Balık tutmayı özledim

Bu günlerde balık tutma hevesim iyice depreşti ama bütün olta takımlarım Şarköy’de bir deponun köşesinde öylece çürüyüp duruyor. Ben de eski anılara dalıp balık tuttuğum günleri yazdığım hikayeyi açıp okumaya başladım. Sizler de bana eşlik etmek ister misiniz?

balık avı1

Büyük kırmızı balık 

Akşamüstü bizim Orso Cem’le beraber bizim mahalleden, içerisinde balık oltalarımızın ve denizde yiyeceğimiz ekmeklerimizin bulunduğu çantalarımızla birlikte yola çıktık. Bağdat Caddesini geçtikten sonra, set üzerinden Fenerbahçe orduevine kadar uzanan eski tren yolunun yanından, büyük atkestanesi ve katırtırnakları ağaçlarının altından, kayıkta neler yapacağımızı konuşarak yürüdük.

Saat dört buçuğa gelirken Yelken Pastanesi’nin olduğu dört yol ağzındaydık. Karşıya geçip kenardan beş on adım yürüyünce, her zamanki gibi o kocaman boş alan karşımıza çıktı. Orada bulunan Dalyan futbol sahasının kenarları yine kalabalık!

Her zaman olduğu gibi yine iddialı bir maç var. En heyecanlı maçlar sonbahar gelip havalar serinlediğinde, özellikle Pazar sabahları oluyor. Eski Fenerbahçeli Ercan, Birol, Mikro Mustafa, Ergün gibi eski oyuncular orada buluşup, kendi aralarında iddialı futbol maçları yapıyorlar. Bunu iyi bilen ve bu maçları takip eden kişiler de her Pazar günü, sahanın kenarında yerlerini muhakkak alıyorlar.

Eski meşhur futbolcular ile bu kadar yakın olmak, herkesin çok hoşuna gidiyor. Onların kendi aralarında yaptıkları şakalaşmalar, tatlı sert itişip kakışmalar kenardan zevkle izleniyor. Arada bir ben de mahalledekilerle birlikte maçları seyretmeye gidiyorum.

Bizim birader amatör kümede futbol oynadığı için çok meraklı. Ben genellikle Kurbağalıdere kenarındaki, Fenerbahçe spor kulübünün çalışma sahasında oynanan, amatör küme maçlarını tercih ediyorum. Orada bulunan portatif tribünlerin altındaki çapraz demirlerin arasında, tırmanıp inmeye bayılıyorum. Üstelik tribünlerin en üstüne çıktığımda, arkadaki iskelede kum boşaltan kum mavnalarını ve vinçleri de görüyorum. Orada zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Sahada oynanan maçlar kimin umurumda ki?

Cem’le birlikte Dalyan sahasının kenarından geçip, aradaki yoldan aşağıya deniz kıyısına doğru yürüdük. Hava yine sıcak ve güneşli ama Ağustos ayının ve yaz tatilinin sonu da artık geldi. Artık uzun günler kısalırken, geceler de dengesini bulmaya başlıyor. Akşamları ortaya çıkan serinlik, insanı ister istemez ürpertiyor.

Deniz kenarına ulaşınca, sağ tarafta bulunan ve kayıkların yan yana dizildiği tahta iskeleye doğru yöneldik. Orada iskemlesine oturmuş sigarasını içen kayıkçıyla selamlaştık. Balığa gide gele yüzler tanınıyor, gelip hep buradan kayık kiralıyoruz.

Cem, neşeli bir şekilde seslenip sordu.

“Kolay gelsin usta! Balığa çıkacağız hangi kayığı alalım?“

Kayıkçı eliyle işaret ederken cevap da verdi.

“Şu aradaki altı numarayı alın, kürekleri oldukça iyidir.“

“Tamam, parasını sana dönüşte öderiz.”

“Oldu, rastgele!” sözleriyle o da kendi işine döndü.

