Hayat Günlüğü-I

Birkaç ay önce ilk romanımı bölümler halinde yayınlamaya başlamıştım. Amacım, verdiğim emeğin çalınmadan bir yerlerde kayıtlarının olmasıydı. Şimdi yine kayıtlara geçmesi amacıyla, ikinci roman çalışmamdan birkaç bölümü burada yayınlayacağım. Şimdilik ‘Hayat günlüğü’ adını verdiğim ikinci roman çalışmam şu şekilde başlıyor.

sis51

I Bölüm

Oturduğum masanın yanındaki camı kaplayan buharı, kutudan aldığım bir kâğıt peçete ile dışarıyı görebilecek genişlikte temizledim. Aşağıya doğru yuvarlanan su damlacıklarının arasından, ellerimi iki yandan gözlerime siper edip camdan dikkatle dışarıya baktım.

İnsanın içini ürperten bir beyazlık deryası ortalığı tamamen kaplamış durumda, yoğun sisten bir adım bile ötesi seçilmiyor. Benzin istasyonunun ışıkları sahneyi aydınlatan spotlar misali yukarıdan aşağıya doğru uzanıyorlar. O ışıkların altında beyaz bulutlar rüzgârın eşliğinde dalgalar misali usulca yer değiştiriyorlar.

 

Bu sonsuz beyazlığı birkaç dakika daha izledikten sonra camdan geriye çekildim. Masada önümde duran demli çayın dumanları yükselirken gözüm içeriye takıldı. Benden başka bir müşteri yok, biraz önce bana çay getiren genç de televizyon karşısında oturmuş dikkatle bir şey seyrediyor.

Uzanıp bardağımdan bir yudum çay aldım, İçtiğim bu sıcak çay, nedense bana şimdi büyülü bir sakinleştiriciymiş gibi çok iyi geldi. Bir süredir çatık duran kaşlarımın bile normalleştiğini hissediyorum, sanki kendime geldim. Buraya adım attığımda var olan ruh halimle şimdiki arasında büyük bir fark var.

 

Düşünüyorum da biz insanlar gerçekten tuhaf yaratıklarız. Bir bardak sıcak çay bile bizleri kolayca mutlu edebiliyor. Nasıl oluyorsa hayatımıza giren güzel şeyleri çabucak benimsiyor, olumsuzlukları ise içimizden öyle kolayca söküp atamıyoruz.

Olaylara basit tarafından bakabilsek aslında ne kadar güzel olurdu!

Olay yaşanırken verilen tepkiyi beğenmeyip sonradan keşke işine girince hiç olmuyor. Bazılarımız hazır cevap dediklerimizden ama çoğumuz gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi öylece donup kalıyoruz. Yaşananları sonradan defalarca içimizde canlandırıyor ve onları her seferinde farklı senaryolarla sonuçlandırıyoruz ama gerçek sadece bir tane. İnsan her olayı o an itibarıyla yaşıyor, gerisi ise boş yani geçmiş olsun.

 

Etrafımızda bir şeyler farkına bile varamadan hep oluyor, ya birileri hayatımıza katılıyor ya da bizler birilerinin. Sonuçta ne fark ediyor?

Ömrünü dolduran her birey veya olay hayatımızdan çekilip gidiyor, ne kadar istemesek de yine kaderimize yazılmış olan gizli rotamıza dönüyoruz. O yolda doludizgin devam ederken geriye dönüş diye bir şey söz konusu bile olmuyor.

Yaşananlara elimizde olmadan çok fazla üzülüyoruz, onları kabullenmekte zorlanıyoruz ama sonuçta çark çoktan dönmüş ve biz başka bir yaşam boyutuna geçmiş oluyoruz.

 

İnsanoğlu çok güçlü bir yapıya sahip, eminim bu konuda hiçbir tereddüdüm de yok. Ancak kendi gücüne olan inancı azaldığında veya onu sorgulamaya başladığında ise işler karışıyor ve doğal olarak bocalama devrine giriliyor. Kişi eski haline geri dönmek için ilaçlardan ve başka şeylerden medet umuyor, ama o arada çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyor. İyileşmek ve normale dönmek için belirli bir zamana ihtiyaç olduğunu fark edemiyor, etse de bunu hemen kabullenemiyor. İnsan zamanın en iyi ilaç olduğunu bunu yaşamadan hiç anlamıyor.

