Bir gün varız bir gün yokuz

20

Bu gün pederim Zeki Beyin ölüm yıl dönümü. Yıllar çok çabuk geçiyor, bu resim 1950’li yılların başlarında boğazda Bebek iskelesinde çekilmiş. Kendisi süvariydi, birliği de Ayazağa’daymış. O zamanlar anlattığına göre oradan Bebek sahiline atlarla gelirlermiş. Şimdi o yerlerde değil at otomobil kullanmak bile zor. Dağ taş evlerle dolunca o güzellikler de insanlarla beraber yok olup gidiyor. Üzülmek bir işe yaramıyor, insanlara saygı duymadan, kurallara ve kanunlara riayet etmeden yaşamak beraberinde sadece başıbozukluğu getiriyor. Korkmadan gecekondu yapan, kanunları hiçe sayan zihniyetlere karşı savaş maalesef kaybediliyor. Bizlere de işte böyle pederimiz atı şöyle sürermiş laflarını etmek kalıyor.

Pederimin hastalık günlerini anlattığım gerçek hikayemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğer sıkılırsanız veya içiniz kararırsa hemen bırakın. Çıkın dışarıya güneşin tadını çıkarın. 23 Nisan Ulusal egemenlik ve çocuk bayramınızı kutluyorum.

Üzücü karar

Hastalıklar insan denen karmaşık makinenin gücünü mü test ediyor yoksa sonun başlangıcını mı haber veriyor tam olarak onu da kestiremiyorum. Gerçek olan tek şey, çevremizi kuşatmış olan yaşayan bir dünyanın içinde doğduğumuz andan itibaren verdiğimiz amansız savaş. Bu mücadeleye pek çoğumuz güçlü olarak başlıyoruz, bazılarımızsa en başından destek almak zorunda kalıyoruz. En ufak zayıflık belirtisinde ise acımasız bir düşmana kolayca yeniliyoruz.

Bizler de önceden hep duyduğumuz amansız bir hastalıkla, dizinin dibinden hiç ayrılmadığım ve çok sevdiğim annem vasıtasıyla tanıştık. Hiç aklımızın ucuna gelmeyen, ailemize ve yakınlarımıza yakıştırmadığımız kanser, bize de gelip merhaba dedi. Ne kadar acıdır ki eşimin annesinde de, aynı hastalığı yirmi dört ay boyunca yaşadık.

Kendisi de annemin tedavi olduğu ve son günlerini geçirdiği Haydarpaşa’da bulunan askeri hastanede, hem kemoterapi tedavisi olmak için hem de ameliyat için yattı. O zamanlar gözümün önüne gelen acı hatıralarla birlikte oraya hiç gidemeyeceğimi zannettim. O hastanenin kapısından içeriye girdiğimde, aynı olaylarla tekrar karşılaşacakmışım gibi hissettim ama gitmek zorundaydım. Karımın bu zor günlerde, bana ihtiyacı vardı. Zorda olsa tekrar aynı hastaneye gittim, her gidişimde eski hatıraları defalarca yaşadım. Yapılacak bir şey yoktu, bunun adı hayattı!

O günlerde ikinci babam yerine koyduğum ve çok sevdiğim çocuk doktoru olan Feridun Babam hastalandı. Kendisi zaten uzun yıllardır şeker hastasıymış, uzak durması gereken tatlı her şey onu sanki çekiyordu. Telefonla birlikte soluğu Siyami Ersek kalp hastanesinde aldığımızda onun yoğun bakımda olduğunu ve kalp ritmi ile ilgili problemle boğuştuğunu gördük. Karı koca her ikisi de birbirine yakın olan hastanelerde yaşam mücadelesi veriyorlardı, bizlerin elinden de gelen bir şey yoktu.

Feridun Babam hastaneden taburcu edildiğinde, bizler hastanede yatan Jale Annemle uğraştığımız için doğrudan oğlunun evine gitti. Onu gidip gördüğümüzde yorgun ve karısı için elinden bir şey gelmediği için çok üzgündü. Bir iki gün sonra onun vefatını işitince hepimiz şok olduk. Karısı evde hasta yatağında yatarken onu üzüntü içinde toprağa verdik. Bir ay geçmeden de tüm çabalara rağmen bu melun hastalık tekrar bir canımızı, Jale Annemi elimizden almıştı. Yıl doksan beşin Temmuz ayı idi.