İskelede bağlı bulunan kayıkların arasında, yanında altı numaralı yazılı olanı bulmamız çok zor olmadı. Gerçi tüm kayıkların birbirlerinden pek de farkları yok. Bunların hepsi de sarıya boyanmış, arkaları düz ve birkaç metre büyüklüğünde olan basit kayıklar.

Önce Cem iskeleden kayığın içine usulca bindi, yerleşince çantaları ona doğru uzattım. Onları aldıktan sonra ıslanmayacak güvenli bir yere koydu. Kayığın her tarafını dikkatle kontrol edip, teknedeki iki küreği de iplerinden ıskarmozlarına taktı. İşlerini bitirince bana seslendi

“Hadi gel, hazırım.”

Bu sözlerle ben de dengeli bir şekilde kayığa bindim, ipini iskelede bağlı olduğu halkadan çözüp onu diğerlerinin arasından ileriye doğru ittim. Daha sonra Cem’in yanından kayığın ön tarafına geçip, denizin dibinde bulunan çapanın ipini yakaladım. Kayığın dengesini bozmamaya çalışarak, ipi usulca toplamaya başladım. Cem’de o arada diğer kayıkları iterek bizimkinden uzaklaştırmaya gayret etti. İpi toparladıkça, kayık denizde çapanın atılmış olduğu yere doğru yavaşça ilerlemeye başladı. Sonunda ulaştığım çapayı suları akarak önden kayığın içerisine aldım. Onu alt tarafa, topladığım iplerin üzerine dikkatle koydum.

Hazır olunca Cem kayığın küreklerini usulca çekmeye başladı. Etrafta demirli bulunan birçok kayık ve tekne var. Onlara çarpmamaya dikkat ederek, yavaşça kürek çekerek aralarından ilerlemeye başladık. Etraf boşalınca Cem’in yanından tekrar arkaya doğru geçip, yerime oturdum.

Sağ tarafımızda geniş bir alana yayılmış olan Fenerbahçe Orduevi var. Onun önünde yapılmış olan plajında keyifle denize girenler, güneşlenenler gözümüze çarptı. Askeri kampın işaret şamandıralarının uzağından geçerek, açığa doğru ilerledik.

Açıkta gözümüze çarpan tekneler balık tutmak için yerlerini çoktan almışlar bile. Birçok tekne de bizim gibi kürekle veya motorla açığa doğru yol alıyor.

Denize bakıp,

“Hafif poyraz var, daha kolay gidiyoruz ama dönüşte işimiz kolay olmayacak,” deyince Cem kollarını kaldırdı ve iri pazılarını bana doğru gösterip gülümsedi.

“Merak etme, hallederiz evelallah!”

Haklı valla, havaya girince kayığı sanki bir motor süratiyle götürüyor.

Hakikaten uzun boylu ve iri kemikli biri olan Cem’e, mahallede bu nedenle Orso lakabını taktılar. Orso, Kartal Tibet’in oynadığı Tarkan filmlerinde yer alan kuzeyli dev adam karakterlerinden biri. Kendisi iri yarı ve çok da kuvvetli, ancak hantal mı hantal!

Bizim Cem İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği bölümünde okuyor.

Kayıkla Fenerbahçe burnunun hizasını sessizce geçerken, sağ tarafımızda ilerde Fenerbahçe burnundaki büyük beyaz fener ve denizde de çakar fenerleri görünüyor.  Güneş artık Moda burnuna iyice yakınlaşmış durumda, rengi de değişmeye başladı. Balık tutan kayıklar daha çok Caddebostan açıklarında kümelenmişler. Etrafla ilgilenirken Cem’in sesini duydum.

“Bence bu kadar yeter! Zaten dalgalar bizi açığa atacak.”

Başımı olur der gibi sallayınca, o da kürekleri ıskarmozlardan çıkarıp içeriye aldı. Vakit geçirmeden çantaları açıp içerisindeki olta takımlarını çıkardık, hem karışmasın hem de iğneleri elimize batmasın diye tüylü çaparileri dikkatle açmaya başladık. Cem ortada, ben de arkada oturarak balık tutmaya çalışacağız.

