Hayat işte!

Kadıköy-Karaköy vapurunun arka açık güvertesine çıkınca, nereye oturacağımı düşünerek şöyle bir etrafıma bakındım. Uzun tahta kanepelerin birinde, gözüme kestirdiğim kenardaki boş bir yere gidip iliştim. Etrafımda oturan kişiler de güzel havanın ve güneşin tadını çıkarmaya çalışıyor. Aylardır kapalı yerlerde oturmaktan artık içim sıkıldı, güzel bir Şubat günü burada üşümem herhalde.

Başımı çevirince Haydarpaşa tren istasyonu kirli sarı rengiyle, her zamanki gibi yine orada tam karşımda belirdi. Kendisiyle ilk defa yedi yaşımda, Kars’tan kara trenle buraya geldiğimizde tanışmıştık. O günden beri her vapura binişimde onu görecek şekilde oturmaya gayret ettim. O benim hiç farkımda olmasa da ben ona her sefer sanki yeniden görüyormuşum gibi her tarafına hep merakla baktım.  Şimdi ise endişeyle onu izliyorum, can damarları, kolları ve bacakları kesilen biri gibi işlevsiz ölüme terk edilmiş.

Daldığım derin düşüncelerden işittiğim kuş sesleriyle sıyrıldım. Kalın tiz sesleriyle bağıran martılar, vapurun etrafında daireler çizerek uçuyorlar. Belli ki yolculardan, onları simitlerle besleyenler var. Onları böyle dünya üzerindeki en acımasız ve vahşi yaratıklar olan insanlara yaklaştıran, denizlerde hızla yok olan canlı yaşam mı yoksa onların da hazıra ve tembelliğe şartlandırılmaları mı?

Bu soruların cevabını tam olarak bilemiyorum ama martıların da artık bu tehlikeli yaratıklara, yani insanlara bağımlı oldukları kesin. Onlar ne yazık ki vapurların, balıkçı teknelerinin ve hatta balık satanların tepelerinde dolaşıp, karınlarını doyuracakları bir parça artık yiyeceğin peşindeler.

Vapurun keskin düdüğünü çalmasıyla beraber, oturduğum tahta kanepede hafif bir sarsıntı hissedilmeye başlandı. Geminin büyük pervanelerinin, denizi gürültülü bir şekilde dövmesi net bir şekilde duyuluyor. Arada suyun üzerinde yüzen çöpler gözüme batsa da, bu çok kirli denizde burnum iyot kokusunu hafiften alıyor.

Hareket eden vapur, halatlara yaslanarak burnun iskeleden açmaya çalışırken, kopacak kadar çok gerilen halatların gıcırtısı, yukarıdan bile işitiliyor.

Vapur rotasını tutunca, tam yola geçip hızlandı. Haydarpaşa iskelesine uğramadan mendireğin açığından ilerliyoruz, puslu ama normal serin bir gün yine. Yan yana asker gibi dizilmiş olan Karabataklar, kanatlarını kurutmak için iki yana açmışlar. Kayaların üzerinde hiç kıpırdamadan öylesine duruyorlar. Etraflarından geçen gemiler ve motorlar, herhalde onları pek fazla ilgilendirmiyor.

Limanın hizasından geçerken, büyük vinçlerin arkasından askeri hastanenin uzun binaları gözüme ilişti. İnsanlar her gün vapurla buradan gelip geçiyor ama o binaların içerisinde ne olaylar yaşanıyor, ne hayatlar sona eriyor kimse yaşamadığı için bunları bilemiyor.

Gönüllü olarak bu sevinçler ve üzüntüler yaşanmıyor, bilakis siz bir rüzgârın önünde bu yola farkında bile olmadan sürükleniyorsunuz. O sizi istediği yere savuruyor, acımasızca çarpıyor duvarlara. Elinizden gelebilecekler ise sınırlı mı sınırlı.

Yaşananları düşününce, insan hayatın bir tekerrürden ibaret olduğunu acı bir şekilde anlıyor. O zaman neden bu hayata getirildiğini, istemeden de olsa sorgulamaya başlıyor. Ben kendi adıma insanların bu yaşama belirli bir amaç ile getirildiğine, herkesin var olan bir çarkın parçası olduğuna inananlardanım. Ancak bu duruma, bazen isyan etmemek de elde değil.

Kimse kimsenin neler yaşadığını, neler hissettiğini bilemiyor. Bu nedenle de dışarıdan bakıp karar vermek de, çok fazla anlam taşımıyor.

Mutluluk gibi acı ve hastalıklar da yaşamın ayrılmaz bir parçası. Sıkıntıların yaşanması, acıların çekilmesi belki de hayatın bizi gizlice sınaması olmalı. Belki geçen zaman içerisinde güç kazanıp, tecrübe sahibi olunuyor. Benzer olaylar ile karşılaşılınca, duyguları bir kenara bırakmanın en doğru yol olduğu, gerekenlerin yapılmasının ne kadar isabetli bir karar olduğu öğreniliyor.