~/~

Bu olayın üzerinden geçen iki sene boyunca üzüntüleri bir parça sarmaya çalıştık, hayat hızla devam ediyordu bizler ise içinde çalışarak yaşıyorduk. O sene baharda Peder Beyi görmek için yaşadığı Şarköy’e gittiğimizde, onu oldukça zayıflamış bulduk. Gerçi bu küçük yerde sürekli olarak yürüyordu ve çok fazla yemek de yemiyordu, ama çok hızlı kilo vermesi bizleri oldukça endişelendirmişti.

“Sağlık karneniz var, lütfen gelip bir kontrole girin. Hem de bu vesileyle bizleri görürsünüz,” deyince Mayıs başında bir endişe duymadan İstanbul’a geldi

Çamlıca’da ki hastanede onu kontrol eden doktor, acil olarak bazı tetkiklerin yapılmasını ve ultrasonografi çekilmesini istemişti. Bu durum Peder Beyi hem telaşlandırdı hem de çok korkuttu. Gençliğinde zatürree geçirip, aylarca hastanede yattığı için resmen diken üstündeydi, morali de çok bozuktu.

“Muhakkak bir şeyler var yoksa bu kadar çok şey istenmezdi. Ben şimdi ne yapacağım? Anneniz gibi bir hastalığım olursa bunu kaldıramam,” diyor da başka bir şey demiyordu.

Peder Bey, ortaya çıkabilecek kötü bir durumu göğüsleyebilecek ruh durumuna sahip olmadığını, hem hissettirmiş hem de açıkça göstermişti. Bizler istenilenlerden durumun çok tatlı olmadığını hissediyorduk ama elimizden gelen bir şey yoktu. Onun moralsizliğini ve umutsuzluğunu görünce durum çok önemli değilmiş gibi davranmaya, soğuk algınlığı üzerinde yoğunlaşmaya çalıştık.

Yalnız kalınca kız kardeşimle durumu konuştuk.

“Muayeneye gittiğimizde ben babamla beklerken, sen bir şekilde önceden doktor ile konuş.”

“Tamam, sen onu oyalarken ben de bilgi alırım.”

“Doktordan rica et, tetkik sonuçlarını babamla açık açık konuşmasın. Bizlerle konuşsun, biz durumu yumuşak bir şekilde babama açıklarız.“

“Olur, zaten en iyisi de bu.”

Birkaç gün içinde doktor tarafından istenen tetkikler tamamlanmış, evimize yakın bir yerde de ultrasonografisi de çektirilmişti. Peder Beyi hastanede yalnız bırakmamak için, kız kardeşimle beraber ben de gittim. Doktorun muayene odasının orada beklerken kız kardeşim, sigara içme bahanesiyle yanımızdan ayrıldı.

Biraz sonra yanımıza geldiğinde usulca sordum.

“Ne yaptın? Doktorla konuşabildin mi?”

Başını salladı ve konuyu uzatmadan kapattı.

Sıramız geldiğinde hep beraber içeriye girdik. Doktor elde edilen tetkik sonuçları ile çekilmiş olan ultrasonu dikkatle inceledi, ardından Pederi tekrar muayene etti.

Karşılıklı konuşmaya başladılar

“Sigara içiyor musun Bey Amca?”

Babam, başını dikleştirerek doktora karşı büyük bir gururla cevap verdi.

“Evet, on üç yaşımdan beri her sabah uyanır uyanmaz önce bir kahveyle sigaramı içerim. Günlük olarak da bir paket Maltepe sigarası içiyorum.”

“Bu günlerde öksürüğün de var anlaşılan.”

“Evet, ama herhalde biraz üşüttüm.”

“Peki, yemeniz ve içmeniz nasıl?”

“İyi doktor, iştahım yerinde üç öğün muhakkak yiyorum,” diyerek günlük programını anlatmaya başladı. “Sabah evde kahvaltımı ediyorum, sonra yürüyerek bizim derneğe gidiyorum. Öğlende tekrar eve gelip yemeğimi yiyorum.”

“Ya öğlenden sonra?”

“Yemek sonrası muhakkak bir iki saat uyuyorum. Ardında tekrar çarşıya çıkıyorum, dernekte arkadaşlarla oturuyorum, akşam da eve gelir yemeğimi yerim.”