Tekne zaten esen hafif poyrazla ve denizdeki küçük dalgalarla yerinde döndü bile. Sahilde bulunan evlerin camları, vuran güneşle sanki bir ayna gibi parlıyor. Yüzümüz şimdi Dalyana dönük, oltaları kenardan denize salmaya başladık.

Aşağı yukarı sert hareketlerle oltaları hareket ettiriyoruz, ama çaparilere çarpan bir şeyler yok. Beş on dakika bir hareket olmayınca oltaları kenara sabitleyip, çantadan evde hazırladığımız beyaz peynirli ve domatesli yarım ekmeklerimizi çıkardık. Denizin üzerinde balık hayali kurarak, onları iştahla yemeye başladık. Karnımız doyunca Cem biraz uzaktaki diğer kayıklara baktı.

“Hadi sar oltayı, biz de Caddebostan tarafına doğru gidelim.”

Hiç karşı çıkmadan oltaları toparlamaya başladım, söylediklerinde haklı. Belki orada diğerleri gibi biz de biraz balık tutarız.

Hazır olduğumuzda, kürekleri tekrar iplerinden ıskarmozlara geçirdi. Onları çekmeye başlayınca, Caddebostan’a doğru sessizce ilerlemeye başladık. On dakika sonra Onsekizmart açığına geldiğimizde, kürek çekmeyi bırakıp onları tekrar içeriye aldı. Yanlardan oltalarımızı tekrar denize saldık, bir iki aşağı yukarı sert hareketten sonra oltadaki çarpmayı hissettim. Vakit geçirmeden oltamı yukarı doğru almaya başladım.

“Geliyor galiba! Cem kovaya su doldurur musun?”

O da yerdeki kovayı alıp, kayığın kenarından denize soktu. Onu yarıdan az su ile doldurdu ve tekrar aldığı yere koydu. Deniz zaten hafif çalkantılı, kovadaki su çalkalanıp duruyor.

Yukarıya çektiğim çaparide iki tane istavrit balığı var. İğneyi ağzından çıkarıp, balığı kovaya attım. Diğerini de yanından çarparak yakalamışım.

Cem, oltasını aşağı yukarı hareket ettirirken yorum yaptı.

“Şanslısın, onu tesadüfen yakalamışsın.”

Oltamı kenardan tekrar denize salarken cevap verdim.

“Bugün herhalde kötü şansım sona erdi.”

“Tuttuğun iki tane balıkla kendini havalara sokma. Dönerken sonuca bakarız.”

Şakacıktan ona çıkıştım.

“Cem, valla felaket tellalı gibisin. Yine mantığın öne çıktı.”

Tam cevap verecekken, oltasını hızlı bir şekilde çekmeye başladı

“Bana da geliyor, eğer ben de balığı kuyruğundan yakalamışsam, senden daha şanslıyım demektir,” diyerek kahkahayla güldü

Böyle deyince çaparilerin ucundakini görmek için merakla bekledim. Oltada tutulan üç tane balık var ama hepsi de ağzından yakalanmış.

“Hadi kurtardın. İki balıklık şansın senin olsun,” diyerek balıkları iğneden çıkarıp kovaya attı.

Böylece bir iki derken, tuttuğumuz istavrit balıkları kovada gittikçe çoğalmaya başladı. Herhalde bir kiloyu da geçmişizdir,

O arada esen poyrazla oluşan küçük dalgalar, bizim kayığı farkında olmadan iyice açığa attı. Adalara giden Şehir Hatları vapurları, artık çok yakınımızdan geçiyorlar. Vapurun geçerken oluşturduğu dalgalar, küçük kayığımızı kuvvetli bir şekilde sallıyor. Böyle devam edersek yakında adalarda karaya çıkacağız. Bu nedenle oltalarımızı istemeden de olsa toparladık ve kıyıya yakınlaşmak için Cem yine küreklerin başına geçti. O tüm gücüyle küreği çekerken, ben de içerisindeki balıklar kollayarak kovayı sıkıca tuttum.

