Hayat Günlüğü-2

  1. Bölüm

Saliha Hanım, televizyonda devam eden diziyi heyecan içinde seyrederken, diğer yandan da kızgın bir şekilde söyleniyordu.

“Kızım görmüyor musun? Oğlan sana deli gibi âşık, sense gidip diğer kibarcığın peşine takılmışsın. Aç gözünü biraz aç!”

Kucağındaki bulmacadan başını kaldırdı, yanındaki koltukta oturan karısına yakını gören gözlüklerinin üzerinden dikkatle baktıktan sonra sordu.

“Saliha iyi misin? Dizideki kişilerle kavga ettiğinin farkında mısın?”

Gözlerini televizyondan ayırmadan cevap verdi.

“Sus Cengiz, en heyecanlı yerindeyim.”

Bu sözler üzerine tekrar önündeki bulmacaya döndü.

‘Kaşınma Cengiz!’ diye içinden kendi kendine konuştu.

Karısının huyunu gayet iyi bilirdi.

 

Reklamlar başladığında başını çevirip gecikmiş tepkisini hemen gösterdi.

“Cengiz, ben sana bir şey seyrederken karışıyor muyum? Beni dinleyip takip edeceğine, önündeki bulmacanı çözmeye çalışsana.”

“Ben de onu yapmaya çalışıyorum ama arada dikkatimi dağıtıyorsun.”

“Konuşana bakar mısın? Gören duyan da bulmaca ustasısın zanneder. Bütün hepsini yarım yamalak bırakıyorsun, arkanı toplamak da bana kalıyor.”

Hiç düşünmeden şikâyette bulundu.

“Daha sonra çözerim diye bıraktıklarımı senden kurtaramıyorum ki.”

“Sevsinler, kurtaramıyormuş!” diyerek konuyu başka bir yöne çevirdi. “Sinem trafikten kaçmak için dokuz gibi yola çıkacağını söyledi. Eğer yola çıktıysa, buraya kaçta varır?”

Bu soruyla kolundaki saate baktı.

“Aslında gelmesi lazımdı, dur ben onu bir arayayım.”

 

Yanında duran telefona uzandı. Numarayı çevirdikten sonra telefonun çaldığını işitti.

Başını çevirip fısıldadı

“Çalıyor,”

Telefon uzun bir süre çalmasına rağmen bir türlü açılmayınca telefonu kapattı.

“Saliha, telefona cevap vermiyor.”

“Bekçi Mehmet Efendiyi arayalım, o Sinem’in yola çıkıp çıkmadığını bilir.”

Böyle deyince ayağa kalktı ve gidip telefon rehberini bulup getirdi.

 

Karıştırdığı sayfalarda aradığı numarayı bulunca hemen çevirdi.

Karşıdaki telefon açılınca, hiç beklemeden kendisini tanıttı.

“İyi akşamlar Mehmet Efendi, benim Cengiz!”

“Hayırlı akşamlar Cengiz Bey, nasılsınız? Sinem Hanım eve ulaştı galiba!”

“Hayır, henüz eve gelmedi. Bende oradan yola çıktı mı diye merak edip aradım.”

“Sinem Hanımın arabasının aküsü bitmiş, taksi bulamayınca yola çıkıp oradan geçen bir otobüse binmek istedi,” diyerek durumu anlatmaya başladı. “Ben de onu yola kadar çıkardım ama burada birkaç gündür akşamları sisten göz gözü görmüyor”

“Peki, yolda onunla bekleyip, onu otobüse bindirdin mi?”

“Hayır, kendisi beni orada bekletmeden geriye gönderdi.”

“Pes yani Mehmet Efendi! Böyle nasıl dalgaya düştün?”

“Sormayın ben de kendime deminden beri kızıp duruyorum.”

“Neyse, Sinemin telefonu şu an cevap vermiyor, eğer oraya tekrar geri dönerse bizi sakın aramayı unutma.”

“Merak etmeyin hemen ararım.”

“Hadi iyi akşamlar.”

“Size de, Saliha Yengeye de selam ve hürmetler ederim.”

 

Telefonu kapatınca sinirle konuşmaya başladı.

“Sinem’in arabasının aküsü boşalmış, duraktan da taksi bulamayınca Mehmet Efendi onu ana yola kadar çıkarmış.”

“Oradan geçen otobüslere binmeye mi çalışacakmış?”

“Evet, düşündüğün gibi ama orada birkaç akşamdır sisten göz gözü görmüyormuş.”

“Ne diyorsun? Yoksa Mehmet Efendi onu otobüse bindirmeden yolda kız başına bırakıp geriye mi dönmüş?”