“Bey Amca sizi iki gün sonra tekrar görmek istiyorum, sizleri şimdi dışarıya alayım. Sağlık karnenizi yazacağım kızınız kalsın ona veririm, hadi geçmiş olsun.”

Biz babamla birlikte doktora teşekkür ederek dışarıya çıktık.

Doktor endişe ile bekleyen kardeşimi fazla bekletmeden anlatmaya başlamış.

“Durum görünenden çok ciddi. Bulgular akciğer kanserinden şüphelenmeme neden oluyor. Senelerin yıpranması bu galiba!”

“Doktor Bey, siz babamın bir paket dediğine bakmayın, ömrünü kahvelerde geçirmiştir. O dumanlar içinde saatlerce oturuyor, dernekte oyun da oynanıp bolca sigara içiliyor.”

“Hastalığı tam olarak belirleyebilmek için Bronkoskopi yapılıp, bir parça almamız gerekiyor. Yapılacak biyopsi sonucu durumu net olarak göreceğiz.”

“Bunu yapmanız gerekli mi?”

“Evet, babanızı iki gün sonra bunun için bekliyorum. Ben gerekli randevuyu ayarlayacağım, sizin de göreviniz onu ikna edip buraya getirmek.”

“Peki, biz onu ikna edip getiririz. Doktor bey ayrıca konuyu ona açmadığınız için de size teşekkür ederim”

“Beni en kısa zamanda ararsanız, yapılacak işlem için randevu ayarlarım. Sizden cevap bekliyorum,” diyerek ilaç yazdığı sağlık karnesini uzatmış.

Dışarıda bahçede babam sigarasını içerken, kız kardeşim yanımıza geldi. Fazla bir şey konuşmadan, arabaya binip eve döndük. Ben onları evde bırakıp işime geri döndüm, sonra telefonla kardeşim olanları bana anlattı.

“Tamam, ben evi arayıp karımla konuşayım. Akşama size gelir beraberce onu ikna ederiz,” diyerek telefonu kapattım.

Akşam doğal olarak bu konu açıldı, kız kardeşim

“Bugün doktor siz dışarıdayken söyledi. Zayıflama nedeninizi belirlemek için, ciğerden küçük bir parça alıp incelemek istiyorlar.”

Parça lafını duyunca, babamın beti benzi hemen attı. Onu sakinleştirmek için neden bunu yapmak istediklerini de açıklamaya çalıştı.

“Böylece size iyi gelecek olan ilaca karar verip, sizi hızlı bir şekilde iyileştireceklermiş. Babacım, görüyorsun doktorumuz seni bir an önce İstanbul’dan göndermek istiyor.”

Babam yine de hemen evet demedi

“Ben bunu bir düşüneyim,” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı.

Hepimiz bu konuda ısrarcı olunca ister istemez durumu kabul etti. Kardeşim ertesi gün durumu doktora bildirerek, randevu saatini de kesinleştirdi.

Peder Peyi yalnız bırakmayarak, onunla birlikte biz de hastaneye gittik. Biyopsi için gereken parça alma işlemi için onu hazırlayıp, işlemi de kısa bir sürede bitirdiler. Sonucu birkaç gün içinde alacağımızı belirttiklerinde kız kardeşim belirtilen günde hastaneye gitti. Çıkan biyopsi sonuçlarını doktorla yüz yüze de konuşmuştu.

Yaşanan gelişmeleri ve yapılan konuşmaları büyük bir üzüntüyle bana da bildirdi. Şüpheler maalesef doğruydu, alınan parçalardan ileri safhada kanser kesin olarak teşhis edilmişti. Bu gelişmelere bakarak Peder Beye en fazla birkaç ay ömür biçilmişti.

Bu bizlerin sekiz yıl içerisinde yaşadığı, üçüncü kanser hastalığı vakası oluyordu. Bu amansız hastalık hem maddi hem de manevi olarak bir yıkımdı, üstelik birkaç senede bir de bu aileye uğramadan da duramıyordu. Sevdiklerimizi büyük acılar içinde, sırayla toprağa veriyorduk. Şimdi aynı film tekrar yeni baştan çekilmeye başlanacaktı. Acılar, üzüntüler, ümitsiz koşuşturmalar yeni baştan yaşanacaktı.