Gün de iyice inmeye başladı, Fenerbahçe burnundan güneşin kızıllığı vuruyor, serinlik de hafiften başladı. Kıyıya doğru biraz daha kürek çektikten sonra, durup yeniden çaparilerimizi açtık. Balık yine tek tük geliyor, ben oltamı iyice açtım, herhalde kurşunum dibe çok yakın olmalı. Dipte bulunan sümüklü mezgit balıklarından yakalamamak için, oltayı biraz daha yukarıya doğru çekmeye karar verdim.

Oltayı yukarıya doğru çekmeye başladığımda, sanki aşağıda bilmediğim bir şeyler oldu. Oltam sanki bir yere takılmış gibi oldu, dipten bir türlü yukarıya gelmiyor.

Cem, kenarda oltayla uğraştığımı görünce sordu,

“Ne oldu? Olta mı karıştı?”

“Farkında olmadan dibe çok saldım. Benim çapari galiba orada bir yere takıldı,” diye cevap verirken o arada var gücümle oltaya da asılmaya devam ettim. İnce kırklık misina esnedikçe esniyor, nerdeyse koptu kopacak.

Cem, kürekleri tekrar ıskarmozlara takıp,

“Dur, biraz bekle. Oltanın etrafında bir dönelim, belki takıldığı yerden kurtulur,” diyerek küreklerden birini düz diğerini tornistan çekmeye başladı.

Oltanın etrafında kayıkla tam bir tur döndük.

“Tekrar denesene,” diyerek kürekleri tekrar içeriye aldı.

Oltaya yeniden var gücümle asıldım, ama yok yukarıya gelmiyor.

Neredeyse ellerim ve parmaklarım gerilen misinayla kesilecek.

Artık eminim, oltanın iğneleri dipte bir yere kesin takıldı.

Cem, oturduğu yerden dikkatle beni izliyor.

“Ne oldu? Olmuyor mu?” diye tekrar sordu.

“Durum kötü. Galiba misinayı kesmemiz gerekecek,” diye cevap verdim.

“İstersen bana bırak, bir de ben bakayım.”

Bu sözlerle elimdeki oltayı hiç tereddüt etmeden Cem’e doğru uzattım. O da üzerinden tişörtünü çıkarıp eline aldı ve misinayı onun üstünden eline bir tur sardıktan sonra oturduğu yerden usulca ayağa kalktı. Dibe takılmış olan oltaya, tüm gücüyle asıldı. İyice gerilen misinadan resmen vınlama sesleri geliyor. Esen rüzgârla birlikte su damlacıkları, misinanın çevresinde uçuşuyor.

O arada nasıl olduysa olta biraz gevşedi, Cem de misinayı bir parça yukarıya alabildi. Bir şey hissetmiş olmalı ki, heyecanla bağırdı.

“Bunun ucunda bir şey var.”

Sonra oltayı yukarıya doğru çok yavaş ve dikkatli bir şekilde çekmeye başladı.

Ben o kırklık ince misina ne zaman kopacak diye merakla bekliyorum. O arada ben de Cem’in denizde bulunan oltasını yukarıya çektim ve onu sağlama aldım. Merakla kenardan eğilip bakınca, ayakta olduğu için Cem’in dengesi bozuldu.

“Acele etme, ortada kal. Kenara gelirsen denize düşeceğim,” diye uyarınca hemen ortaya doğru kaydım, ama hâlâ kenardan dibe bakıyorum.

Oltayı iyice dibe saldığım için, onu toplaması o kadar kolay değil, çekmesi bitmek bilmiyor. Çekti, çekti…

Hayal meyal dipten yukarı doğru gelen, büyük bir kafayı fark ettim.

