Kader arkadaşları

Zaman çok hızlı ilerliyor, farkına bile varmadan yaşayıp gidiyoruz. Ancak gördüğümüz bir şeyler, duyduğumuz sesler, algıladığımız bazı kokular bizleri alıp bir yerler götürüyor. Gün ileriye doğru akıp giderken, bizler de tam tersine hareket edip ondan kopuyor, hayal âlemine doğru koşarak gidiyoruz.

Bu gün evimizin bulunduğu yerin iki üst bloğuna gidince, eski günlerde günde en az üç kere geçtiğim yerleri gördüm. Köpeğimiz Tarçın yaşarken yaşadığımız geniş site içerisinde belirli bir güzergâhta ihtiyaç turları yapardık. O günlere ait yaşanmışlıklar da yollarda bir yerlere öylece yapışıp kaldılar. Ben oralardan her geçtiğimde sırası gelen hemen başını kaldırıp kendisini bana hemen hatırlatıyor.

Bu gün güneş keskin soğuğa rağmen yine parıldıyor, köşede bulunan bir apartmanın yanından geçerken gözlerim Ahmet’le annesini aradı. Onlar güneşten ve temiz havadan yararlanmak için her fırsatta bahçede olurlardı. Boşuna gayret gösterisiydi bu biliyorum ama bazı şeyler bilinç dışında kendilerini göstermeye bayılıyorlar.

Yaşadıklarımdan çok etkilenip onları vakti zamanında içim acıyarak kaleme almıştım. Bu gün hem Ahmet hem de Tarçın için o zamanlara tekrar geri döneceğim. Kader arkadaşları adını verdiğim hikâyem şu şekilde başlıyor,

Oturduğumuz site içerisinde, köpeğim Tarçın ile günde en az üç kez dışarıya çıkıyorum. Amaç hem onun ihtiyaçlarını gidermesi hem de hareket edip aşırı kilolu olmaması.

Genel olarak aynı yerlerden yürüyüp geçerken, site sakinleriyle ister istemez bir göz aşinalığı oluşuyor. Bizim oğlan yakışıklı bir İrlanda Setteri olduğu için uzun kızıl tüyleriyle etrafında hemen ilgi çekiyor.

bolu

Site içerisinde en fazla elin parmakları kadar köpek sahibi olduğu için, günlük dolaşmalarda karşılaşıp tanışılıyor. Doğal olarak çocuklardan bahsedilir gibi köpeklerimiz ve onların sorunları hakkında da konuşuyoruz. Bizim Tarçın’ın epilepsi hastalığını da artık herkes biliyor. Sürekli olarak krizler konuşuluyor, bazen yaşadığımız ilginç olayları da paylaşıyoruz. Neredeyse her gün karşılaştığımız için, köpek sahipleri olarak artık merhabalaşıp, birbirimize hatır da soruyoruz.

Tarçın’la birlikte dolaşmaya çıktığımız bir gün Zübeyde Hanıma rastladım, onun da Gufi adında Spainel Cooker cinsi bir köpeği var. Gerçekten de çok komik bir köpek! Tasmayı ağzında tutup yürümeyi seviyor, sanki sahibi değil de o sahibini gezdiriyor.

Köpekler hiç bıkmadan birbirinin arkalarını koklarken ben de hemen onun hatırını sordum.

“İyiyim, Tarçın ne âlem de? Krizleri geldi mi?”

“Geçen haftaydı, bir ay sonra yeni kriz periyodu geliyor.”

“Onun için hakikaten çok üzülüyorum,” diyerek konuyu değiştirdi. “Bu arada geçen gün başıma çok ilginç bir olay geldi.”

“Sizi çok şaşırttığı belli!”

“Evet, dün Gufi’yi dolaştırırken yanıma çekinerek bir hanım geldi. Köpeğinizden bir tüy alabilir miyim diye bana sordu”

Şaşkınlıkla sordum.

“Neden istiyormuş ki?”

“Ben de öyle sordum.”

 

O arada sözüne ara verip köpeğine doğru dönüp seslendi.

“Rahat dur biraz. Şurada bir şey anlatıyorum.”

Hepimiz köpeklerimizi çocuklarımız gibi gördüğümüz için, maalesef zaman içerisinde onlarla bir insan gibi konuşmaya çalışıyoruz. Aynı şeyi ben de yaptığım için gülümsedim.

Zübeyde Hanım da tekrar anlatmaya başladı.

“Kadının çocuğunu geçen gün bir sokak köpeği ısırmış,” diyerek devam etti. “Camideki hocaya gidip, ne yapabileceğini sormuş. Hoca da ona gidip bir köpekten tüy koparıp getirmesini söylemiş.”

“Ne yapacakmış ki o tüyü?”

“Hoca okuyup, o tüyü bir muskaya koyacakmış. Bu muska da çocuğa iyi gelecekmiş.”

“İnanmıyorum, şaka yapıyorsunuz değil mi?”

“Valla doğru söylüyorum.”