 

Daldığım düşüncelerden bir an için sıyrılıp usulca bardağıma uzandım, demli çayımdan sıcak küçük bir yudum daha aldım. O arada yeniden dönüp elimle camın buharını temizledim ve o aradan dışarıya baktım. Beyaz kalın bulutlar benzin istasyonunun parlak ışıklarında, gizemli bir şekilde hareket eder gibi görünüyor.

Bu gördüklerimle tedirgin olduğumu fark ettim. İş artık çığırından çıkmış durumda, bir an önce yola çıkıp eve dönmem gerek.

Bu işin belli ki hiç şakası yok, burada mahsur kalmak da var.

Kalk oğlum Ali, kalk!

Hemen toparlan ve bir an önce yola koyul.

 

İşaretimle yanıma gelen genç çocuğa borcumu sordum. Öğrenince bozuk para çantamdan söylediği miktarın biraz daha fazlasını çıkarıp ona uzattım. Önümdeki bardakta kalan çayımı başıma dikip fazla beklemeden ayaklandım.

Kapıyı açıp dışarıya adım atınca havadaki ıslaklık, soğukla beraber yüzüme tokat gibi çarptı. Mübarek nasıl bir şey bu böyle!

Üzerime sanki gözle görünmeyen gizli bir yağmur yağıyor. Kalın bir bulut perdesi vücudumu yalayıp geçerken, içimde derinden bir titreme hissettim,

O arada aklıma bir an daha önce yaşanmış bir olay geldi. Kitaplarda yazılanlara göre Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’de de İngiliz Kraliyet 4 Norfolk taburu, işte böyle bir sisin içerisinde kayboluvermiş.

Anlatıldığına göre, Çanakkale savaşı sırasında Anafartalar’da Tekke ve Kavaktepe’yi ele geçirmeye çalışan İngiliz 4 Norfolk taburuna bağlı olan askerler, verilen hücum emriyle tepenin üzerinde bulunan somun biçimindeki beyaz bulutun içerine girmişler. Bu büyük bulut bir süre sonra bulunduğu yerden havalanmış ve rüzgârın aksi yönüne doğru hareketlenmiş. Bulutun uçup gitmesiyle tepenin üzeri görünmüş ama üstünde artık hiç kimseler yokmuş.

Bir albay, 16 subay ve 250 asker gözden kaybolduktan sonra, onlardan bir daha haber alan olmamış. Çok aranmalarına rağmen onları ne Türkler ne de İngilizler görmüşler. Bu sır da neredeyse yüz yıldır hâlâ çözülememiş.

Acaba ben de şimdi sisin içerisine aynı şekilde girip, arabamla beraber ortadan kaybolur muyum? Bu kayıp İngiliz taburunun askerleriyle bilinmeyen bir yerlerde karşılaşır mıyız?

Düşüncelerimin çok saçma olduğunun farkındayım ama bu esrarlı sis insanı bir şekilde etkisi altına alıyor. Olmayacak şeyleri bile aklına getiriyor. Arabaya binmeden önce tedbir olarak tuvaletin yolunu tuttum. Bu gece sis dolayısıyla bütün tuvaletler bedava, kapılarda para almak için bekleyen hiç kimse yok. Dışarıya çıkmadan önce yüzümü soğuk su ile birkaç defa yıkadım.

Gözümü dört açıp, uyanık olmam lazım!

Ufacık bir hata bile benim için üzücü sonuçlar doğurabilir.

Arabaya doğru yürürken gittikçe koyulaşan koyu beyazlık ve sessizlik her yanımı kapladı. Sessizliğin içinde yüzüme çarpan soğuk havayı hissedince buraların havasının ne kadar sert olduğunu hatırladım. Edirneli olduğum için bilirim, Trakya’nın iklimi İstanbul’unkine hiç benzemez, gecesi ile gündüzü birbirinden çok farklıdır. Gündüz sıcaktan bunalırken, gece bir de bakmışsınız titremeye başlamışsınız.

