklıktaymış. Otobüsümüz, burasını daha önceden geldikleri için iyi bilen şoförler tarafından, doğruca limanın orada yer alan bir otoparka götürüldü. Salı günü öğlene kadar burada kalacağımız söylenince, gruplar halinde ikişer üçerli şehre dağılmaya başladık.

trieste-1680x1050Trieste

Trieste, İstanbul ile kıyaslanmayacak kadar küçük ve derli toplu bir şehir. Pazar günü olduğu için bazı restaurantlar ve kafeler dışında, alışveriş yapılabilecek bütün dükkânlar kapalı. Trieste bu gün bir hayalet bir şehir görünümünde, sanki insanlar şehri terk edip gitmişler. Akşama kadar boş caddelerde ve sokak aralarında dolaşıp, etrafı keşfetmekle zamanımızı geçirdik. Mümkün olduğunca resimler çektirmeye çalıştık. O gün Trieste sokaklarında nasıl dikkatli bir şekilde gezdiysem, daha sonraki gelişlerimde her yeri sanki hep burada yaşıyormuş gibi elimle koymuş gibi buldum. Tahammül edemediğim ve hemen panik olup sinirlendiğim yol kaybetme konusunda, burada hiçbir sorun yaşamadım.

piazza-dell-unita-d-italia-trieste-itlayTrieste

Etrafıma bakıyorum da İstanbul gibi büyük şehirde yollar, yapılar, sokaklar her gün değişirken, Avrupa şehirlerinde bu değişim çok az yaşanıyor.

İstanbul’da gözümüzün içine giren çirkin yapılaşma ve gecekondular, belli ki buralarını çoktan terk etmişler. Her yer bakımlı ve temiz. Buralarda eskiye ve tarihe, yeşile verilen değerler o kadar hoşuma gidiyor ki!

Akşam otobüse döndüğümüzde, bazılarının olmadığını gördük. Yanında yeterince parası olanlar, haklı olarak uygun buldukları otellerde kalmayı seçmişlerdi. Böyle bir şeyi kim istemez ki?

Yani otobüsten sonra bir otel odasında özel banyo ve tuvaleti kullanmak, rahat ve temiz bir yatakta uyumak, dışarıda sıcak yemekler yemek ve içmek kötü bir şey olabilir mi?

Trst,_Ponterosso.3Trieste

Bizler açık havada züğürtlere ayrılmış olan Magiruz Palas da, parlak yıldızların altında yine konserve lahana dolmalarımızı açıp, üzerine limonumuzu sıkıp yemeğimizi yedik. Civardaki kafelere ve barlara gidecek paramız olmadığı için, geç saate kadar otobüsün orada sohbet edip sonra da kıvrılıp uyuduk. Dışarıda battaniyelerin üzerinde uyumayı seçenlerin aksine, ben cebimdeki üç kuruşumu çaldırırım korkusuyla, havasız ve sıcak olan otobüsün içerisine girip uyumayı seçtim.

Ertesi sabah yolun karşısında bulunan bir kafenin tuvaletlerini kullanırken, oradaki nefis kahve kokularıyla kendimize gelmeye çalıştık. Burada bütün dükkânlar tam olarak saat sekizde açılıyormuş ve saat on ikide de öğlen tatili için kapanıyormuş. Dört saat moladan sonra akşamüstü yine dükkânlar saat dörtte açılıp sekizde de tamamen kapanıyormuş. Her yer ne bir dakika önce ne de bir dakika sonra, yani tam zamanında açılıp kapanıyormuş. Bunu gerçekten bizler de yaşayıp iyi gözlemledik.

Kafenin yanında bulunan tabelasında Export-İmport yazan dükkâna açıldığında herkes gibi ben de girdim. Şoförler daha önce de söylediğim gibi, buraya defalarca gelip alışveriş yaptıkları için, Trieste’yi çok iyi biliyorlar. Bizleri de doğrudan bu dükkâna getirmişler. Dükkân sahibi burada yaşayan genç bir Türk, bankaya gitmek yerine elimizdeki Alman marklarını burada el altından bozdurup İtalyan Lireti aldık. İki üç tane kâğıt paradan sonra, elime aldığım bir tomar para bende sanki zenginmişim hissi doğuruverdi.

Konu alışveriş olunca, herkes hiç kimseyi beklemeden hemen dağılıverdi. Benim zaten elimde sınırlı miktarda para olduğu için, önce açılan dükkânlara göz atıp almayı düşündüğüm şeylerin fiyatlarına dikkatle baktım. Daha sonra da elimdeki paraya göre evdekilere bir şeyler almaya çalıştım. Kendime de marka olmayan, oldukça ucuz bir İtalyan kot pantolonu aldım. Ayrıca kendime bir güzellik yapıp, öğlende tren istasyonunda bulunan bir yerde bir tabak makarna yedim.

Yapılan onca alışveriş ve pazarlıktan sonra, akşamüstü otobüsün orada dükkânı olan Türk çocukla bizlerin arasında bir samimiyet oluştu. Aramızdaki en sosyal kişi olan Erkut, doğal olarak burada ki gençlerin gittiği yerlere gidip onlarla aynı ortamda bulunmak istiyor. Burasını iyi bilen çocuklara da hiç beklemeden sordu.

“Burada sizler akşamları neler yapıyorsunuz?”

O da bize gençlerin eğlence tarzlarını ve rağbet ettiği yerleri anlattı. Erkut oralarını görmeye çok istekli olunca da misafirperverlik yapmak istedi.

“Sizce de uygunsa, ben sizi akşam yemekten sonra gelip buradan alırım. Biraz dolaşır ve gençlerin toplandığı yerlere gideriz.”