İnsanın içi ne kadar nasır bağlamış olursa olsun, yine de yüreği üzüntüyle cız ediyor. İsyan edesi geliyor, ama neye ve kime?

Üstelik yaşanan bunca acıyı paylaşmak için kanatlarının altına sığınabileceğimiz bir başka büyüğümüz yoktu ki. İster istemez yine iki kardeş kendi yağımızda kavrulmamız gerekiyordu. Kendimi biraz toparlayınca, merakla benden haber bekleyen karımı aradım.

“Canım, Pederin tetkik sonuçları belli oldu, durum hiç iç açıcı değil. Biyopsi sonucuna göre akciğer kanseri kesinleşti. Seninle sonra konuşuruz,” diyerek telefonu kapattım. Çevremdeki çalışanlara hiç hissettirmeden, usulca gözlerimin yaşlarını sildim. Kendimi biraz toparlayınca telefon açıp, görevliden bana koyu bir neskafe getirmesini istedim.

Akşam Pederi şüphelendirmemek için doğruca eve döndüm, tabii bütün moralimiz bozulmuştu. Karımla karşılıklı yemek yerken, o da bugün yaşadıklarını anlatmaya başladı.

“Bugün sen telefon açtığında, dedem de bir yandan söyleniyordu.”

Sanki doğal bir şeymiş gibi sordum.

“Ne oldu, yine neye kızmış ki?”

“Beyaz tabağın kenarındaki kırığı görmüş, bunu kim kırdı diye bağırıp duruyordu.”

“Neyse önemli bir şey değilmiş.”

“Öyle söyleme, o anda tepem birden attı. Dede biz burada canla uğraşıyoruz, sen ise ne ile diyerek o üzüntüyle tabağı aldım ve yere savurdum. O koca tabak tuzla buz oldu. Dedem bana gık bile diyemedi.”

Karımın üzüntüyle yaptıklarına şaşırdım kaldım, o aslında çok sakin biridir.

Bizler sadece yoğunlaştığımız konuda düşündüğümüz için, çevremizde olan kişilerin öncelikleri bizleri kızdırıyor. İnsan doğası böyle işte!

Çoğu kez dünyanın bizim çevremizde döndüğünü zannediyoruz, ama yaşayan her canlının o kadar çok farklı bir dünyası var ki.

Ertesi gün Peder Beyle birlikte ben de doktorla görüşmeye hastaneye gittim. Sıramız gelince içeriye girip, elimizdeki tetkikleri doktora verdik. Doktor önce önündeki tetkikleri ve patoloji sonuçlarını inceledi. Daha sonra Pederi muayene edip, göğsünü tekrar dikkatle dinledi.

“Tamam, amca artık giyinebilirsin,” diyerek onu orada bırakıp kendi masasına geçti.

Peder giyindikten sonra birlikte tekrar doktorun karşısına oturduk. Doktor, yüzünde herhangi bir ifade yaratmamaya çalışarak, babamın yüzüne baktı,

“Bey Amca, tamam kontrollerini tamamladım, şimdi size ilaç yazacağım. İsterseniz dışarıda biraz istirahat edin, ben hemşire ile sağlık karnenizi size göndereceğim.”

Bu sözlerle babam sevinçle hareketlendi.

“Sağ olasın doktor, beni çok rahatlattın,” diyerek sığındığı iskemleden gözleri ışıldayarak yavaşça doğruldu.

Ben de doktorun konuyu daha sonra bizimle konuşacağını düşünerek hareketlendim.

Doktor bana doğru dönerek

“Beyefendi babanız dışarıda istirahat etsin, sizinle biz ilaçları konuşalım.”

Böyle deyince babama döndüm.

“Babacım, sen bahçeye çık istersen, sigara içersin. Ben hemen geliyorum,“ diyerek geri dönüp doktorun karşısındaki iskemleye oturdum.

 

Doktor da vakit geçirmeden konuya girdi

“Babanızı hemen hastaneye yatırmak istiyorum.”

O anda daldığım uykudan silkelenip, hızla gerçeklere döndüm. Endişeli bir şekilde sordum.

“Neden hastaneye yatırmak istiyorsunuz? Durumu ne seviyede? Onu ameliyat mı yapmak istiyorsunuz?”