 

Üzerimdeki polar kabanı çıkarıp arabanın arka koltuğuna koyduktan sonra, titreyerek arabaya bindim. İçerisi yarım saatte ne kadar çabuk soğumuş. Motoru çalıştırıp arabanın farlarını yaktım. Radyonun düğmesine dokunduğumda, ‘Still got the blues’ şarkısı bir anda kulaklarımı dolduruverdi. Gary Moore’un bu güzel şarkısı bana bir anda ilaç gibi geldi. Bu parçanın arkasından, Randy Crawford’un ‘Almaz’ isimli parçası da çalınmaya başlarsa, ben o zaman keyifle uçarak evin yolunu bulurum.

El alışkanlığıyla sinyal vererek arabayı hareket ettirdim. Benzin istasyonunun ışık deryasından dışarıya süzülüp, yolun beyaz denizine yine balıklama daldım. Sanki bir kapı kanadı benim için aralandı ve ben oradan hiç düşünmeden içeriye girdim. Bu koskoca evrende benden başka canlı varmış gibi görünmüyor.

Boşluk hissi böyle bir şey olsa gerek!

Bekleyin beni Kraliyet 4 Norfolk taburu, yollardayım ben de yanınıza geliyorum işte!

 

İlerlediğim her dakika etrafımdaki sis daha da yoğunlaştı, bir sonsuzluk denizinde pupa yelken gidiyorum. Ortada yer yok, gök yok ve ben bulutların içinde kaybolup gitmişim. Arabanın yanan kısa farlarıyla, önümde uzanan kalın beyaz duvarı güçlükle yarıp geçmeye çalışıyorum ama yolun ortasına çizilmiş olan beyaz kalın çizgileri bile görmekte çok zorlanıyorum. Yolun iki yanında bulunan metal bariyerler ile yol kenar taşlarının arasında, arabamı temkinli bir şekilde sürmeye çalışıyorum. Gözüm devamlı olarak yolu belirleyen parlak yansıtıcılarda, onları her iki yanda da dikkatle takip ediyorum. Şu an için en sağlam ve güvenilir olanlar sadece bunlar.

 

İstanbul’a doğru gidiş tarafında yol alan bir arabanın uzun farları ve parlak sis lambaları doğal olarak gözümü aldı. Bizim memleketimizin insanları, sürücü koltuğuna oturdukları anda uzman kesilip her zaman her şeyin en iyisini bilirler. En büyük onlardır, geçiş hakkı ve yol hep onlarındır. Her zaman haklıdırlar.

Bu yoğun siste uzun farları yakmayacaklar da ne yapacaklar yani?

Üstelik başkalarının kör olması, yollarını görememesi onların problemi de değildir. Onlar yeterince okumazlar, bir duyduklarını etraflarına üzerine beş katarak anlatırlar. Okumanın ve öğrenmenin sonu olmadığını hiç düşünmezler. Çevrelerindeki insanlara bencilce verdikleri zararı dua okuyarak, namaz kılarak ve oruç tutarak bertaraf ettiklerine kendilerini inandırırlar. Keşke her şey bu kadar kolay olabilseydi!

Gözüme çarpan ilk sapaktan İstanbul’a geri döneceğim, bu nedenle yola çok daha dikkatli bakıyorum ama gözlerimde resmen bir kan çanağına döndü. O arada radyoda çalmaya başlayan şarkıda Şebnem Ferah’ın dokunaklı sesini duyunca, içimin burulduğunu hissettim.

“Gücün var mı sevgilim, derin sularda inci tanesi aramaya,” diye başlayan şarkıyı buruk bir şekilde dinlemeye başladım.

Sözlerini bildiğim nakarat bölümüne gelince, gözlerimden akan yaşlarla, şarkıya salya sümük bağıra çağıra tüm benliğimle eşlik etmeye başladım.