Söyleyecek bir şey bulamayınca o da sözlerini sürdürdü.

“Kadına çok kızdım, hanım git çocuğuna aşı yaptır, deli misin diye de çıkıştım.”

“Bu çağda, bu cehalet olacak şey değil.”

“Maalesef öyle! Ben de çok şaşırdım, bakalım daha neler göreceğiz?”

 

Bu rutin dolaşmalar sırasında, Tarçın’la yakından ilgilenen genç bir adam dikkatimi çekmişti. Başında siperlikli şapkası, genellikle omzuna asılı çantası ve ceketiyle dolaşan, orta yaşlarda görünen kendi halinde bu kişiyi, hep yaşlı bir hanımla birlikte görürdüm. Bazen yol üzerindeki pastanede bir masada, bazen de üst sokağın köşesindeki apartmanın bahçesinde, bir iskemlede otururlarken onlara rastlardım. Yaşlı hanım, sanki bu genç adamı kollamak ve gözlemek için onun yanında oturuyor gibiydi.

Doğal olarak kafamda soru işaretleri gezinirken, cevaplarını da kendi kendime yaratmamaya da özen gösterdim. Kim bilir benim bilmediğim neler yaşanıyordu?

Yine bir akşamüstü her gün olduğu gibi üçüncü ve son turu yapmak için dışarıya çıktık. Tarçın çiçeklerin böceklerin hatırını sorup, incilerini döktükten sonra onları bir torbayla alıp çöpe attım ve site içinde yürümeye başladık. O çalı senin bu duvar benim diyerek, Tarçın kendi egemenlik sınırlarını damlalarla belirlerken bir üst sokağa çıktık.

Sokağın köşesinde Nesrin Hanımla karşılaştık, onunda kızının da köpekleri var ve kendisiyle de bu vasıtayla tanıştık. Yanında da ise hep uzaktan gördüğüm, ama şimdiye kadar hiç tanışmadığım genç adamla onun yaşlı annesi vardı.

“Merhaba Nesrin Hanım, nasılsınız?” diyerek hemen hatırlarını sordum.

“Teşekkür ederim iyiyim, Tarçın nasıl? Krizler geldi mi?”

Bu sözlerle yanındaki olan yaşlı hanım merak ederek sordu

“Köpeğinizin bir hastalığı mı var?”

“Evet, Tarçın’ın epilepsisi var. Belirli aralıklarla sara krizleri geliyor.”

Bu sözlerimle çok şaşırdı.

“Köpeklerde hiç duymamıştım ama oğlum Ahmet’te de bu hastalık var,” diye açıklama yaptıktan sonra merakla sordu. “Peki, kriz nasıl oluyor?”

“Genellikle uykuda krize giriyor,” diyerek nasıl olduğunu dilimin döndüğünce ona anlattım.

 

Beni dikkatle dinledikten sonra, ciddi bir ifade ile sordu

“Peki, ilaç kullanıyor musunuz?”

“Evet, kullanıyoruz. Bu hastalık da köpeklere özgü ilaçlar yok, onlara da insanların kullandığı ilaçlar veriliyor.”

“Siz köpeğiniz için hangisini kullanıyorsunuz?”

“Biz Tegretol ile başladık, Veteriner Fakültesi hastanesinde, bu ilacı karaciğeri bozduğu için bıraktırdılar. Bir süre kullanmadık, ama şimdi yine Epdantoin kullanmaya başladık.”

“Biz de Ahmet için onu kullanıyoruz, ama yanında Maliasin de veriyoruz. İki ilaç daha iyi sonuç veriyor. İsterseniz sizde öyle yapın.”

“İlacın adını yazıp verirseniz, ben de vermeye başlarım.”

“Olur, yazarım. Bu arada krizler ateş yapıyor mu?”

“Tabii yapıyor.”

“Ben ateş düşürücü veriyorum, sizde kullanın.” dediğinde başımı sallayarak onayladım.

 

O arada Tarçın’ı seven yanındaki oğluna döndü

“Bak Ahmet, Tarçın’ın da sarası varmış.”

“Onunda mı varmış?” derken Ahmet’in yüzünde çaresiz ve üzüntülü bir ifade vardı. “O da benim gibi çok bahtsızmış!”

Elindeki fotoğraf makinesini göstererek

“Durun, ikinizin resmini çekeyim,” diyerek Tarçın’la benim resmimizi çekti.

Teşekkür edip Tarçın’la yanlarından ayrılarak, yolumuza devam ettik. İki ebeveyn olarak, sanki çocuklarının sağlık durumunu konuşuyor gibiydik. Tarçın’da bizim çocuğumuz gibiydi ama bir başkasının da bizimle, o bir insanmış gibi konuşması çok ilginçti.