“Babanızın hastalığı en ileri seviyede, ameliyat zamanı çoktan aşılmış. Hastaneye yatırmak istiyorum, çünkü kendisine radyoterapi ve kemoterapi yapacağım.”

Bir an söylenenleri kafamda tartarken duraksadım, sonra merakla sordum

“Peki, bu yapacağınız tedaviler babamı iyileştirecek mi?”

“Kesinlikle hayır, ama bir şeyler yapmam lazım.”

Doktora dikkatle bakıp, tekrar endişeyle sordum

“Doktor bey, yapacağınız bu tedavi hastanın kendi özel yaşamını yok etmeyecek mi?“

“Evet, kesinlikle yok edecek,” diye cevap verdi.

Bir an düşünüp düşüncelerimi yüksek sesle söylemeye devam ettim.

“Babamı gördünüz, kendisi hastalıktan çok korkuyor. Hayata, şu an çok ince bir iplikle bağlı. O yaşama arzusu hastanede hızla yok olur. Kendini bırakır ve bu hayattan çok çabuk göçer.”

Doktor benim bu konuşmalarımdan cesaret alarak sordu.

“Peki, siz bana ne öneriyorsunuz?”

“Kız kardeşimle konuşup öyle karar vermeliyiz. Bu arada babamın akciğer kanseri olduğunu öğrenmemesi de çok önemli.”

Doktor konuyu basitçe çözmek için,

“Yaptığımız tedaviyi kendisine açıklamazsak, bir problem olmaz diye düşünüyorum.”

“Yanılıyorsunuz, kendisi oldukça zeki bir adamdır. Hastaneye yatırıp uygulayacağınız, kemoterapi veya radyoterapi tedavisinden hastalığını hemen anlayacaktır.”

“Bunda çok haklısınız.”

“Karısı gözlerinin önünde çok acı çekerek yok olup gitti, ölmekten çok korksa da aynı şeyleri kendisi de yaşamak istemeyecektir.”

Hastaneye yatırılma dışında olabilecek alternatifleri öğrenmek için, tekrar doktora sordum

“Bu hastalık için, yeni uygulamaya başlanan bir ilaç tedavisi yok mu?“

“Var, ama daha yararı tam olarak tespit edilmiş değil.”

“Peki, babama kemoterapi veya radyoterapi tedavisi uygulanırsa, ömrü ne kadar olur? Sözünü ettiğiniz ilaç uygulanırsa ne kadar?”

Doktor, ben bu kadar açık konuşunca çekinmeden açıklama yapmaya başladı.

“Kız kardeşinize de söyledim, bu kadar ilerlemiş bir safhada, hasta en fazla bir kaç ay yaşayabilir. Yapacaklarımız tedavi değil, hastanın rahatını sürdürmek için olacaktır.”

“O zaman acil olarak yapmanız gereken bir şey yok öyle mi?”

“Aslında öyle! İsterseniz siz kendi aranızda konuşup gecikmeden beni de bilgilendirin.”

“Peki, Doktor Bey biz kendi aramızda konuşarak, en kısa zamanda size bir cevap vereceğiz,” diyerek babamın sağlık karnesini alıp odadan çıktım.

Bahçede çam ağaçlarının altında oturmuş sigarasını keyifle içen babamın yanına gittiğimde, onun huzurlu ve mutlu olduğunu gördüm. Biraz önce işittikleri onu rahatlatmıştı, onu arabayla eve bırakıp oradan işime geri döndüm.

Pederin olmadığı bir ortamda, karım, kız kardeşim ve ben oturup vakit geçirmeden konuyu masaya yatırdık. Bir karar vermek zorundaydık ve bu karar bir yaşamı etkileyecekti.

Şimdiye kadar işler gayet kolaydı, kararı doktorlar veriyor bizler sadece uygulamaları takip ediyorduk. Şimdi ise durum çok farklıydı. Hiç bilmediğimiz bir konu değildi ve bu hastalık hususunda oldukça tecrübeliydik. Her şeyi tartabiliyor, sonuçlarını da irdeleyebiliyorduk.

Bir konuda hem fikirdik, o da bu ilerlemiş hastalığın fazla dillendirilmemesiydi. Babamı hastaneye yatıramazdık, bunu kendisi de pek kabullenmiyordu, üstelik de çok korkuyordu.