Benim cebimde fazla bir para kalmadığı için, bu teklifi çok fazla üzerime alınmadım. Yani gideceğimiz yerlere bedava girecek, bedava içecek değiliz ya. Daha bugün tanıştığımız bir çocuğun, bizlere bir şeyler ısmarlamasını da hem istemiyorum hem de beklemiyorum.

Akşam otobüsün yanında konservelerimizi yedikten sonra, eğlenceye gidecek olan arkadaşlar kendilerine çeki düzen vermeye çalıştılar. Temiz kalmış kıyafetlerinden giyip, saçlarını başlarını düzelttiler ve daha sonrada kafenin oraya gittiler. Ben de onlar eğlenceye gidene kadar yanlarında kalmak üzere bizimkilerin yanına gittim.

Çok geçmeden kimsenin gelmesini ummadığı dükkân sahibi olan çocuk, siyah bir arabayla çıkageldi. Araba gördüğüm kadarıyla yeni bir Alfa Romeo.

Aramızda göründüğü kadarıyla eğlenceye gitmeye hevesli olan tek kişi de Erkut. Çocuk da durumumuzu anlamış olacak ki,

“Hadi gelin arabayla biraz dolaşalım. Erkut’u istediği bir yerde bırakırız, sizleri de sonra buraya geri getiririm.”

Bu sözlerle birkaç kişi arabaya bindik. Temiz ve güçlü çalan bir müzik eşliğinde, Trieste sokaklarında yol almaya başladık. Bilmediğimiz başka caddelerden geçip, kalabalık bir diskoteğin önüne geldik. İçeride yüksek sesler çalınan İtalyanca şarkılar, net bir şekilde dışarıdan da duyuluyor.

Günün modasına uygun bir şekilde temiz ve şık giyinmiş gençleri görünce arabadan hiç inmek istemedim, ama yine de herkesle birlikte hareket ederek dışarıya çıktım. Çevremizdeki insanlar buram buram parfüm kokuyorlar, bizlerse sadece biraz ter. Mini etekli güzel genç kızlar, yakışıklı delikanlılar her tarafta. Ben tıraşsız ve hırpani halimle kendimi buraya pek yakıştıramadım. Allahtan bu karanlıkta ve kalabalıkta kimse kimseyle fazla ilgilenmiyor. Bir kenarda ortamdan uzak durmaya çalışan bizler, kendimizi onların arasında böylece fazla rahatsız olmadık.

Orada rastladığı arkadaşlarıyla konuştuktan sonra yanımıza gelen bizim Türk çocuk, burada kendimizi rahat hissetmediğimizi hemen anlayıp sordu.

“Hadi gidelim mi?”

Bu soruyla hareketlenip sevinçle arabaya bindim. Kirli ve bakımsız görünüşümüzle buraya ait olmadığımız çok açık ve net. Ayrıca burada biraz daha uzun kalsak, kendimizi iyice huzursuz hissedeceğimizde belli. Erkut’u orada bırakarak otobüsün oraya geriye döndük.

Salı günü öğlende dükkânlar kapanıp herkes alışverişten döndüğünde, valizler zor bela bagajlara yerleştirildi. Etraflarından sipariş alarak alışveriş için gelenlerin bazıları, valizlerinin içinden ikinci valizlerini de ortaya çıkarmışlardı. Bol parası olan bazıları da yeni valizler alarak bu problemlerini çözmüşlerdi. Şoförler de hatırı sayılacak kadar çok alışveriş yapmışlar, onlar zaten işin ticaretindeler. Benim kendi adıma böyle bir sorunum yok, az para ve tek valiz.

Yugoslavya’ya girdiğimizde yolda kuvvetli bir yağmura yakalandık. Silifke ekip başı olan Yalçın ağabey, bizim eski otobüsün tavanından akan suya yeni aldığı şemsiyesini açarak çözüm bulunca hepimiz çok güldük.

Çarşamba günü öğlen gibi İpsala’daki Yunan sınırından yurda giriş yaptık. Akşama doğru yorgun bir şekilde mahalleye geldiğimizde, bizler sanki kaybolan saygınlığımızı yeniden kazanmış gibiydik.

Evden içeriye girdiğimde annemin boynuna sevinçle sarıldım. Ondan şimdiye kadar bu kadar uzun bir süre ayrı kalmamıştım. İster anan kuzusu isterseniz başka bir şey deyin ama kendimi bildim bileli ona karşı nedense başka bir yakınlığım vardır.

Birkaç saniye sonra onun kibar sesini duydum.

“Oğlum, istersen önce bir banyoya gir. Bugün şansına suyumuz da akıyor.”

Ne kadar çok kokmuşsam, bu durumdan annem bile çok rahatsız oldu.

Bu gün Çarşamba, en son Cuma akşamı Tetova’da ki gösteriden sonra otelde banyo yapmıştık. Arada geçen sürenin çoğu da hamam gibi sıcak olan otobüsümüzün içinde geçti. Ayrıca koca otobüsü bir hafta boyunca itmeye çalışmak da bizleri oldukça yorup terletti. Verilen molalarda elimizi, ayaklarımızı, yüzümüzü, saçlarımızı ve koltuk altlarımızı yıkamak bizim kokmamızı maalesef engellemedi

Temiz pak kokmaya başlayınca, valizimi açıp onlara getirdiğim hediyelerini verdim. “Oğlum zaten üç kuruş parayla gittin, bir de bizleri mi düşündün?” diye sitem eden annem beni düşünüyor biliyorum, ama benim de başka türlü davranmam imkânsızdı. Hazır valiz açılmışken o arada birikmiş olan kirlilerimi de annem aldı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s