 

Birkaç gün sonra onlarla tekrar karşılaştık, ortak konumuz artık Tarçın ve Ahmet idi. Yaşlı Hanım bahsettiği ilacın adını bir kâğıda yazmıştı, bize verdi. O arada elinde naylon bir çantayla Ahmet yanımıza geldi, içinden bir büyük çerçeve çıkarıp uzattı. Geçenlerde çektiği resmi büyütüp çerçeveletmişti. Böyle ilgilenip bizim için harcama yapması beni çok şaşırttı.

“Ne kadar güzel! Çok teşekkür ederim, ama borcumu söylerseniz de sevinirim.”

“Hiçbir borcunuz yok,” diye yaşlı hanım cevap verdi.

“Beni çok utandırıyorsunuz ama…”

“Utanacak bir şey yok. Ahmet’in en sevdiği uğraşı bu, bırakın istediğini yapsın.”

“Teşekkür ederim ama hiç gerek yoktu.”

“Ahmet Tarçın’a kader arkadaşım diyor, onu öyle görüyor.”

 

Bu sözleri duyunca kulaklarıma inanamadım.

Söze Mehmet girip, o da aynı şeyleri tekrarlayınca çok şaşırdım.

O Tarçın’ı kendisine ne kadar yakın görmüş ki onu çok farklı bir yere oturtmuştu.

Nasıl davranacağımı düşüneceğimi şaşırmıştım.

O günden sonra ne zaman Ahmet ve annesi ile karşılaşsak, o kader arkadaşını, annesi de Tarçın’ın krizlerini sorar oldular.

 

Sıcak yaz günlerinden birinde yine onlarla karşılaştık, yaşlı hanım apartman bahçesinde gölgede oturuyordu. Onu görünce, duvarın yanından hemen hatırını sordum.

“İyiyim, Tarçın nasıl? Havalar çok ısındı ne yapıyorsunuz?” diye cevap verdi.

“Krizlerin üzerinden on yedi gün geçti, henüz bir şey yok ama eli kulağında! Bu nedenle Gözüm hep Tarçın’ın üzerinde. ”

“Ahmet geçenlerde bir günde iki kriz geçirdi.”

“Geçmiş olsun, bir şeyi yok değil mi?”

“Bu sefer bir şey yok, geçenlerde tuvalette krize girdi ve yüzünü yaraladı”

Kriz zamanında kaybolan bilinçle hasta her yere vurabilir, yaralanabilirdi. Tarçın’dan da bunu iyi biliyordum. Duyduklarıma gerçekten üzüldüm, onlara hoşça kalın deyip Tarçınla birlikte yanlarından ayrıldık.

Bahçenin köşesinde, kaldırımda kiraz satan adamla konuşan Ahmet karşımıza çıktı.

Merhaba, diye seslendiğimde şaşırarak döndü

“Görmedim sizi, nasılsınız? Kader arkadaşım nasıl?”

“Şimdilik iyi gidiyor, ama kriz yolda olsa gerek!”

“Krizler hep sinirlenince oluyor, bizleri üzmemek lazım! Üzülünce her şeyi içimize atıyoruz.”

Onu dikkatle dinlerken Tarçın’ı işaret etti.

“O da içine atıyordur, üzmeyin sinirlendirmeyin onu. Kızmayın ne olur!”

Ben ne diyeceğimi şaşırmışken, sözlerine devam etti.

“Bizleri üzmeye değer mi bu dünya da?”

 

Sustum, ondan duyduklarım içimi gerçekten çok acıttı.

Bazen öyle bir olay olur ki, öyle bir söz duyarsınız ki karşınızdakine cevap verecek gücü kendinizde bulamazsınız. Şaşkınlıkla sadece boş bakışlarınıza bir anlam katmaya çalışırsınız ama nafiledir.

Ahmet’e veda edip yürüyüp gittim.

Günlerce bu sözleri düşündü, yaşadığım şey ömrüm boyunca belki de hiç karşılaşabileceğim bir olay değildi. Ölene kadar da unutmam mümkün değildi. Bu sözler saf ve temiz bir kalpten, hiç ama hiç düşünülmeden içtenlikle söylenmişti.

Tarçın, Ahmet’in gerçekten kader arkadaşıydı.

Köpeğimiz Tarçın’ı 2009 yılında kaybettik. Girdiği zincirleme epilepsi krizinde, on iki saat savaştı ama olmadı işte, küçük kalbi dayanamadı.

Üzüntüyle geçen günlerde, yukarıdaki sokaktan hiç geçmemeye çalıştım. Ahmet ve annesine rastlamamak için, elimden geleni yaptım.

Onlara ne diyeceğimi, Tarçın’ı nasıl anlatacağımı bilemediğim için resmen kaçtım. Ahmet’in tertemiz yüreğini, hiç ama hiç kırmak istemedim.

Ne gariptir ki, özellikle onların oturduğu sitenin ve sokağın önünden sonraları çok geçmeme rağmen ne Ahmet’e nede annesine bir daha rastlayamadım.

Tarçın’la birlikte sanki onlar da ortadan kaybolup gitmişlerdi.

23 Ağustos 2012- Gürcan Şen, PhD

#Dünyaişlerim

 

Reklamlar

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s