Dışarıdan radyoterapi veya kemoterapi yapılabilirdi, ama o zaman da durumunu anlayacaktı. Yapılacak olan ağır tedavilerle, şimdi görünmeyen ağrılarda ortaya çıkabilirdi. Ayrıca özel yaşamı da ortadan yok olacak ve elden ayaktan düşecekti.

Sonunda bir karara vardık, sözü edilen yeni ilacı, vitamin destekli kullanabilirdik ve onu yaşadığı Şarköy’e gönderip, yanına bir yardımcı kadın alabilirdik. Uzaktan fazla sıkmadan ve şüphelendirmeden, sürekli kontrol altında tutabilirdik. Sıkça yanına gidip gelebilirdik

Doğru olduğunu düşündüğümüz bu kararı doktora da ilettik.

“Siz bu sorumluluğu aldıktan sonra bence mesele yok,” diyerek bizleri onayladığını belirtti.

İlaçlarını yazıp, onları ne sıklıkla ve nasıl kullanacağımızı reçetenin üzerine yazdı.

Babam birkaç gün içerisinde tekrar hazırlanıp Şarköy’e geri döndü. Öteki hafta sonu da biz Şarköy’e gidip, babama ev işlerinde yardımcı olacak, yemeğini ve temizliğini yapabilecek bir yardımcı kadın aradık. Babamın çok sevdiği yakın arkadaşı Ahmet Bey ile de durumu konuşup, ona hastalığı ile ilgili olan her şeyi açıkça anlattım. O herhangi bir aksaklık hissettiğinde, hemen bizi arayacak. Yardımcı bir kadın aradığımızı ona da söyledik. Babamı fazla işkillendirmeden de hemen İstanbul’a geri döndük.

 

Karımın anneannesinin yardımıyla çok geçmeden oranın yerlilerinden, bir yardımcı kadın bulundu. Ücretini vereceğimizi söylememize rağmen babam önce çok direndi. Surat asıp ters davranmaya çalıştı ama gelen kadın dürüst ve temiz yürekli çıkınca sonra her şeyi kabullendi.

Biz sürekli olarak onu telefonla aradık, her ay dolaşıp onu kontrol ettik.  Ahmet Bey ile Hidayet Hanım bizi onunla ilgili olarak sürekli bilgilendirdi.

Ocak ayı sonunda kız kardeşimle beraber Şarköy’e gittik, babamı artık çok yorgun ve zayıf görünce aramızda onu artık İstanbul’a alma zamanının geldiğine karar verdik. Israrlarımızla Şubat on beşte İstanbul’a geldi ve ondan sonra da her şey hızla kötüye gitti. Önce yanına burada da iyi bir yardımcı kadın bulduk. Hafta da üç gün özel bir doktor gelip, onu kontrol etmeye ve iğnelerini yapmaya başladı. O arada beyine de sıçrayan kanser ile hafızası birden siliniverdi. Nisan ayının yirmi ikisinde de hayata gözlerini yumdu.

Başlarda verdiğimiz karardan dolayı çok tedirginlik yaşasak da daha sonra çevremizde hastalığı aynı olup, Kemoterapi ve Radyoterapi almış birkaç hasta yakınıyla karşılaştık. Onların bize anlattıklarına göre, bu hastaların hayatları gördükleri Kemoterapi ve Radyoterapi gibi ağır tedavilerle yatakta, müthiş sancılar ve ağrılar içinde geçmiş ve ancak on iki ay kadar yaşayabilmişler.

Bu tür konuşmalar, bizlerin verdiği zor kararın, hasta için ne kadar doğru olduğunu bizlere gösterdi. Babam da on iki ay yaşadı ama sancısız ve kendine yeterek, yaşam kalitesi hiç düşmeden normal hayatını eskisi gibi sürdürerek. Dostları arasında, kendi bildiği gibi!

Artık içimiz gerçekten çok rahat!

21 Mart 2008- Gürcan Şen, PhD

One comment

  1. Gürcan cığım. öncelikle bu dünyadan göçmüş olan sevdiklerimize eninde sonunda sırası geldiğinde kavuşacağız. Onları yaşarken mutlu etmişsek sevgiyle anıyorsak onlar hep bizimle.Sen ve Elif harika çocuklarsınız. Çok duygulandım yazını okurken.Sağlıkla sevgiyle yaşayın yazmaya devam

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s