“Evet, aynen öyle olmuş! O da kendine şimdi kızıp duruyormuş ama hikâye.”

Canı sıkılmış bir ifadeyle söylendi.

“Hay Allah bu kız beni deli edecek. Yapılacak iş mi bu yani?”

“Tamam, merak etme. Belki otobüstedir ve telefonla da arayamıyordur.”

“Cengiz, senin dünyadan haberin yok. O eskidendi, artık otobüslerde telefonla konuşuluyor.”

İşittiklerinden hoşlanmamış gibi yüzünü buruşturdu.

“Anlaşıldı, ben söylediğin gibi biraz eskilerde kalmışım. Neyse, biraz daha bekler Sinem’i tekrar ararız.”

~/~

Sinem, yıllardır çalıştığı reklam şirketinde, piyasaya yeni çıkacak olan bir tuvalet kâğıdının reklam projesi üzerinde neredeyse on beş gündür çalışıyordu. Ürünü nihai tüketicilere doğru bir şekilde tanıtacak ve pazarda satışları arttırıp, mevcut pazar payını yükseltecek fikirler henüz zihninde oluşmamıştı.

 

Tuvalet kâğıtlarının öne çıkarılabilecek özellikleri de üç aşağı beş yukarı hepsinde aynıydı. Suya karşı dayanaklılığı, yumuşaklığı, doğada kolayca erimesi, parfümlü oluşu, fiyat avantajı ve bilmem işte kaç katlı oluşu.

Bu çemberin içerisinde bir yerlerde öylece saplanıp kalmıştı.

Çekilecek olan reklam filminde,

“Bir yeriniz gerçekten de bayram edecek!” benzeri bir metin kullanamazdı.

“Onu bir kere kullansanız, o yumuşaklığı ve rahatı inanın hiç bırakamayacaksınız,” dese oldukça komik olacaktı.

“Bir tuvalet kâğıdının insanda yarattığı büyük huzur ve keyif!” dese o da olmayacaktı.

 

Ortaya çıkan böyle saçma sapan fikirlerle durum gerçekten pek tatlı değildi

Aklına gelen her fikir daha önce bir şekilde kullanılmıştı.

Yani geriye ne kalıyordu?

Elinde bulunan verilere göre, müşteriyi ikna edecek kalitede uygun bir çözüm üretemiyordu.

“Sinem, istersen biraz izin alıp buradan uzaklaş, böylece kendini toparlarsın. Tebdili mekânda ferahlık varmış,” diyen müdürüne ister istemez hak verdi.

Aynı ortamda gide gele bu tatsız işi çözmesi kolay olmayacaktı.

Müdürüyle ertesi günden itibaren bir haftalık izne çıkması konusunda mutabık kaldılar.

 

Masasına geldiğinde içi de oldukça rahatlamıştı, şimdilik görünen iyi çözüm yolu buydu.

İçinde bulunduğu stresli ortamdan biraz uzaklaşması gerekiyordu, düşüncelerini dağıtıp kafasını dinlemeli ve kendinle baş başa kalmalıydı.

İzin yapmasının en önemli amaçlarından birisi de, şu sıralar duraklama dönemi yaşayan yaratıcılığını törpüleyip tekrar parlatmaktı. Yeni bir heyecana ihtiyacı vardı.

Doğal olarak kendini tekrar etmekten sıkılmıştı, orijinal fikirler yaratmakta zorlanıyordu.

Reklamcılık sektöründe çalışmak, öyle göründüğü gibi pek kolay bir şey değildi.

 

Önce yer bulduğu ilk uçağa atlayıp Bodrum’a gitmeyi ve orada bir otelde kalmayı düşündü. Orada eğlence ve gırgır ortamında kafası bir parça dağılırmış gibi geldi.

‘Kızım, senin ihtiyacın olan biraz sessizlik. Bodrum da o kalabalıkta, o hengâmede aklına bir fikir gelir mi sanıyorsun?’ diye düşünerek sonra bu fikrinden vazgeçti.

 

Sahip olduğu bu bir haftalık zamanı iyi kullanmalı, yeni ve kabul görecek fikirleri ortaya çıkaracak kadar yaratıcı olmalıydı.

‘Böyle giderse yakında beni de kapı önüne koyarlar,’ diye içinden geçirirken aklına Selimpaşa’da bulunan yazlıkları geldi.

‘Neden olmasın ki, oradan daha sessiz bir yer nereden bulabilirim ki?’ diyerek hemen oraya gitme kararını verdi.

En iyi çözüm yolu, ona sanki buymuş gibi geliyordu.