“Sil baştan başlamak gerek bazen

Hayatı sıfırlamak

Sil baştan sevmek gerek bazen

Her şeyi unutmak”

Şarkıyı söylediğim her an yüreğime gizlediğim acılar, hiç bilmediğim köşelerden birer ikişer ortaya çıktılar. Ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da oradaki o şey bir türlü huzur bulmuyor. Bunu adım gibi gayet iyi biliyorum. Şimdi de şarkıyı Şebnem’le birlikte tekrar söyleyerek, sanki kendime de bundan sonra yapmam gerekenleri telkin etmeye çalışıyorum. Keşke her şey bu kadar basit olabilseydi. Ağzımdan çıkanlarla yaptıklarım birbirinle uyum sağlasaydı. Ama olmuyor işte, olmuyor bir türlü. Şarkıda söylendiği gibi, hayat bana kendince oyun mu oynuyor?

Nedir bilmiyorum ama içim gerçekten çok acıyor.

 

İstanbul sapağını gösteren işaret levhasını görünce, içim rahatladı. Sinyal verip hızımı azalttıktan sonra, ana yoldan dikkatle yan yola girdim. Sisin içerisinde yavaşça ilerlerken, yol kenarında tek sıra halinde dizilmiş askerlerin yürüdüğünü görür gibi oldum. Başlarında yuvarlak İngiliz miğferleri ve omuzlarında asılı piyade tüfekleri ile tuhaftılar. Yanlış görüp görmediğimi anlamak için hiç düşünmeden frene bastım ve heyecanla tekrar yan tarafa doğru baktım. Etrafımda kalın bir sis tabakasından başka bir şey yoktu, gördüğümü zannettiğim askerler sanki orada hiç olmamışlardı. Gözlerim açık hayal görmüş gibiyim. Neler olduğunu kafamda tartıp anlamaya çalışırken, kendimi oldukça huzursuz hissettim.

Fazla oyalanmadan yine hareket ettim, anayolun altındaki geçitten geçip İstanbul yönünde gitmek üzere tekrar ana yola çıktım. Vites büyütüp hızlanırken, yol kenarında durmam için el sallayan birini son anda fark ettim. Belli ki gecenin bu yarısında yolda kalmış!

Kısa bir tereddüt yaşadıktan sonra ayağımı gazdan kaldırdım, dörtlü lambaları yakan öndeki düğmeye uzandım. Frene basarak yavaşladım ve biraz ileride yolun kenarında emniyet şeridinde durdum. Orada bana el sallayan kişiyi beklemeye başladım. Böyle iyilik yapmaya çalışanların başına ne kötü şeyler geldiğini, haberlerde ve gazetelerde görüp duyuyoruz. Bu nedenle tedbir olarak, hiç vakit geçirmeden düğmeye basıp arabanın bütün kapılarını kilitledim. Gecenin bir yarısında ne olur ne olmaz.

Yardım için bana el sallayan kişiyle benim aramda, herhalde elli metre kadar mesafe olmalı. Dikiz aynasından bakarken onu sisin içerisinde henüz göremiyorum, ama arkamda oralarda bir yerde bana ulaşmak için yürüdüğünü düşünüyorum. Buralardaki yollarda yabancı uyruklu hayat kadınlarının kaçak olarak çalıştıklarını, daha önce yayınlanan televizyon haberlerinde izlemiştim. Acaba bu gelen de onlardan birisi mi?

~/~

Direksiyonda bulunan kişi el sallamasını son anda fark edince yavaşladı, arabasının dörtlü ışıklarını yaktı ve biraz ileride durup beklemeye başladı.

Sinem, bastığı yeri bile görmeden tekerlekli valizini çekerek, sisin içinde yanıp sönen sarı ışıklara doğru telaşla yürümeye başladı.

Oldukça tedirgindi, ilerlerken her adımda kendi kendine söyleniyordu.

“Kızım, sen gerçekten belanı arıyorsun. Bu sisin içerisinde sana tecavüz etmelerini bırak, kesip bir yerlere atsalar kimselerin ruhu bile duymaz.”