Panik içerisinde, haykırdım.

“Cem, çabuk misinayı kes, bu kesin Trakunya!”

Cem, söylediklerimi dikkate almadan çıkıştı.

“Şu şom ağzını kapatır mısın? Ne olacak yani? Hem gelirse onu da yeriz.”

Tedirgin bir şekilde ona bakıp cevap verdim.

“Kendimizi iğnesiyle zehirletmeye hiç niyetim yok, bilesin.”

Bu sözlerimle gülümsedi,

“Dur hele, önce gelenin ne olduğunu görelim,” diyerek sakin olmamı istedi.

Zorlanarak elindeki oltayı, yukarıya doğru çekmeye devam etti.

Belli ki balığı tam olarak görmeden, misinayı kesmek istemiyor.

Oltayı zar zor biraz daha yukarıya çekince, büyük yan yüzgeçleri fark ettik. Bize doğru kırmızı bir balık geliyor. Biraz sonra da büyük kırmızı Kırlangıç balığını gördük. Nedense çok hareket etmiyor, hiç çırpınmıyor. Zaten bir parça direnip kıpırdasa, o kırklık misinayı anında koparır ama anlamıyorum. O koca balık yukarıya külçe gibi nasıl geldi?

Belki de çoktan ölmüş bir balık dipte oltama takıldı.

Düşünceleri bir kenara bırakıp, sanki kırk yıllık büyük balık avcısı gibi heyecanla bağırdım.

“Cem, sen balığı yavaşça kenara al. Ben ellerimi onun kulaklarının içine geçirip, onu yukarı kayığa alacağım.”

Söylediklerim Cem’e mantıklı gelmiş olmalı ki o balığı kayığın kenarına kadar dikkatli bir şekilde çekti. Balık kaçmasın diye de oltayı elinde sıkıca tutuyor.

Benim kenara geleceğimi düşünerek, kayıkta ki dengeyi de hesaba katarak kendini durduğu yerden bir parça geriye doğru aldı. Ben de hemen kayığın kenarından, bu işi hep yapıyormuş gibi sakin bir şekilde suya eğildim. Hiç tereddüt etmeden elimi büyük kafanın yanından alta doğru uzatıp, el yordamıyla Kırmızı Büyük Kırlangıç’ın solungaçlarına ulaştım. Parmaklarımı solungaçların yanından zorlayarak sokup, onları sıkıca kavradım. O arada elimi üzerinde hisseden balık hareketlenmeye başladı, acele etmeliyim.

Göz ucuyla Cem’e baktım. Ondan hazırım sinyalini alınca, derin bir nefes alıp bir gayretle balığı yukarıya kaldırdım ve onu kayığın içerisine aldım. Hem zarar görmemesi hem de sıçrayıp kaçmaması için onu usulca yere bıraktım.

Gözümüzün önünde duran büyük kırmızı balığa, ikimizde şaşkın bir şekilde bakıyoruz. Boyu yarım metreden çok daha fazla, ağırlığı da hiç yoksa altı yedi kilo kadar var. Kocaman bir kafa, büyük geniş yüzgeçler, uzun gövde kırmızı pembe renkte parlıyor.

Cem oturduğu yerden eğilip yerdeki balığı iki eliyle sıkıca tuttu, ben de ağzına takılmış olan iğneyi dikkatli bir şekilde çıkardım. Koca balık o arada bir iki çırpınınca, kendini kayıktan dışarıya atacak diye çok korktuk, ama öyle de olmadı.

Biraz soluklanınca Cem yere eğildi ve balığı solungaçlarından sıkıca kavradı. Onu gururla haykırarak havaya kaldırdı. Etrafımızda bulunan kayıklardan kafalar, Cem’in sesiyle birlikte bize doğru döndü. Birbirlerine bizi işaret etmeye başladılar. Nedense çok gururluyuz.