 

Evde bu düşüncesini açıklayınca, ona ilk önce annesi şiddetle karşı çıktı.

“Sinem, sen deli misin? Aklını peynir ekmekle mi yedin?”

Bu tepkiye doğal olarak bozuldu.

“Hayır, neden bu kadar çok fazla tepki gösteriyorsun ki? Anne, ben çocuk muyum?”

Saliha Hanım aynı tonda sözlerine sürdürdü.

“Şu davranışlarına bakarsak ancak beş gibi gösteriyorsun! Aynı çocukluğundaki gibi tutturdun mu tam tutturuyorsun.”

“Tutturmuyorum, sadece işimi kurtarmaya çalışıyorum. Aklıma gelen en sakin yer de bana göre şimdilik sadece orası.”

Alttan alarak onu ikna etmeye çalıştı.

“Kızım, bu mevsimde hiç oraya gidilir mi? Şimdi orada sadece in cin top oynar, güneyde güzel bir otele gidip kafanı dinlesene.”

“Bunu da hiç düşünmedim mi sanıyorsun? Oralarda bir şey yapamam, sadece keyif yapar öyle kabak gibi de dönerim.”

“Bak o kalın kafan bir türlü almıyor ama sana bir kez daha söylüyorum, orada gidip hasta olacaksın. Sinem, Trakya tarafları şimdi buz gibidir.”

Söz geçiremeyince koltuğunda bulmaca çözen kocasına seslendi.

“Cengiz, sen de bir şey söylesene.”

Başını kaldırıp ikisine de sessizce öylesine baktıktan sonra bu tartışmaya taraf olamayacağını belirtmeye çalıştı.

“Saliha, ne dememi bekliyorsun? Yaşını başını almış koskocaman bir kıza, bu saatten sonra akıl verecek bir tek ben mi kaldım?”

“Sen zaten hemen işin içinden sıyrılırsın. Tamam, artık hiçbir şeye karışmıyorum. Siz baba kız ne haliniz varsa görün!” diyerek konuşmaktan vazgeçti.

 

Evdekilerin söylediği bütün sözleri kulak arkası ederek, kısa bir zaman içerisinde hazırlandı.

Ertesi gün yanına birkaç giyecek şeyini, bilgisayarını alıp arabasına atladığı gibi yola çıktı.

Annesinin yanına zorla verdiği kabak dolmaları, ona ancak bir iki gün yeterdi. Yolunun üzerinde bulunan büyük bir markete girip, hazır yiyecekler, peynir, kahve ve içecekler de aldı.

 

Selimpaşa’ya vardığında söylendiği gibi terk edilmiş gibi görünen, boş bir siteyle karşılaştı.

Kapıdaki bekçi onu karşısında görünce oldukça şaşırdı.

Büyük bir merakla sordu.

“Hayrola Sinem Hanım, sizi buralara hangi rüzgâr attı?”

Ona çok fazla açıklama yapma ihtiyacı hissetmeden basitçe cevap verdi.

“Mehmet Efendi, birkaç gün buradayım, haberin olsun,”

Yani şimdi ona yapmak istediklerinden, işinden bahsetse o da hemen anlayacak mıydı?

Lafı fazla uzatıp oyalanmadan hareket etti.

 

Evlerinin bulunduğu tarafa doğru arabasıyla giderken, etrafın tamamen boş olduğunu gördü.

Hayalet site kavramı, bu ıssız görünüme şimdi çok daha güzel uyuyordu.

Anahtarlarıyla kapıyı açıp içeriye girdiğinde, oldukça loş olan bir salonla karşılaştı. Pencerelerde bulunan panjurlar kapalı olduğu için, içeride fazla ışık yoktu.

Evin içerisi gerçekten de buz gibiydi.

Gelirken yanında getirdiği elektrik sobasını yakabilmek için, önce elektrik şalterini kaldırdı,

Evin içindeki ışıkları yaktıktan sonra, ilk işi gidip pencerelerin panjurlarının kilitlerini içten açıp, onları yukarıya doğru çekmek oldu.

 

İplerinden tutup yukarıya çektiği panjurlar açılınca, karşısına çıkan masmavi deniz ona hoş geldin deyiverdi. İnsanı ferahlatan bu görüntü her zaman hoşuna gitmişti.

Çantasındakileri yerleştirip balkonu oturacak şekilde yıkayıp temizledikten sonra, içeride bulunan plastik koltuklardan ikisini ve küçük masayı dışarıya taşıdı.