Diğer yandan da korkusunu yenip içini rahatlatmaya çalışıyordu.

“Eğer sürücünün görünüşünü beğenmezsem, arabaya binmem o olur. Beni tutup silah zoruyla bindirecek değil ya.”

Bir iki dakika sonra telaşla arabanın yanına gelmişti. Eğilip yarı aralık olan camdan içeriye baktığında en fazla otuz yaşlarında görünen düzgün genç bir adamla karşılaştı, Bıyıksız ve tıraşlı ince uzun yüzüyle, kendisininkine benzeyen mavi gözleriyle oldukça temiz birine benziyordu. Görünüşü ve sakinliğiyle nedense ona bir şekilde güven verdi.

İyi akşamlar diyerek, nefes nefese selam vermeye çalıştı.

~/~

Başında yün beresi olan birisini arabanın yanında görünce, onun bir kadın olduğunu anladım. Düzgün yüzlü, üzerinde kapüşonlu paltosu olan genç bir kadın, konuşmak üzere cama doğru eğilince ben de camı açan düğmeye dokundum.

Karşımdaki kişi öyle pek hayat kadınına benzemiyor, ama Türkuaz mavi gözleri beni açıkçası bir an tereddütte bıraktı.

‘Böyle gözler genellikle Rusya taraflarından gelen Slav kadınlarında bulunur. Belki de renkli lens takmıştır.’ düşünceleri aklımda bir anda gidip geldi.

 

Nefes nefese, kibarca selam verince sordum.

“İyi akşamlar, ne tarafa gidiyorsunuz?”

Nazik bir şekilde cevap verdi.

“İstanbul’a gidiyorum, rica etsem beni otobüs bulabileceğim en yakın yerde bırakabilir misiniz?”

Konuşmasında şive yok ve belli ki Türk.

Böyle kibar bir şekilde konuşunca, nedense bana güven verdi. Belli ki karşımdaki kişi kendi yoluna giden genç bir kadın. Uzanıp kapıların kilidini açtım.

“Olur, buyurun gelin.”

Elinde bir valizi olduğunu arka kapıyı açınca fark ettim. Valizini arka koltuğa koyup, kapıyı da usulca kapattı. Yol yordam bildiği belli.

Ön kapıyı açıp sakin bir şekilde yanıma oturdu. Arabanın içerisini o anda çok iyi bildiğim bir parfüm kokusu kaplayıverdi. Farkında olmadan gerildiğimi hissettim. Ayrıldığım kız arkadaşım Müjde’nin kullandığı koku da bunun aynısıydı. Gecenin bir yarısında bu gerçekten kötü bir şaka olmalı.

Kapıyı yavaşça kapatınca, yanımdaki kişiyi uyardım.

“Lütfen emniyet kemerinizi takın.”

Bu siste hiç kimsenin canını tehlikeye atamam. Eminim herkesin bir yerler de bekleyenleri, merak edenleri var.

Genç kadın bu isteğimi hiç itiraz etmeden hemen yerine getirince, hiç beklemeden arabanın dörtlü flâşörlerini kapattım ve usulca gaza basıp sinyal vererek tekrar yola çıktım.

~/~

Sinem, adamın ikazıyla emniyet kemerini takarken, yan gözle de direksiyondaki genç adamı inceledi. Öyle sonradan görme, kaba ve serseri birine benzemiyordu. Zayıf ince hatlı, sakin ama ciddi görünümlüydü.

‘Kimse kim, sen aldırma! Bu güne kadar memleketin başına ne geldiyse, içlerindeki gizlenmiş şark zihniyetini değiştiremeyen, hep okumuş ama öğrenememiş kurnaz insanlardan gelmiştir,’ diye içinden geçirirken yine de sakin bir sesle teşekkür etti.

Direksiyondaki adam hiç istifini bozmadan yola bakarken, cevap verdi.

“Bir şey değil, yanlış zamanda yola çıkmışsınız.”