Sonuçta hepimiz insanız, galiba sadece duygularımızı gizlemeyi çok iyi öğreniyoruz. Kalbimiz yaşanan acılarla artık nasır tuttu desek de, bu aslında pek doğru olmuyor. Geçen zaman ve acı ya da tatlı yaşananlar, hayatın kontrolünün ne kadarının elimizde olduğunu ister istemez sorgulamamıza yol açıyor.

Bizler acaba istediğimiz yönlere doğru mu hareket ediyoruz?

Gereken kararları hep kendimiz mi veriyoruz?

Karar vermeye zorlandığımız zamanlar hiç olmuyor mu?

Maalesef oluyor hem de nasıl!

Yüzüme vuran soğuk havayla gayri ihtiyari irkilince, silkelenip kendime geldim. O an kendimde farkında olmadan yaşadığım gerginliği hissettim, kaşlarım çatılmış. Kendiliğinden sıkılmış olan avuçlarımı usulca gevşettim. Kız kulesine gelmişiz de, farkında bile değilim!

Hayatımız da böyle farkında bile olamadan akıp geçmiyor mu?

Uzaktan Boğaziçi Köprüsü’ne bakarken, üzerinde karıncalar gibi akan trafiği ve arabaları gördüm. Yaşam hızla devam ederken, ben yine dalıp gittim. Hem doğum hem de ölüm insan yaşamının değişmez bir gerçeği. Bir bebeğin dünyaya geleceğini duyduğumuzda hissettiğimiz sevinç, ölümle sonuçlanabilecek bir ayrılığı işittiğimizde yaşadığımız üzüntü, hepsi de yaşamımızın ayrılmaz bir parçası.

Düşünüyorum da aslında her şey doğal sürecinde gelişiyor.

Herhangi bir kaygı ve korku duymadan dünyaya geliyoruz, kaybedecek neyimiz var ki?

Çevremizdeki kimseyi tanımıyoruz, hiçbir şeyi bilmiyoruz. Düşünemiyoruz, karar verme yetimiz henüz gelişmemiş. Nasıl bir dünyanın içinde olduğumuzu bile bilemeden, içimizden gelen doğal dürtülerle hareket etmeye başlıyoruz. Önemli olan tek bir şey var, o da beslenmek, yediklerimizi çıkarmak ve uyumak. Nerede, kiminle, nasıl olduğumuzun farkında bile değiliz.

Zaman ilerledikçe çevremizde bizi besleyen, etrafımızdan koruyan, ihtiyaçlarımızı gideren insanları tanımaya başlıyoruz. Onların içerisinde kendimize bir yer bulurken, aile ve güven kavramının ne demek olduğunu öğreniyoruz. Geçen zamanla birlikte karşılıksız sevgiyi, fedakârlığı, koruma içgüdüsünün anlamlarını daha iyi anlıyoruz. Kazanmanın ve kaybetmenin bile ne demek olduğunu bilemeden, önce korkuyu öğreniyoruz.

Düzenli olarak işleyen bir çarkın içinde, nasıl ve ne şekilde çizildiğini bilmediğimiz bir yolda ilerleyip yetişkin kişiler oluyoruz. Zamanı gelince yetiştiğimiz yuvadan uçup gidiyoruz ve yeni bir yaşam kuruyoruz. Kendimize ait bir yaşamın içinde bile, ailemizin varlığını hep yanımızda hissediyoruz. Onların iyi ve sağlıklı olduklarını görmek, duymak bizleri nedense hep rahatlatıyor.

Bizler büyüdükçe, çevremizdeki büyüklerimiz de doğal olarak yaşlanmaya başlıyorlar. Vücudun parçaları da tıpkı bir makine gibi, geçen zamanla birlikte yıpranıp bozulmaya başlıyor. Sonuçta her şeyin bilinmeyen bir yaşam süresi var, bunu hepimiz çok iyi biliyoruz ama nedense bunu aklımıza getirmemeye çalışıyoruz. Belki de tamamen hazır olduğumuzda kötü şeylerle karşılaşmak istiyoruz, ancak böyle bir şeyin olması mümkün mü?

Kiminle, ne şekilde bu pazarlığı yapabiliriz ki?

Görünmeyen bir güçle mi yoksa kaderimizle mi?

Maalesef hiçbir şansımız yok, zamanı geldiğinde bombayı insan kucağında buluveriyor. Ne kadar korkarsanız korkun, en sonunda bu korkularınızla yüz yüze gelip, hesaplaşmak ve yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz. Çark böyle işliyor!

Yaşam gerektiğinde, kara renkleri de hiç çekinmeden kullanıyor.

Hayat böyle bir şey işte!

Gemide yapılan anonsla daldığım derin düşüncelerden sıyrıldım. Kafamı kaldırıp etrafıma bakınca vapurumuz Karaköy’e gelip yanaştığını fark ettim.  Ben de usulca oturduğum yerden kalkıp sessiz kalabalığa karıştım.

#Dünyaişlerim

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s