 

Sigarasını ve kahvesini yanına alıp, esen rüzgârla çabucak kurumuş olan balkona çıktı. Minderlerini koyduğu plastik koltuğa oturduğunda, karşısında duran bomboş mavi denizle baş başa kalıverdi. Bu güzelliği ve sessizliği hakikaten çok özlemişti.

Sıcak kahvesini yudumlarken, sigarasının dumanını usulca üfledi.

 

Kuş sesleri ile dalgaların sesi dışında, etrafta derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Yazın sitenin kalabalık ve gürültülü halini düşününce, burasının bir inziva yeri gibi göründüğünü fark etti. Şimdi en ufak sesler bile dikkat çekecek kadar duyulurken, yakınlardan geçen bir balıkçı motorunun sesi kulaklarında yankılandı.

 

Güneş batarken hava da hızlı bir şekilde soğuyunca, hasta olmamak için masayı ve plastik koltukları içeriye cam önüne taşıdı. Bilgisayarını çantasından çıkarıp, küçük masanın üzerine yerleştirdi, elektrik kablolarını prize takıp onu çalıştırdı. Yanına şarap kadehini ve çerezleri koyduğu kâseyi de aldı. Kaç gündür elini sürmediği tuvalet kâğıdı dosyasını bulup, üzerine tıklayarak onu açtı. Daha önce yaptıklarına göz atarken zaman da akıp geçmeye başladı.

 

Geçen birkaç gün içerisinde yeni fikirler kendisini göstermeye başlamıştı. Bunları derleyip toparladığında gözlerine inanamadı. İstanbul’da bir adım bile ileriye götüremediği çalışma, birkaç gün içerisinde kolayca ortaya çıkmıştı.

Hazırladıklarını, telefonla bilgi verdiği müdürüne internet üzerinden hemen ulaştırdı.

Bu çalışmanın müşteriye sunulabilir nitelikte olduğuna karar verilince, hiç vakit geçirmeden sunum üzerinde de çalışmaya başladı.

sis1

Akşam hava kararırken telefonu çaldı, açtığında müdürünün keyifli sesini duydu.

“Sinem, müşteriyle bugün görüştük. Yarın sabah erkenden toplanmak istiyor.”

Bu isteğe hemen karşı çıktı.

“Ne olur beni gecenin bir köründe böyle apar topar yola çıkarmayın.”

“Uzakta olsan neyse ama şuradan bir saat uzaklıktasın. Onun için bana hiç bahane üretme.”

“Öyle ama birkaç gecedir buraları yoğun bir şekilde sis basıyor, göz gözü görmüyor. Müşteriye yarın öğleden sonraya randevu verseniz olmuyor mu?”

“Ben de öyle söyledim ama sabah konusunda oldukça ısrarlı.”

“Neden? Kendisi prensip olarak öğleden sonra çalışmıyor muymuş?”

“Amma ayak sürüdün ha! Kendisi yarın bir süreliğine yurtdışına gidiyormuş ve gitmeden de yaptığımız bu çalışmaları görmek istiyormuş.”

Bu sözlerle itiraz edecek halinin kalmadığını anlayınca, durumu kabullendi.

“Ne yapalım yapacak bir şey yok. Tamam, bu gece toparlanıp yola çıkarım.”

“Sabah şirkette görüşürüz, yolun açık olsun.”

 

Evden hemen çıkması mümkün değildi. Önce dolaptaki yiyecekleri çıkarıp ısıttı ve yemeğini yedi. Bulaşıkları yıkayıp her şeyi yerli yerine kaldırdı. Buzdolabının fişini çekip, içindekileri torbalara koydu. Yukarı kata çıkıp buraya gelirken getirdiği bütün eşyalarını ve bilgisayarını toparladı. Daha sonra yanında götüreceklerini hazırlayıp bir araya koydu.

 

Panjurları aşağıya indirip, içeriden kilitledikten sonra dışarıdaki su vanasını kapatmak için çıktığında, yine soğuk ve sis ile karşılaştı. Dışarıda duran araba bile zor görünürken, bu havada yola çıkması resmen çılgınlıktı.

Arabaya buraya geldiğinden beri elini hiç sürmemişti. İşleri bitince toparladığı eşyaları arabanın bagajına yerleştirmek için arabanın uzaktan kumandasını alıp dokundu. Hiçbir tepki alamayınca defalarca bastı ama kapılar açılmıyordu. Kendi kapısını gidip anahtarla açtığında diğer kapıların açılmadığını gördü.

Direksiyona geçip, vitesi boşa aldıktan sonra taktığı anahtarı usulca çevirdi. Arabadan hiçbir ses gelmedi, tekrar anahtarı çevirdi ama herhangi bir ses duyamadı. Işıkları yakmak için düğmeyi çevirdiğinde de yanan bir şeyi görmedi.