 

Sinem, böyle ders verir gibi konuşan insanlardan oldum olası hiç hoşlanmazdı. Nedense her şeyi bildiğini düşünen bu kişilerin bir problemleri olduğuna inanırdı. Bu düşüncelerini ses tonuna yansıtmamaya gayret göstererek, basit bir şekilde açıklama yapmaya çalıştı.

“Akşam olunca sis aniden bastırdı. Yazlıkta arabamın aküsü bitince, öylece ortada kaldım. Etrafta da bana yardımcı olabilecek arabalı biri yoktu.”

Direksiyondaki kişi gözünü yoldan ayırmadan sakin bir şekilde cevap verdi.

“Geçmiş olsun! Bu kötü havada gerçekten büyük bir şanssızlık yaşamışsınız,”

“Öyle oldu!  Bu gece İstanbul’a ulaşmam gerekliydi, mecburen yola çıktım.”

“Ben de sizin gibi İstanbul’a gidiyorum, Atatürk Havalimanı sapağından sahile doğru devam edeceğim.”

“Ben de Yeşilköy tarafına gidiyorum ama sizi rahatsız etmek istemem.”

“Rahatsız etmezsiniz, uygunsa sizi orada sahildeki göbekte bırakırım.”

“Gerçekten çok iyi olur, teşekkür ederim.”

~/~

Böylece gece yarısı düzgün bir genç kadının neden yollarda olduğu sorusu da kendiliğinden cevap bulmuş oldu.

Dışarıdaki soğuk havayı düşünerek, kibarca sordum.

“Kaloriferin ısısını yükseltmemi ister misiniz?”

“Teşekkür ederim yeterli, üzerimde zaten paltom var.”

O arada arkadan gelen kuvvetli bir ışık gözlerimi aldı. Kırmızı fren ışıklarının arkadan gelen sürücüyü uyarması için, fren pedalına usulca dokundum. O arada destek olması için de dörtlü ışıkları tekrar yaktım. Birkaç dakika bile geçmeden arabanın içi tamamen aydınlandı.

‘Bu adam ne yapıyor? Beni görmüyor mu?’ diye içimden düşünürken arkadan gelen ani bir darbeyle araba öne doğru savruldu.

~/~

Sinem, arabanın içerisinin far ışığıyla aydınlandığını gördükten sonra, büyük bir çarpmayla birlikte oturduğu yerde sarsıldı.

Korkuyla çığlık atarken yanındaki adama baktı. O da çaresiz bir şekilde direksiyona hâkim olmaya çalışıyordu.

Sözler ağzından belli belirsiz döküldü.

“Büyük bir kamyon siste bizi görmeyip arkamızdan çarptı.”

O arada arkadan gelen ikinci bir çarpmayla araba kamyonun önünde sürüklenmeye başladı.

Sinem, panik halinde yardım istiyordu.

“Ne olur bir şeyler yapın!”

Ölüm korkusuyla bağırırken, o siste camın önünden büyük bir serçe sürüsünün geçtiğini görür gibi oldu. Yaşadığı korku ve endişeyle bocalarken, birden her şey karanlığa gömüldü.

~/~

Arabam koca kamyonun önünde küçük bir teneke parçası gibi sürüklenirken, direksiyon hâkimiyetim tamamen kayboldu. O hızla yol kenarında bulunan bariyerleri parçalayıp, aşağıya doğru savrulduk.

Hızını alamayan araba yokuş aşağıya doğru giderken, arabanın camından yanımızda ilerleyen İngiliz askerlerini hayal meyal gördüm. Bizimle birlikte düzenli bir şekilde aşağıya doğru koşar adım yürüyerek iniyorlardı. Ayaklarından yansıyan rap rap sesleri, teçhizatlarının birbirine çarpmasıyla oluşan metal sesleri kulağımın içerisindeydi.

Araba takla attığında sanki bir şeyin başımın üzerini kesen sesini duyup, onun arkasından da acısını hissettim. Saniyeler sonra duyduğum bütün gürültüler, bıçakla kesilmiş gibi son buldu.

Ortada şimdi ne askerler vardı ne de başka bir şey.

Sadece arabanın radyatöründen fıslayarak çıkan buhar sesleri kulağımdaydı.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s