Balığı yere koyup yorgunlukla yerlerimize oturduk. İkimiz de hiç konuşmadan, yerde yatan iri balığa şaşkınlıkla baktık. Küçük İstavrit balığını tutmak için kullanılan çapariyle, böyle bir kocaman bir balık nasıl tutulabilir, bunu ikimiz de anlamış değiliz.

Bu kocaman güzel kırmızı balık, küçük bir tüylü çapari iğnesine sanki kendiliğinden gelip teslim oldu. Ne kıpırdadı, ne çırpındı ne de bir parça direndi. Kısmetimizmiş gibi kuzu kuzu bize kendi ayağıyla geldi.

Cem’in sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım,

“Bak gördün mü? İyi ki seni dinlememişim. Bana bir de misinayı kestirecektin.”

Doğru valla, Trakunya diye oldukça paniklemiştim.

“Bugün gerçekten çok şanslısın, ama benim de hakkımı yeme. Yanında ben olmasaydım, sen bu balığı biraz zor yakalardın.”

Sadece gülümsedim. Söylenecek bir şey yok ki söyledikleri kesinlikle doğru. Hakikaten o olmasaydı, ben bu balığı ancak rüyam da görürdüm.

Hava da artık iyice karardı. Sahilde ışıklar da birer ikişer yanmaya başlayınca, oltalarımızı toparladık. Yakalanan kocaman balıktan sonra artık istavrit tutma isteğimiz sona erdi. Kovaya daha önceden doldurduğumuz suyu, içerisinde bulunan istavritlere dikkat ederek biraz daha döktük. Cem kürekleri yerine takıp onları sakin bir şekilde çekmeye başladı, yolumuz kısa değil.

Bu şekilde bu çırpıntıda dönmemiz zor olacak, üstelik de ikimiz de çok yorulduk. Biraz uzağımızdan geçen motorlu tekneye, hiç düşünmeden el sallayıp seslendim.

“Merhaba, bizi de kıyıya çeker misiniz?”

Dümeni kullanan kişi ona el salladığımı gördü, sesimi de duyunca, olur der gibi başını salladı. Tekne geriye dönüp, doğruca yanımıza geldi. Önden ipi alıp onlara attım, mesafeli bir şekilde kendi teknelerine bağladılar. Her şeyin hazır olduğundan emin olunca, motora gaz verdiler ve bizi de arkalarından çekmeye başladılar.

Denizin üstü esen rüzgâr ve uçuşan su damlacıklarıyla serinledi. İster istemez üşüdük. Korunmak için rüzgârlıklarımızı üzerimize giyip, yere yan yana oturduk.

Onsekizmart sahiline ulaşınca, bizi çeken öndeki tekne iyice yavaşladı ve kendilerine bağlı olan ipi bıraktı. Onlara teşekkür ettikten sonra, ipi denizden alıp oradan Dalyan’daki kayık iskelesine doğru kürek çektik. İskeleye gelmeden önce kayıktaki eşyalarımızı usulca toparladık. Küçük balıkları içine koyduğumuz kovadaki suyu da tamamen döktük.

İskelede bizi bekleyen sandalcıya arkadan ipi attım, o da onu yakındaki bir halkaya bağladı. Tuttuğumuz büyük kırmızı Kırlangıç balığını ona gururla gösterdik.

“Sizde mi Kırlangıç yakaladınız? Geçen hafta da birileri böyle bir balık yakaladı,” diyen kayıkçı, biraz keyfimiz kaçırır gibi olmadı değil. Yüzümüz farkında olmadan iniverdi!

Sevincimiz sanki bir anda havaya uçup gitti.

Sandalcıya sandal kirası olan iki lirasını verdik. Küçük balıkların olduğu kovayı ben, büyük balığı da Cem eline aldı. O uzun boyuna rağmen balığın kuyruğu resmen yere değiyor. Akşam karanlığında, eve dönmek üzere yine de gururla yola koyulup yürümeye başladık.

31 Temmuz 2013- Gürcan Şen, PhD

 

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s