 

Telaşla site bekçisinin telefonunu çevirip ondan yardım istedi. Birkaç dakika sonra heyecanla yanına gelen bekçi, anlıyormuş gibi arabanın ön kapağını açtırdı.

“Abla, kesinlikle akü bitmiştir. Şansına burada da senin arabaya şarj yapabileceğimiz arabalı biri yok.”

Bu sözlerle birlikte panik oldu.

“Peki, buralarda bir oto elektrikçisi var mı?”

“Hiç bilmiyorum, daha önce hiç işim düşmedi ki.”

Canı sıkkın bir şekilde tekrar sordu.

“Mehmet Efendi, benim bu gece İstanbul’a dönmem gerek, bir taksi bulabilir miyiz?”

“Bizim girişteki kulübede taksi durağının telefonu var, şimdi gider onları ararım. Ellerinde taksi varsa, hemen gönderirler,” diyerek sisin içerisinde yürüyerek uzaklaştı.

 

Yapılacak en doğru şey, buzdolabını tekrar çalıştırıp yiyeceklerin hepsini geriye koymaktı. Nasıl olsa arabasını almak için birkaç gün içerisinde buraya tekrar geri dönmesi gerekiyordu. Onları o zaman alır dolabı da o zaman kapatırdı.

En iyisi yarın şirkette kendisine gerekli olan şeyleri yanına alıp gitmekti. Diğer eşyalarını olduğu gibi burada bırakması mantıklı olacaktı. Annesi gelip duruma el koymadan da gelip ortalığı düzenlemesi ve aldığı gibi bırakması iyi olacaktı.

 

Hazır olduğunda çantası yanında oturup beklemeye başladı. O arada kapıya gelen bekçiye merakla sordu,

“Ne oldu Mehmet Efendi? Taksi durağını aradın mı? Taksi geliyor mu?”

Sorularına çaresiz bir şekilde cevap verdi.

“Ellerinde şimdi taksi yokmuş, beklerseniz ilk geleni göndereceklermiş.”

“Peki, ne kadar bekleyecekmişim?”

“Onun için bir şey söyleyemiyorlar,”

“Hay Allah şimdi olmadı. Ne yapacağız peki?

Mehmet Efendi, ona aklına gelen başka çözümü önerdi.

“İsterseniz sapağa kadar yürüyüp oradan geçen otobüslerden birine binmeye çalışın.”

Aslında en mantıklısı da buydu, ama sisin içerisinde ana yola kadar nasıl çıkacaktı?

Allahtan bekçi söze girince rahatladı.

“Abla ben seninle yola kadar gelirim, ondan sonrası kolay!” diyerek yardım teklif etti.

“Sağ ol Mehmet Efendi, bu gerçekten çok iyi olacak.”

Çantalarını dışarıya çıkarıp elektrikleri kapadı ve kapıları kilitledi.

“Araba şimdilik burada böylece kalsın, ben bir iki gün içerisinde gelip onu alırım.”

“Tamam, ben zaten buradayım. Arabaya da göz kulak olurum.”

 

Başına yün beresini taktı, çantasının askısını paltosunun üzerinden geçirdikten sonra, küçük valizini çekerek yürümeye başladı. Bekçinin elindeki fenerin ışığını takip ederek, köpek sesleri arasında çok geçmeden ana yola vardılar.

Sapağın biraz ilerisinde beklemeye başladılar.

“Mehmet Efendi, sen de benimle birlikte yol kenarında boşuna bekleme. Ben artık buradan bir otobüs bulurum. Sen istersen siteyi boş bırakma!” diyerek yola çıkarken cebine koyduğu yirmi lirayı onun eline tutuşturdu.

 

Sisin içerisinde tek başına beklerken, sol şeritten hızlı bir şekilde geçen birkaç otobüsü el sallamasına rağmen durduramadı.

Önünde kendiliğinden duran birkaç arabayı da onun gözü tutmamıştı. İnsanların konuşma tavırları ve davranışları gerçekten çok ürkütücüydü.

Kendi kendine söylenip kızdı.

“Böylesine kötü havada aklı başında olan bir kadın bu şekilde yola çıkar mı? Beni burada müşteri arayan bir orospu zannetmeleri çok normal!”

Bu ürkütücü sisin içerisinde tek başına on beş dakika daha bekledikten sonra, korkup yelkenlerini aşağıya indiriverdi!

Sapaktan yavaşça çıkan arabayı fark edince, gözünü karartıp hiç düşünmeden ona durması için elini salladı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s